28 Eylül 2013 Cumartesi

Siyer-i Nebi Ders Notları - 25 (Rasûlullah (sav)'in Doğumu ve Çocukluğu)

          Hz. Muhammed (sav)'in Doğumu
          Hz. İbrahim (a.s)'ın, ailesinin bir bölümünü, Mekke'nin çorak ve ıssız topraklarına getirmesinin altında yatan amacın ve sevgili oğlu İsmail (a.s) ile birlikte Ka'be'yi inşa ederken beraberce yaptıkları şu duanın gerçekleşmesi zamanı artık gelmişti.

"Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!" (2 / BAKARA - 129)

          Bu mübarek zamanın gelmesinden kısa bir zaman önce Ebrehe 60 bin kişilik ordusuyla gelmişti ama Ebrehe 60 bin değil 600 binlik ordusuyla bile gelse idi aynı akibete uğramaya mahkûmdu. Asırlardır hazırlanmakta olan ilâhî plan artık tatbik edilme safhasına gelmişti ve bunu engellemeye dünyada hiçbir kimsenin gücü yetmeyecekti.

          Muhaddis ve tarihçiler, Eshâb-ül Fil (yani Ebrehe'nin Mekke'ye yürümesi ve perişan olması) vak'asının Muharrem ayında meydana geldiği hususunda ittifak etmişlerdir. Okur - yazar olanların çok azınlıkta olması, dolayısıyla bilginin saklanmasında ve naklinde hafızanın geçerli olduğu bir toplumda, geçmişte yaşanmış olayların tarihini kesin olarak belirlemek çok zordur. Bu zorluk sadece önemli olaylar veya şahsiyetler için geçerli olmayabilir.

        Hz. Muhammed (a.s), Fil Vak'ası'ndan 50-55 gün sonra ve İran Kisrası Enuşirvan'ın tahta çıkışının 40. yılında Rebîu'l-Evvel ayının 9. Pazartesi günü sabahı Mekke'de, Haşimoğulları mahallesinde dünyaya gelmiştir. Hz. Muhammed (a.s)'ın doğum gününün "Rebîu'l-Evvel ayının 12. günü" olduğu kasidelerde, mevlitlerde ve halk arasında meşhur olmuştur. Genel olarak doğru görülen görüşe göre "Rebîu'l-Evvel ayının 9. Pazartesi" günüdür. Bu konuda Mısır'lı astronomi bilgini Mahmud Paşa, Fransızca bir eser yazmış, çok ince bir hesaplamayla bu şerefli doğumun 9 Rebîu'l-Evvel tarihinde olduğunu tespit etmiştir. (Ahmed Zeki tarafından Netaicü'l-Efham fi'l-Takvîmi'l-Arabi Kable'l-İslâm ve fî Tahkikî Mevlidi'n-Nebi ve Umrihî's- Salâtu ve's-Selâm adıyla 1304 H.). Fakat Miladi olarak tarihinde ihtilaf vardır buda miladi takvimlerdeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Milâdi olarak ise 20 ya da 22 Nisan 571 tarihinde olduğu rivayet edilmektedir. Yaygın olan kanâta göre ise 20 Nisan 571 olarak belirtilmektedir.

         "Doğumun 12 Rebîu'l-Evvel'de olduğu" rivayetini Muhammed b. İshak senedsiz olarak zikretmiş, Hakim de Müdtedrek'inde bu şekilde nakletmiştir. Hadis ilmi açısından ise senedsiz rivayet bir değer taşımamaktadır. (Daha fazla bilgi için bkz; Makalatü'l-Kevseri, s.405-408.)

        Mevlid Kandili veya Kutlu Doğumu da kutlamadığımız için, bu tarihler çok önem arzetmiyor, sadece karşımıza çıktığında  "a neden böyle farklı" dememek için aklımızın bir kösesinde bulunması açısından ek bir bilgi mahiyetindedir.

        Tarihçi İbn Sa'd, Âmine'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: "Onu doğurduğum zaman benden Şam saraylarını aydınlatan bir nur çıktı." (İbn Sa'd, et-Tabakat,1/163). İmam Ahmed b. Hanbel (rh)'de Irbad b. Sariye'den buna yakın bir rivayet nakletmektedir. (Abdullah en-Necdî, Muhtasaru Sireti'r-Rasûl,s.12;bkz,Darimi,Mukaddime, Bab3;Ahmed b Hanbel,el-Müsned,4/127,128,185; 5/262; İbn Kesir, Tefsir, Bakara, 129.Ayet)

        Rivayet edilir ki: Hz. Muhammed (a.s)'ın doğumu esnasında İRHAS (Peygamberliğe işaret eden) denilen bazı olağanüstü hadiseler meydana gelmiştir. İran'da Kisra'nın sarayının 14 şerefesi birden düşmüş, Mecusilerin yıllardan beri  taptıkları sönmeyen ateş sönmüş, Save gölü taşmış, etrafındaki kiliseler yıkılmıştı. Bu haberi Beyhakî rivayet etmektedir.(el-Hudrî ,Muhadaratu Tarihil- Ümemi'l-İslâmiyye, 1/62; el-Mansur-Furi a.g.e, 1/38-39.) Mısırlı Alimlerden Muhammed el-Gazali ise bu rivayeti reddetmektedir. (Muhammed el-Gazali, Fıkhu's-Sire, s.46.)

