30 Haziran 2013 Pazar

FÂTİHA SÛRESİ

 
 Rahîm: الرَّحِيم          Rahmân: الرَّحْمَن      Allah’ın: اللَّهِ      adıyla: بِسْمِ
 Rahmân’dır: الرَّحْمَنِ   âlemlerin : الْعَالَمِين     Rabbi : رَبِّ    Allah içindir: لِلَّهِ     hamd: الْحَمْدُ  
 ibâdet ederiz: نَعْبُدُ  yalnız Sana: إِيَّاكَ  Din: الدِّين  gününün: يَوْمِ    mâlikidir: مَالِكِ   Rahîm’dir:الرَّحِيمِ                 
yola: الصِّرَاطَ  bizi ilet (bize hidâyet ver):اهْدِنَا  yardım dileriz: نَسْتَعِينُ  ve yalnız Senden:وَإِيَّاكَ      
değil: غَيْرِ  kendilerine:عَلَيْهِم nimet verdiklerinin: الَّذِينَ أَنْعَمْتَ   yoluna: صِرَاطَ   doğru: الْمُسْتَقِيمَ         
    ve sapıtanlarınkine: وَلَاالضَّالِّينَ   gazaba uğrayanların: الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ                
  

“Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. 
Hamd âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir. Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 1-7)   

video


video


Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali 

Fâtiha önsözdür, Kur'an'ın mukaddimesidir. Vahye açılan kapıdır. Başlangıçtır Fâtiha, anahtardır, giriş, sunuş ve sonuçtur. Dilekçedir, duâdır, sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab'le kulun diyalogudur.

* Cin ve meleklerin, canlı-cansız tüm âlemlerin Rabbi Allah da, "ey küçük âlem olan insan, senin Rabbin kim? Düşünce ve davranışlarında seni yönetip terbiye eden O’ndan başkası olabilir mi?" sorusunu yöneltmektedir...

*Bu sûre ile Rabbimiz, bizim kendisini nasıl övüp şükredeceğimizi, duâ edeceğimizi öğretmiştir. Öyleyse Fâtiha'yı duâlarımızın başında ve sonunda dilimizden eksik etmeyelim. 

* Tüm övme ve övülmeler Allah'a hastır. O'nun nizamının hakkıdır tüm övme ve övülmeler. Peki, nasıl olur da hamdi, övgüyü sadece Allah'a has kılan bir mü'min, söz ve davranışlarıyla Allah'ın nizamından başka herhangi bir düzeni, bir düşünceyi, bir sistemi övüp medhedebilir? 
   
 * Din gününde, yani kıyâmet gününde güven içerisinde olmak istiyorsan, din gününün sahibi olan Allah'ın dininden hiç ayrılma. Ne yaparsan yap, yaptığının karşılığını göreceksin o günde.

 * Kulluk; ibâdet, boyun eğmek, bağlanmak demektir. Peki ey müslüman, tüm hareket ve davranışlarında sen kime bağlısın, kime boyun eğiyor ve kime kulluk ediyorsun? Şâyet Allah'ın emirleri doğrultusunda, Allah içinse tüm yaptıkların, gerçek bir kulsun sen. Değilse...

* Allah'ın yardımı olmadan, lâyıkıyla O'na ibâdet de edemeyiz. O'nun yardımına lâyık olmak ise kul olmaya bağlıdır. Kul olmayanlara, gerektiği gibi kulluk yapmayanlara gelmez Allah'ın yardımı. 
   
* Müslüman da olsa her insan yanılabilir, yoldan çıkabilir. Onun için sürekli sırât-ı müstakîmi, yolların en doğrusunu Allah'tan istemeli ve o yolda devamlı kalmayı dilemeliyiz.

* Dosdoğru yola ulaştıran düstur, içerisinde hiç şek-şüphe olmayan ve muttakiler için hidâyet rehberi olan Kur'an'dır. Sırât-ı müstakîm, ancak Kur'an'a ve Sünnet'e sarılmakta ve onu yaşamaktadır.  Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak ise, sâlih amellerin adamı olmaya bağlıdır. 

* Bunca günah ve hatalarımızın, bizde Rabbimizden istemeye yüz bırakmadığını düşünmüş olabiliriz. Onun için biz de başta peygamberler olmak üzere ümmet olarak  "biz"  diye duâ ettik. Ümmet dini olan İslâm'da ben-sen yok, biz; fertler yok, cemaat vardır. Öyleyse her Fâtiha okuyuşumuzda ümmetin bir ferdi, İslâm'ı yaşama ve yaşatma konusunda İslâm'ın bir şûbesi olduğumuzu unutmayalım. 

* Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler kendilerine nimet verilenlerdir. Öyleyse onların yolunda, onları örnek alarak nimetlere ehil kişiler olmaya gayret etmeliyiz. Şu geçici dünyada bunca nimetler içerisinde yüzen kâfirler bizi aldatmasın. O nimetler geçicidir, cennet nimetleriyle karşılaştırma bile yapılamaz. Onların âhiret nimetlerinden alacakları hiçbir şey yoktur. 

* Allah'ın lânet ve gazâbına uğramış, azâbını hak etmiş tüm lânetlilerin gidişat ve yollarından uzak duralım, sonra da Fâtiha'yı okuyalım. Lânetlenmiş yollarda yolumuzu kaybettiğimiz durumda Fâtiha okumak anlamsızdır.

* Müslüman! Her Fâtiha'yı okuyuşunda Rabbinin huzurunda durduğunu, Rabbinle konuştuğunu ve Rabbinden istediğini unutma. O'na yaraşır kul olmaya çalış. 

* "Fâtiha'sız namaz olmaz"(1) hadisine göre namazda Fâtiha okumak vaciptir. Hanefiliğin dışındaki diğer mezheplere göre ise farzdır. Buna göre bir günde 40 rekâtlık namazda kırk kere Fâtiha'yı tekrarlıyoruz. Namaz bizi hazırlayan, yetiştiren mektep olduğuna/olması gerektiğine göre, Fâtiha'sız namaz; namazsız da hayat olmaz. Aslında tekrar sanılan bu her bir okuyuş, bizi değişik bir açıdan hesaba çeken bir uyarıdır. Fâtiha'ya uymayan her yanlış söz ve davranıştan uzaklaşmak için yeni bir alarm ve ikazdır.

* Fâtiha'nın sonunda, okuyan ve dinleyenin  "âmin" demesi sünnettir. Âmin, duâmızı kabul buyur Allah'ım, demektir.  

-------------------------
(1)[Buhari 765, Müslim 394, Ebu Avane 2/124, Ebu Davud 822, Nesei 909, Tirmizi 247, İbni Mace 837]

3 Haziran 2013 Pazartesi

URVET-UL VUSKÂ (Tutunacak En Sağlam Kulp)

          Bizler hangi kulba tutunmuşuz? Bakalım ellerimize ve ellerimizle yaptıklarımıza. Neleri yakalamış ellerimiz? Neleri kurtarıcı kabul etmiş? Neleri kendine dayanak yapmış? Kısacası bizler neye tutunmuşuz sıkı sıkıya?

         Hayatımız boyunca dönem dönem önem verdiğimiz ve elimizden kaçırmamak için sıkı sıkıya tutunduğumuz  o kadar çok şey olmuştur ki sayısını ve önem derecesini bazen biz bile kestiremeyiz. Kimi zaman düştüğümüz yerden bizi kaldırsın diye yapıştık onlara. Kimi zamanda düşmemek adına kenetledik ellerimizle avucumuzdan kayıp gitmesin diye. Nelere yapışmadı ki ellerimiz. Bizi yücelttiğini düşündük bazen. Bazen de yüceldiğimiz yerde sabit kıldığını düşündük onların. Aslında neye tutunmamız gerektiğini yine Kur’an öğretiyor bize.

“Kim bütün benliğiyle Allah’a teslim olursa ve aynı zamanda doğru ve yararlı işlerde bulunursa o (Urvetül Vuska) sağlam bir kulba tutunmuştur. Muhakkak ki, her şeyin sonu Allah’adır” (Lokman 22)

“Gerçek şu ki,doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.Artık kim tağutu tanımayıp onu  inkar ederse ve Allah’a inanırsa,o, (Urvetül Vuska) sapasağlam bir kulba yapışmıştır. Onun kopması imkansızdır.Allah işitendir, bilendir” (Bakara 256)

         Evet, ayeti kerime açık bir şekilde tutunmamız gerekeni bize haber vermektedir.Sağlam kulp,yani Urvetül Vuska...

         Şimdi her birimiz, ellerimizle tuttuklarımıza bakarak düşünelim. Tıpkı ayetlerin sonunda Rabbimizin bizden istediği şekilde. Hala düşünmez misiniz? Hala akletmez misiniz? Hala tefekkür etmez misiniz?.. sorusunun muhatabı bireyler olarak düşünelim.

         Bizler hangi kulba tutunmuşuz? Bakalım ellerimize ve ellerimizle yaptıklarımıza. Neleri yakalamış ellerimiz? Neleri kurtarıcı kabul etmiş? Neleri kendine dayanak yapmış? Kısacası bizler neye tutunmuşuz sıkı sıkıya?