         Önemli açıklama; Hz.Muhammed (a.s)'ın doğumu esnasında meydana geldiği iddia edilen bu olanüstü hadiseleri pek çok siyer alimleriyle, mevlid, kaside yazarları nakletmişlerdir. (bkz; İbn Cerir et-Taberî, Tarihu'l-Ümem ve'l-Mülk, 2/131-132; Nuaym, Daleilü'n-Nübüvve, s.96-99; Beyhakî, Daleilü'n-Nübüvve, 1/67-71; Sübübü'l Hüda ve'r-Raşad, 1/429-430....vd...)  Ancak hadis alimleri bu haberi şiddetle reddetmiş ve "münker", "batıl", "mekzub" gibi ifadelerle "uydurma" bir haber olduğunu ifade etmişlerdir. Zehebi, Tarihu'l-İslâm'da bu haberi "münker",  İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî'de (VI/410) "sabit değil" ,    Süyutî, el-Hasasiü'l-Kübra'da (I/47-49) "apaçık bir yalan" diye tavsif etmiştir. Suriyeli değerli hadis alimi Abdülfettah Ebu Gudde el-Mansu'da (2.bs., s.18-20) bu haberi "söylenmesi caiz değil", "münker" diye reddetmiştir.

        Doğum sırasında ebelik vazifesini Hz. Abdurrahman b. Avf'ın annesi Şifâ binti Avf bin Abdulhâris Zühri yaptı. Hz.Muhammed (a.s)'ın annesi, doğum yaptığında dedesi Abdulmuttâlib'e haber göndererek torununu müjdeledi. Abdulmuttâlib şükretti. Abdulmuttâlib, doğumu müteakip 7. gün din-i İbrahimî'nin kalıntılarından  olan akikasını yaptı ve bu münasebetle Kureyş'lilere bir ziyafet verdi. Abdulmuttalib'e, "şerefine yemek verdiğiniz bu çocuğun ismi nedir?" diye sordular. Abdulmuttâlib, isminin "övgüye layık özellikleri çok olan kimse" anlamına gelen "Muhammed" olduğunu söyledi. Araplar arasında pek kullanılmayan bir isim olduğu için büyük merakla; "Torununa atalarından veya ailenden birisinin ismini vermek yerine, niçin daha önce kullanılmayan Muhammed ismini seçtin" diye sordular. Onun cevabı ise hazırdı; "O'na Muhammed ismini verdim; çünkü arştaki Allah'ın ve yerdeki insanların övgüsüne layık bir şahsiyet olmasını arzuluyorum"... 

         Hz. Âmine'nin hamileliği sırasında, rüyasında bebeğine "Muhammed" ismini koymasının emredildiğini (Kastalânî, el-Mevahibü'l-Ledünniyye, c.1, s21), İbn Sa'd'ın rivayetine göre de "Ahmed" konmasının emrolunduğunu görmüştür.

         Araplar mukaddes kitaplardan "Muhammed" isimli bir peygamberin zuhur edeceğini biliyordu. Bu sebeple bazı kimseler çocuklarına "Muhammed" ismini koyuyorlardı, ki ilerde onun peygamber olma ihtimali olabilir diye. Kâdî Îyâd, Hz. Muhammed (as)'dan önce Muhammed ismini taşıyanların sayısının 6 olduğunu belirtiyor. Hâfız İbn Hacer, Fethu'l-Bâri' de geniş bir araştırmaya göre ise 15 Muhammed isim bulunduğunu belirtmitir. Peygamber (a.s)'ın zamanına kadar yaşayıp müslüman olduklarını kaydetmiştir. Muhammed bin Adiy'in söylediklerine göre, babası Suriye'ye seyahati sırasında bir kilise papazına rastladı. Papaz Arabistan'da bir peygamberin doğacağını ve bu son peygamberin adının "Muhammed" olacağını belirtmişti. Bundan sonra Adiy bin Rebia'nın ailesinde doğan bütün erkek çocuklara Muhammed ismi verildi. (Mevdudî, Tarih Boyunca Tevhid Mucadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, c.2 s.81)

          Bir rivayete göre, Abdulmuttâlib, yedinci günde torununu sünnet ettiriyor.(İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, I/159-160; el-Hudrî, a.g.e, I/162).

          Bir rivayete göre de, sünnetli olarak doğduğu nakledilmiştir. (İbnu'l-Cevzi, Telkihu Fuhumî Ehli'l-Eser, s.4). İbn-i Kayyım ise, "Bu husuta hiçbir hadis yoktur" demektedir.(bkz; İbn Kayyım, Zadü'l-Mead,I/18)

         Annesinden sonra Peygamber a.s'ı ilk defa amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, Mesruh adındaki oğluyla birlikte emzirdi. Bu kadın daha önce Peygamberimiz (sav)'in Amcası Hamza b. Abdulmuttâlib (r.a)'yı, daha sonra da Ebu Seleme b. Abdulesed el-Mahzumi'yi emzirmiştir.

          Süt Anneye Verilişi / Sa'doğulları Diyarında
          Şehirde yerleşmiş Araplar arasında, yeni dünyaya gelen çocukları, şehirleşmenin beraberinde getirdiği olumsuzluklardan uzaklaştırmak, sağlıklı yetiştirmek ve Arapça'yı asıl yurdunda öğrenmelerine imkân sağlamak için bedevîlerden süt anneye teslim etme âdeti vardı. Süt anne yanında kalan çocuk, Mekke iklimi için uygun yaş ve fiziksel gelişime sahip olunca, öz annesinin yanına dönerdi. Mekkeliler, Mekke'nin güneyinde yaşayan Havazinlileri çocukları için özellikle seçerlerdi. Çünkü onların hem yaşadıkları bölgenin iklimi hem de Arap toplulukları içinde Arapça'yı en düzgün konuşan bir topluluk idiler. Mekkeliler dili önemdiyorlardı, zira şiirle uğraşmanın büyük bir erdem kabul edildiği Arap toplumunda, dilin iyi kullanılması önemliydi.

          Abdulmuttâlib de torunu için bir süt anne aramış ve nihayetinde Sa'd b. Bekr kabilesinden Ebu Kebşe lakabıyla tanınan Haris b. Abduluzza'nın hanımı Halime bt. Ebî Züeyb'i bulmuştu. Halime, hem amcasının oğlu Ebu Sufyan b. Haris b. Abdulmuttâlib'e dadılık yapmış ve birgün Hz. Muhammed (sav)'in yanında amcası Hamza'yı da emzirmiştir. Dolayısıyla Hz.Hamza(ra), Rasulullah (sav)'in hem Süveybe'den hem de Halime'den olmak üzere iki taraftan süt kardeşi olur. (İbn Kayyım, Zad'ül-Mead, I/19)

         İbn İshak rivayet ediyor: Halime, süt emecek çocuk aramak için Sa'd b. Bekroğullarından bir grup kadınla beraber, kocası ve memedeki küçük çocuğu ile birlikte beldesinden çıktığını anlatıyor ve diyor ki:
"Bu, evimizde hiçbir şeyin kalmadığı kurak bir seneydi. Cılız bir merkeple yola çıkmıştım. Yanımızda sadece yaşlı bir koyun vardı. Allah'a yemin ederim ki koyundan bir damla süt çıkmıyordu. Yanımıza aldığımız çocuğun açlık sebebiyle ağlamasından bütün gece uyuyamıyorduk. Ne göğsümde ne de yaşlı koyunda onun için bir damla süt vardı. Fakat bununla beraber yardım ve kurtuluş umuyorduk.
     
         Kervanla beraber yol alıyorduk. Nihayet Mekke'ye geldik. İçimizden hangi kadına Hz.Muhammed (sav) teklif edilse, yetim olduğu gerekçesiyle kabul edilmiyordu. Zira süt emecek çocuğun babasından ücret bekliyorduk.'Yetim! Annesi ve dedesi ne verebilir ki!' diye dudak bükerek küçümsüyor ve bu sebeple yetim çocuk emzirmek istemiyorduk.

          Kervanla birlikte gittiğimiz kadınlardan, benden başka süt çocuğu almayan kalmamıştı. Ayrılmak üzereyken kocama:
          -'Yemin ederim ki süt çocuğu almadan arkadaşlamla birlikte dönmek hoşuma gitmiyor.' dedim.
          -'Evet, almalısın'dedi. 'Olabilir ki Allah onunla bize bereket ihsan eder'.

          Muhammed (sav)'in yanına gittim ve onu aldım. Ondan başkasını bulamadığım için mecbur kalmıştım. Onu alıp bineğimin yanına gittim. Kucağıma koyduğumda göğüslerimin birden sütle doldu. O da kanıncaya kadar içti. Süt kardeşide kanıncaya kadar içti. Sonra ikiside uyudular. Halbuki yavrumuzu daha önce hiç uyku tutmuyordu. Kocam da koyunun yanına vardığında bir de ne görsün? Koyunda bol süt bulunmaktaydı. Koyunu sağdı. Kocam ve ben doyuncaya kadar süt içtik. O gece en iyi gecemiz olmuştu. (SubhanAllah!.. Sadece süt içiyorlar ve en iyi gecelerinin bu olduğunu söylüyorlar... Anlayamayacağımız bir duygu olsa gerek...)