         Yoksa bizim kulblarımız  bir türlü söz geçiremediğimiz nefsimiz mi?
Yüksek ve rahat koltuklarımız mı kulblarımız?

         Şeyhlerimiz, üstadlarımız, sırtımızı dayadığımız büyüklerimiz, atalar dini mi bizim kulblarımız?

         Bulunduğumuz cemaatler ve onlara yön verirken diğerlerine çizik atan zihniyetler mi?

         Anamız, babamız, eşimiz, çocuklarımız ve çok sevdiğimizi iddia ettiklerimiz mi?

         Amil olamadığımız ilmimiz ve övündüğümüz bilgimiz mi?

         Yazdığımız kitaplar,makaleler, yaptığımız edebiyatlar ve attığımız nutuklar mı bizim kulblarımız?

         Dünyalıklar ve şeytanın bizim için özenle süslediği şeyler mi?

         Bağlarımız,bahçelerimiz,evlerimiz,yazlıklarımız ve son model arabalarımız mı bizim kulblarımız?

         Yığdıkça yığanlar ayetini görmezden gelircesine yığdığımız paralarımız mı?

         Yalancı cennetlerimiz mi sımsıkı tuttuğumuz kulplarımız?

         Böbürlendiğimiz,çerçeveletip duvarlara astığımız  diplomalarımız mı?

         Kahrolasıca ünvanlarımız mı yoksa bizim avuçladığımız kulplarımız?

         Gelip geçici güzelliğimiz,çok güvendiğimiz kıvrak zekamız mı?

         Birinin abisi, kardeşi, dayısı, amcası, annesi, babası veya meşrebi olmamız mı kulblarımız?
         Sırtımızı dayadığımız dayanaklarımız mı yoksa?

         Ellerimize dikkatlice bakalım, neyi sımsıkı kavradığımıza? Neyi tutmuşuz sağlam olduğunu düşünerek. Her kulbun sağlam olmadığı gerçeğini gözden kaçırarak?

         Ellerle tutmak deyince aklıma ilk gelen Ahmet er-Rufai’nin bir sözüdür:
“Yeni doğmuş bir bebeğe bakmaz mısın ki ellerini sımsıkı yumar. Sanki tuttum dünyayı elimden kaçmasını istemiyorum der gibi. Ölmüş birine de bakmaz mısın ki, ellerini sonuna kadar açar. Sanki heyhat  bakın ellerim bomboş gidiyorum. Dünyadan hiç bir şey götüremeden hem de der gibi…”

         Tıpkı o yeni doğmuş bebek  gibi dünyayı ve dünyalıkları mı yakaladık sımsıkı? Bu kadar mı dünyevileştik? Allah’ın emrimize amade kıldığı dünyayı ve dünyalıkları bizi kurtarıcı olarak görüp sarıldık onlara. Bu kadar mı acizleştik? Bu kadar mı unuttuk gerçekten tutunmamız gereken yegane şeyi?

         Bizim Urvetül Vuska’mız, yüzümüzü Rabbimize tam bir teslimiyetle yöneltmemizdir.Bizim Urvetül Vuska’mız hak ile batılın apaçık ayrılıp aşikar olduğu gerçeğine dayanarak hakkı kabul ve iman etmemizdir.Bizim Urvetül Vuska’mız tağutu reddedip hayatımızın her noktasından tamamen silip atmamızdır. Allah’a sarsılmaz bir imanla iman etmemizdir.Ve bu imanı tekrar iman etmekle sağlamlaştırmamızdır.Bizim Urvetül Vuska’mız, Kopmayan, kırılmayan, parçalanmayan kulpa, sarılanı gizli, açık her yerde kurtaran, yolun zikzaklarında düşürüp bırakmayan, gecenin karanlıklarında yolunu yitirip kaybolmasını önleyen, fırtınalar ve kasırgalarda sarsılmadan,yıkılmadan yürümesini sağlayan yegane yöneliştir. Bizim evirip çevirip şekillendirdiğimiz değil,Allah’ın  bize öğrettiği ve tarif ettiği tutunduğumuz tek kulbtur Urvetül Vuska…Rabbim her birimizi Urvetül Vuska’sını kendi oluşturan değil de,Rabbin öğrettiği ve ısrarla istediği Urvetül Vuska’ya  tutunanlardan ve bu tutunuşta daimi olanlardan eylesin…

         İlim ile yoğrulup, amel ile doğrulmak duasıyla… (Âmin)
 

Mükerrem BULUT