Sabahleyin kocam:
          - 'Biliyor musun Halime? Mubarek bir çocuk aldın' dedi.
          - 'Bende öyle umuyorum' dedim.

          Sonra yola çıktık. Ben merkebe binmiş, Muhammed (sav)'de yanıma almıştım. Yemin ederim ki kervandaki diğer merkeplerin yetişemiyeceği kadar süratle yol alıyorduk. Hatta arkadaşlarım bana:
          - 'Ey Ebu Züeyb'in kızı! Ne yapıyorsun? Bizi beklesene... Bu merkep beraber çıktığımız merkep değil mi?' diyoralrdı.  Bende:
          - 'Evet vallahi, ta kendisi' diyordum. Onlarda:
          - 'Muhakkak onda bir değişiklik var' diyorlardı.

          Sonra Sa'doğulları diyarındaki evimize geldik. Bu yerden daha kurak bir yer bilmiyorum. Buna rağmen beraberimizdeki koyun olduğu halde eve gelmiştik. Onu sağıyor, sütübü içiyorduk. Halbuki başkaları bir damla süt sağamıyorlardı, koyunlarda süt bulamıyorlardı. Bu durumu görenler:'Koyunlarımızı Ebu Züeyb'in kızının çobanının otlattığı yerde otlatalım' diyorlardı. Yinede onların koyunları aç dönüyor, bir damla süt vermiyor, benim koyunum ise süt dolu olarak dönüyordu. Cenab-ı Hakk'ın lutüf ve hayırlarıyla dolu iki sene geçti ve Muhammed'i (sav) sütten kestim. Diğer çocuklara benzemeyecek şekilde gelişiyordu. İki yaşını doldurmamıştı ki gelişmiş bir çocuk oluverdi.

         Gördüğümüz bereket sebebiyle bizde kalmasını gönülden istediğimiz halde, onu annesine getirdik.  Annesine:
        - 'Çocuğunuzu yetişkin oluncaya kadar yanımda bıraksan!.. Mekke'de vedaya yakalanmasından korkuyorum' dedim. Bunun üzerine annesi çocuğu tekrar bize teslim etti." (İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye,I/162-164.)

          Böylece Resûlullah (sav) Sa'doğulları'nda kaldı. İbn İshak'ın rivayetine göre üç yaşında, diğer rivayetlere göre dört veya beş yaşında "göğsünün yarılması (Şakk-ul Sadr)" hadisesi meydana gelmiştir. Siyer alimlerinin çoğunluğu bu görüştedirler. (İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye,I/164-165.;  İbnü'l-Esîr, a.g.e., 461-462; Hamîdullah, İslâm Peygamberi 1/40)

          Müslim Hz.Enes (ra)'dan rivayet ediyor: "Rasulullah (sav) çocuklarla oynarken Cebrail (as) geldi ve onu alarak götürdü. Göğsünü yararak kalbinden bir kan pıhtısı çıkarttı. "Bu, şeytanın sendeki nasibidir." dedi. Daha sonra altın bir tas içerisinde zemzem suyu ile kalbini yıkadı ve tekrar çocukların yanına bıraktı. Çocuklar koşarak annelerinin yanına geldiler ve "Muhammed öldürüldü." dediler. Yanına koşarak geldiklerinde ise Muhammed'i (sav) rengi solmuş bir halde buldular. (Sahihu'l-Muslim, K. el-İman, Babü'l-İsra, I/92 Hadis No,261. Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,III/121,149,288)

          Dört yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti. Çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine teslime mecbur kaldığını naklederler. (İbnü'l-Cevzi, Telkihu Fuhumî Ehli'l-Eser, s.7; İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye,I/168.)

          Bu olaya bazı eserlerde İnşirah Sûresinin ilk ayeti delil gösterilir. Fakat, Tefhimu'l-Kur'an Tefsiri'nde, İnşirah Sûresinin ilk ayetin tefsirinin son paragrafında: «Bazı müfessirler "Şerh-i Sadr (göğüs açılması/genişletilmesi)" kelimesini, "Şakk-ul Sadr (göğüs yarılması)" manasına almışlardır. Bu ayetin, "Şakk-ul Sadr" (göğüs yarılması) mucizesini isbat ettiğini söylemişlerdir. Ancak doğru olan, bu mucizenin ispatının sadece Hadis'lere dayandığıdır. Bu mucizenin Kur'an'da ispat edildiği tefsiri doğru değildir. Arapça'da "Şerh-ı Sadr" kelimesine, "Şakk-ul Sadr" manası vermek uygun değildir. Allame Alûsi, Ruhu'l Meani'de diyor ki, "araştırmacılara göre, bu ayetteki "Şerh-ı Sadr"ı, "Şakk-ul Sadr" kabul etmek çok zayıf bir delildir."» açıklaması yer alıyor.

        Rasûlullah (sav)'in Annesi, Dedesi ve Amcasıyla Geçen Çocukluk Dönemi
        Altı yaşına kadar annesinin yanında kaldı. Kocası Abdullah öldükten sonra genç yaşta dul kalan ve bir daha evlenmeyen Âmine, yıllardır görmediği Neccaroğullarına mensup akrabalarını, kardeşlerini görmek ve sevgili kocasının kabrini ziyaret etmek için yanına oğlu Muhammed'i (sav) ve hizmetçisi Ümmü Eymen'i de alarak Yesrib'e (Medine) gitti. Bir ay kadar Yesrib'de kaldılar. Abdullah'ın kabrini ziyaret ettiler. Sonra Mekke'ye dönmek üzere yola koyuldular. Dönüş yolculuğu sırasında Âmine hastalandı. Yolun daha başlarında hastalık şiddetlendi. Mekke ile Medine arasında Ebvâ köyüne geldiklerinde öldü. Küçük Muhammed (sav), Ümmü Eymen tarafından Mekke'ye getirilerek dedesine teslim edildi. Annesine kavuşalı henüz bir - iki yıl olmuştu ve öksüz kaldığı zaman altı yaşındaydı.

        Muhammed (sav) artık tamamıyla dedesinin himayesindeydi. Yetim ve öksüz oluşu, kalbinde derin bir üzüntü oluşturmasına rağmen, dedesinin yanında benzeri zor bulunur sevgi dolu sıcak bir ortamda yaşamaya başladı. Dedesinin özel ilgisiyle güçlü bir öz benliğin, sağlam bir kişiliğin temellerine sahip oldu. Yaşadığı zorluklardan dolayı kendisine herkesin acıdığı herhangi bir çocuk olmanın ötesinde, dedesinin katkısıyla güçlü karaktere sahip bir birey olarak yetişti. Bunda ise dedesiyle olan ilişkileri ve dedesinin kendisine davranışları başlıca belirleyici faktördü. Zira Arap toplumunda çocuklarla yaşlıların ilişkilerini düzenleyen katı saygı kuralları!, Abdulmuttalib ile torunu arasında geçerli olmadı. Zamanın Arap geleneğine göre bir çocuğun, babasının veya dedesinin sohbet toplantılarına katılması, dinlerken yanına gitmesi ve özel minderine oturması yadırganan bir durum olmasına rağmen, Abdulmuttâlib torununu her zaman yanında bulundurur ve minderine oturturdu, Muhammed'le (sav) sohbet etti. Mekke eşrafının toplantılarına yanına torununu alarak katılırdı. Yemekte olmadığı zaman, aratıp buldururdu ve o yemeden kendisi yemezdi. Fakat yeni bir üzüntü, çok geçmeden Muhammed'i (sav) tekrar buldu. Küçük kalbi dedesini kaybetmekle bir kez daha sarsıldı. Dadısı Ümmü Eymen, dedesini kaybeden Muhammed'in (sav) o yürek dağlayan durumunu şöyle anlatmıştı: "Dedesini kaybettiği gün Muhammed'i dedesinin divanının yanında ağlarken gördüm. İçini çeke çeke ağlıyordu. (İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra,I/119; Belâzûrî,Ensâbü'l-Eşrâf,I/84.)

        Yıllar sonra bizzat kendisi, "Deden Abdulmuttâlib'in ölümünü hatırlıyor musun? diye soranlara 'Evet hatırlıyorum. O zaman sekiz yaşındaydım' cevabını vererek, kalbinde iz bırakan o günü unutmadığını söyledi. Tüm bu yaşadıkları onun duygusal ve hassas kişilikli biri olmasını sağladı.(İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra,I/119)

        Abdulmuttâlib seksen küsür yaşına ulaşıp, sağlık durumu bozulunca oğullarını yanına çağırarak vasiyetini bildirmişti. En önemli isteği torunuydu... Kendisinden sonra sevgili torununa sahip çıkılmasını istedi. Bu isteği özellikle de oğlu Ebû Talib'e bildirdi. Çünkü o, oğlu Abdullah'ın anne bir kardeşiydi ve torununa en ilgili çocuğuydu. Ebû Talib maddi durumu diğer kardeşlerine göre daha aşağı bir düzeyde olmasına rağmen kardeşinin emaneti olan yeğenini, babasının da isteği üzerine hiç tereddüt etmeden himayesine almıştı.
Muhammed (sav), amcasının evinde sıcak bir yuvanın mensubu olmuştu. Hem amcası hem de yengesinin sağladığı sevgi dolu ortamda, ruh ve beden sağlığı güçlü şekilde gelişip olgunlaştı.  Ebû Talib, yeğenine yönelik özel ilgi ve ihtimam gösteriyordu. Fakat bu ilgi kendisine emanet edildiği, yetim ve öksüz olmasının da ötesinde bir sevgiydi. Yaşının küçüklüğüne rağmen sahip olduğu ahlâkî olgunluğu, akıllılığı ve güçlü kişiliği nedeniyle yeğenine her zaman büyük bir ilgi, sevgi ve ihtimam göstermiş ve daima takdirle bağrına basmıştır. Bununla ilgili örnekleri nasipse ilerliyen konularda karşılaştıkça bahsedeceğiz inşeAllah...

          Muhtemelen bu dönemde, Muhammed (sav) amcasının kötü mâlî durumunu gördükten sonra kendisinin çalışması ve aileye maddî katkıda bulunması gerektiği kanâtine vardı. Halime'nin yanındayken süt kardeşleri kendi keçi ve koyunlarını otlatırken oda yanlarında bulunurdu. Mekke'de de aklı ermeye başlayınca ücret karşılığı çobanlık yapmaya koyuldu.

          Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: " Resûlullah (sav) buyurdular ki: "Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun."
"Sen de mi, Ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular.
"Evet, dedi ben de bir miktar kırrât (bir dinarın 1/10 veya 1/20'i) mukabili Mekke ehline koyun güttüm." [Buhârî, ıcâre 2; Muvatta, 18 (2, 971); ıbnu Mâce, Ticârât 5, (2149).

          Rasûlullah (sav)'in doğumundan 10-12 yaşına kadar olan devrede, gerek günden güne ortaya çıkan şahsî kabiliyetleri, aynı zamanda huyu, alışkanlıkları ve vasıflarının diğer çocuklardan farklı olan kişiliğini açığa vuruyordu. Daha o yaşlarda boş otur­mayı hoş görmemiş ve başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.

         Tafsili ciltler teşkil edecek şu mübarek sözlerinde de bu bir senelik koyun gütme tecrübesinin eserini bulmak müm­kündür: “Hepiniz çobansınız. İdareniz altında bulunanlardan mes’­ûl­sünüz. Devlet reisi, idaresi altındakilerden mes’­ûl­dür. Kişi, ehil ve iyâlini gözetip korumakla mükellef ve bundan mes’ûl­dür. Kadın, kocasının evinden mes’­ûldür. Hiz­metçi, efendisinin malının muhâfızıdır ve bun­dan mes’ûldür. Kişi, babasının malının muhâfızıdır ve bun­dan mes’­ûldür. Hepiniz, idareniz altında olanlardan mes’­ûl­sünüz.” (Müslim, Sahih, c. 6, s. 8.)

          Kendisi de mes'ûliyetinin farkında olarak amcasına yardım ediyordu. Ve ilk ticaret yolculuğunu da 12 yaşında amcası Ebû Talib ile beraber Şam'a giden bir kervana katılarak yapmış oldu. Kervan, Şam ile Kudüs arasındaki Ölü Deniz'in kenarında bulunan Busrâ isimli bir yerleşim merkezinde mola verdi. Bu yer Bizans İmparatorluğu sınırları içerisinde olan bir yerdi. Mola verilen yerin hemen yakınında, Mekkelilerin ticaret için bölgeden geçerken görüşüp konuştukları, Arami dilinde "seçilmiş" anlamına gelen Bahira sıfatıyla tanınan Rahip Segius'un manastırı vardı. Hakkında bugüne ulaşmış bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, o dönemde bölgede yaygın olduğu üzere; Bahira, İsa (as)'ın tebliğ ettiği ilâhî hakikatlerden büyük oranda haberdar birisiydi. Bahira, manastırın yakınına konaklayan eskiden tanıdığı kervan mensuplarına ev sahipliği yapmış, onları yemeğe davet etmişti. Yemek sırasında, kervanın mensupları arasında yer alan ve 12 yaşında bir çocuk olan Muhammed (sav) ilgisini çekmişti. Onunla sohbet etti. Konuşmanın bir aşamasında, konu gereği çocuktan taptığını düşündüğü Lât ve Uzza putlarının adına yemin etmesini istedi. Çocuğun yüz hatlarından bu iki isimden hoşlanmadığını fark edince sebebini sordu. Hiç ummadığı bir cevapla karşılaştı: 'Lât ve Uzza'dan nefret ederim. Onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem.' (İbn İshak, Siyer,127; İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra,I/154; Taberî, Tarihu'l-Rasul ve'l-Mülük.)

          Bahira, putperestler arasında putlar hakkında  ileri geri konuşmaların eksik olmadığını biliyordu. Fakat bu çocuğun sözlerinin, başka putlara bağlılık adına söylenmiş şeyler olmadığı anlaşılıyordu. Biraz daha konuştukça fark etti ki, çocuk tüm putlar hakkında olumsuz inanç ve düşünceye sahipti. Üstelik bir çocuk çekinmezliğiyle, putperestliğe aykırı düşüncelerini açıkça ifade ediyordu. Bahira, çocuğun yakının kim olduğunu sordu. Ebu Talib çocuğun amcası olduğunu ve yanında Şam'a götürdüğünü söyleyince, bölge insanlarının inançlarını ve durumlarını yakından bilen Bahira, bunun doğru bir karar olmadığını, bu çocuğun sözleri nedeniyle zarar görebileceğini, Muhammed (sav)'i Mekke'ye göndermenin daha doğru olacağını söyledi.

         Rahip Bahira'nın ismi etrafında şekillenen rivayetler maalesef çok fazla süslenip değiştirilerek, asıl içeriğinden tamamen uzaklaştırılmıştır. İyi niyetli bazı tarih yazarcıları, Rasûlullah (sav)'in peygamberliğini çocukluk dönemlerine de taşımanın çabalarını yürütürlerken, O'nu (sav) yüceltme sevdasıyla, Rahip Bahira olayını bir masala dönüştürmüşlerdir. Bahira'nın, o küçük çocuğun Peygamber olacağını anladığını ifade etmişlerdir. Yine aynı kaynaklardan bazılarında; Ebu Talib, Bahira'nın tavsiyesi üzerine yeğenini Ebu Bekir ve Bilâl ile beraber Mekke'ye göndermiştir. Bu hiçbir şekilde gerçeği yansıtmayan bir rivayettir. Ebu Bekir, Rasûlullah (sav)'den iki yaş küçük, Bilâl ise henüz doğmamıştı. Zaten söz konusu rivayetler, rivayet tenkidi açısından "mürsel" olma özelliğine sahiptir. Yani bu haberlerin rivayet zincirinde çok ciddi problemler vardır. Bir rivayetin mürsel olma nedeni, rivayeti yapan kişinin kaynağını belirtmeden doğrudan Rasûlullah (sav)'den dinlemiş gibi nakilde bulunmasıdır. Mürsel hadisler dinde delil olmadığı gibi, tarih açısından da itimat edilir nitelikte değildir. (Bu paragraf Celaleddin Vatandaş'a aittir. Aynı konuyu; Rasûllah (sav)'in, Hz.Hatice'nin ticaret kervanı için yapmış olduğu Şam yolculuğu sırasındaki rivayetlerde Mevdudî'nin yorumuyla tekrar bahsedeceğiz inşeAllah...)

          Esasen, Rasûlullah (sav)'in henüz bir çocukken bile putperestliğe mesafeli olduğuna dair bilgiler, sadece Rahip Bahira ismi çerçevesinde nakledilen rivayetlerde yer almamaktadır. Kuvvetle muhtemeldir ki, dedesinin etkisiyle putlara karşı mesafeli durmayı daha çocuk yaşlarındayken bir davranış olarak benimsediği için, bazı geleneksel putperest törenlerine katılmaktan da kaçınmıştır. Buvâne isimli putun yanında yapılan geleneksel törene katılmak istemeyişi bunun örneklerinden birisidir.
 
          Rasûlullah (sav), amcasının yanında kalmaya başladığı yıllarda, akrabalarından bazılarının ısrarına rağmen, Buvâne isimli putun yanında gerçekleştirilen geleneksel törene katılmayı reddetmişti. Cahiliyye Festivallerinden/bayramlarından, bir bayram olan Buvâne Festivali günüydü. Herkes Buvâne isimli puta tapar, adak adar ve hediyeler sunarlardı. Ebu Talib'de âdet üzere ailesiyle birlikte oraya giderdi. Amca ve halaları Muhammed (sav)'inde gelmesini istiyorlardı. O ise; "Beni mazur görünüz, gönlüm böyle bir şey istemiyor" dedi. Putların itaat edilemezse Allah'ın bela indireceğine kanaat getirdikleri için akrabaları: "Bağlı olduğun kavmin mübarek bir bayramında bulunmamak nasıl olur?" diye ısrar etseler de akrabalarının ısrarlı davetlerine, daha ısrarlı bir tarzda karşı koymuştu. Her defasında bu isteği reddederdi. Bazen bu yüzden bayağı gerginlik olurdu. Bir defasında bu ısrarlardan kurtulmak için bayrama katılmaya kalkıştığında beti benzi atmış ve hızla eve dönmüştü. Bu halinden sual ettiklerinde "putlara yaklaşamadığını kendisine bir şey olmasından korktuğunu" söyledi. Ümmü Eymen diyor ki, o günden sonra da asla bu tür festivallere katılmadı... (İbn Sa'd, Tabakat, c.1 s.158; Halebî, İnsanu'l-Uyûn, c.1, s.164)
     
         Tüm bunlar, yaşının küçüklüğüne rağmen yaşadığı hayatla, farklı kader çizgisiyle erkenden olgunlaşmaya başlayan küçük Muhammed'in (sav), daha erken yaşlardayken, geleneksel bazı yanlışları fark etmeye başladığını, düşünce dünyasında bazı şeyleri sorgulamaya başladığını gösteren önemli bilgilerdir. Fakat tüm bunlar, yanlışlardan tamamıyla uzakta olduğunu ve yine aynı şekilde tamamıyla tevhidî bir çizgide yer aldığını ifade etmemektedir. Şu iki ayet bunun en önemli ve konuyu tartışmaya kapatan delillerini teşkil etmektedir;
"Sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin..." (42 / ŞÛRÂ - 52)
"Ve seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi?" (93 / DUHÂ - 7 )

***

         Bu rivayetler haricinde Rasûlullah (sav)'in  12 yaşından 20 yaşına kadar ki hayatı hakkında herhangi bir bilgi geçmemektedir... Çocukluk dönemine ait bir kaç rivayeti de hem sahih hemde zayıf olarak nitelendirilmiş olmaları sebebiyle buraya eklemiyorum... Önemli olan Rasûlullah (sav)'in Peygamber olmadan önce ve özelde de insanın kişiliği çocukluk döneminde ailesiyle beraber geliştiği için buradan kendimize ders çıkarabilmeli ve çocuklarımıza veya çevremizdeki çocuklara karşı tutum ve davranışlarımızın onlar üzerinde birebir etkisi olduğunu unutmamalıyız...

        "Çocukluk dönemlerinde anne babalarını merhametli ve adaletli algılayanlar, ilerliyen yıllarda mutlu ve daha sağlıklı olurlar. Şefkatli ortamlarda olmayan kişiler kendilerini yalnız hissederler. Ümit duyguları gelişemez. Yetimlere sevgi dolu bir bakış, tebessüm, birkaç güzel söz ve başını okşamak sevginin dışa vurumu olarak yaşamsal önemi olan davranışlardır. Aynı zamanda şefkat davranışı vereni de iyi hissettirir. Başkasını iyi hissettirme, iyilik yapan insanda da mutluluk ile ilgili hormon ve enzimleri salgılattığı düşünülür.Çift yönlü yararı olan yetime şefkat etmenin meditatif bir eylem olduğunu bile söyleyebiliriz.

         Çocuğun sevgi ve güven ihtiyacını karşılarken yine de bazı sınırlara dikkat etmek gerekir. Çocuk çok büyük acılar yaşamış olabilir; buna rağmen iyi ve doğru ahlaki normlar verme, iyi insan özellikleri verme kaygısıyla büyütülmeli, disiplin konusu ileri bir tarihe ertelenmemelidir. İyi-kötü, doğru-yanlış kavramları çocuğun zihninde nasıl yerleşirse öyle devam eder. Bu nedenle çocuk bir yandan sevgi ve şefkatle doyurulurken, diğer yandan da iyi bir insanın taşıması gereken özellikler hafızasına nakşolunmalıdır.

        Şefkat ve merhamet acımak değildir. Acıma duygusunun içinde çocuğun ruh halini anlama yoktur, yardım çabası yoktur. Çünkü acıma bencillik içeren bir duygudur kişiyi acı gerçeklerden uzaklaştırır. Şefkat ve merhamet ise içinde paylaşmanın ve yardım kaygısının olduğu bir duygudur ve kişinin kendini iyi hissetmesine neden olur. Aksi taktirde çocukluk dönemlerinde sevgi yoksunluğu ile değer verilmeden büyümüş bazı insanlar, ebeveyn olduklarında şöyle bir davranış geliştiriyorlar: “ Bana bir şey olursa çocuğum ayakta kalabilsin ” diye, çocuklarına katı ve ilgisiz davranıyorlar ve çocuk ebeveynleri varken onun sevgi ve ilgisinden mahrum büyüyor. Bazıları da “ Ben çektim, o çekmesin ” diyerek, ya çocuğa aşırı bir himayecilikle yaklaşıp çocuğun öz güveninin yetersiz gelişmesine sebep oluyorlar ya da aşırı ilgili davranıp çocuğu evin küçük hükümdarı haline getiriyorlar"....(Prof. Dr. Nevzat Tarhan)

         Velhasılı kelam, herkesin şu dünya hayatındaki imtihanı/yaşamı birbirinden farklıdır. Ve her ne olursa olsun ki, çocukluk dönemi her birey için önemli ve değerlidir.
 Ve her çocuk özeldir... 
Unutmayın, çocuklarınız sizin değildir! Onlar size ödünç verilmiş emanetlerdir... 
Ve yine unutmayın ki; çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder