13 Mayıs 2013 Pazartesi

Siyer-i Nebi Ders Notları - 23 (Abdullah'ın Âmine'yle Evlenmesi ve Fil Vakası)


          ABDULLAH'ın, ÂMİNE'yle Evlenmesi;
          Abdullah'ın Kureyş kabilesi içinde güzellik, zekâ, ve bilgide eşi yoktu. Ahlâki üstünlüklerin hepsini, en üstün derecede omuzlarında taşıyordu. Yüzünde necib bir nur parlardı. Tavır ve hareketleri kalpleri kendine çekecek kadar alımlı idi.

         Abdullah'ın kurban edilmekten kurtulduğu gün herkes neticeden memnun olarak, kura yerinden dağılıyordu. Abdulmuttâlib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe'nin yanından geçerlerken, babasından bir hayli geride kalmış Abdullah'ın karşısına bir kadın dikildi. Bu, Abdullah'ın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan, Varaka b. Nevfel'in kız kardeşi Rukiyye idi. İç aleminde, Abdullah'ın yüzünde, o âna kadar hiç kimsede görmediği müstesna parlıkla karşı karşıya kalınca, adeta güzelliğini ve iffetini unutarak Abdullah'ın yanına yaklaştı ve;
- Delikanlı, biraz dursana!
Abdullah durdu.
Kadın, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu.
Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde Abdullah, "Babamla gidiyoruz." diye cevap verdi.
Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmayıp asıl maksadını açıkladı. "Abdullah" dedi, "benimle evlenir misin?" (o dönemde çeşitli evliliklerin olduğundan daha önceki ders notlarında bahsetmiştik, bu evlenme teklifinin de  rivayetin devamına baktığımızda Abdullah'ın tavır ve sözlerinden helal olmayan bir evlenme çeşitine ait olduğu anlaşılmaktadır.)

          Abdullah'ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi ve bu teklife pek aldırmadı, yoluna devam etmek istedi.
Fakat Rukiyye, arzusunu bir başka teklifle câzip hale getirdi. "Eğer" dedi, "benimle evlenmeyi kabul edersen, senin için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana vereyim!

         Abdullah, bu teklife de itibar etmedi ve iffetini sergileyen şu cevabı verdi;
"Haram öyle acıdır ki, ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır; helal ise çok tatlıdır. Ey kadın, sen git açıkça helalinden ara! Şeref ve iffet sahibi olanlar, namuslarını ve dinlerini titizlikle korur. Onlar, namussuzluk demek olan bir işe nasıl teşebbüs ve cesaret edebilirler? (İbn-i Hişam, Sîre, c.1, s.164; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.1 s.95-96)

          Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye'nin hüzün ve hayranlığı birleştiren bakışları önünde yoluna devam etti.

          Günler sonra, evlenmiş bulunan Abdullah, aynı kadınla Mekke sokaklarında bir kere daha karşılaştı. Daha önceki tavrının aksine hissiz, ve bakışları, hayranlık şöyle dursun, çok donuktu.Abdullah sebebini sordu. Rukiyye, " O gün, alnında esrarlı alımlı bir nur parlıyordu. O nur karşısında kendimden geçmiştim. Ama şimdi onu göremiyorum!" diye cevap verdi...

          Aslında, Abdullah'a hayran ve meftun olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlaktan uzak, tertemiz ve en güzel haslet ve faziletlerle bezenmiş bu delikanlıya bütün Kureyş kızlarının gözleri çevrilmişti. Ama yüzündeki parlaklığın sırrına akıl erdiremeden; ona ahirzaman peygamberinin babası olmak gibi şereflerin en büyüğüne mukadder kılındığının hikmetini idrak edemeden...

          Abdulmuttalib'te oğlunun gün geçtikçe büyüdüğünü, büyümesiyle de gönülleri etrafında pervane gibi döndürdüğünün farkındaydı. Çok sevdiği oğlunun evlenme çağına geldiğini gören Abdulmuttâlib, bir an evvel onu mesud bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak ona her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu ve bunu bulmada da gecikmedi. Vehb b. Abdi Menâf b. Zühre b. Kilab'ın Âmine isimli bir kızı vardı. Âmine, o dönemde okuma yazma bilen parmakla gösterilir iken şiir yazan, tevhid inancına sahip (hânif), şerefiyle, ahlâkıyla, namusuyla, Mekke halkının içerisinde nam salmış, kendi şahsına munhasır bir genç kız idi. O sırada Âmine amcası Vehb'in yanında kalıyordu. Abdulmuttâlib, Vehb'in yanına gitti ve Âmine'yi oğlu Abdullah'a istedi. O da bunu kabul edince, evlilik gerçekleşti. Bu sırada Abdulmuttâlib'in kendisi de Vehb'in Hâle isimli diğer kızını istedi ve onunla evlendi. Hamza (ra) annesi bu Hâle'dir. Evlilik bağından dolayı Hâle, Resulullah s.a.v'in teyzesi oldu. Hamza (r.a) da hem amcası hem de bu evlilik bağından dolayı teyzesinin oğlu olmuştur.

         Abdullah,  Âmine'yle Mekke'de evlendi. Bir müddet sonra Abdulmuttâlib, Abdullah'ı yolculuk azığı olarak hurma toplaması için Medine'ye gönderdi. Başka bir rivayete göre ise, Abdullah ticaret için Kureyş Kafilesiyle Şam'a doğru yola çıkmış, kafile Medine'de konakladığında orada hastalanmış ve bir müddet sonra vefat etmiştir. Dünyaya gözlerini yumduğu sırada 24 veya 25 yaşında olan Abdullah, Nabigatu'l-Cadi'nin yurduna gömülmüştür.

          Allah azze ve celle, öyle hikmet sahibidir ki; hikmetinden sual olunmaz... Kurban olmaktan kurtarıldı ama ömrü yine 25 yılmış. Fakat Muhammed sav'in babası olabilmek için de 100 deveyi kurban etmesi gerekiyormuş...

          Abdullah'ın vefatı Peygamberimiz sav. doğmadan önce idi. Tarihçilerin çoğu bu görüştedirler. Âmine 2 - 5  veya 6 aylık hamile iken vefat etmiştir diyenler olduğu gibi Peygamberimiz sav'in dünyaya teşriflerinden iki ay sonra vefat ettiği de söylenmektedir. (İbn-i Hişam, Sîre c.1 s.156-158; Muhammed Gazali, Fıkhu's-Sîre s.45; el-Mansur-Furi, Rahmetun li'l-Alemin c.2 s.91)

          Ölüm haberi ulaştığı zaman hanımı Âmine çok edebi bir mersiye söylemişti:

Artık Mekke'nin betha kolu Hâşim Oğullarından boş kaldı.
Mekke, Hâşim Oğullarının şânından mahrum kalacak artık!
Ölümün davetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp kabre gitti.
Ölüm (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup boşluğunu dolduramaz.
Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.
Ne yazık ki, ecel hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Hâlbuki o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi!... (İbn-i Sa'd, et-Tabakat, c.1 s.62)

           Abdullah geride miras olarak bıraktığı: 5 deve, bir kaç koyun, bir kılıç, Habeşli Bereket isminde künyesi Ümmü Eymen olan bir köle ve bir miktar gümüş para idi... Fakat geriye Allah'ın lutfu ile hayırlıların en hayırlısı olan bir evlat bırakmıştı...




          FİL VAKASI:
          Necaşi tarafından Yemen'in idaresine memur olarak gönderilmiş olan Ebrehe es-Sabah, Arap kabilelerini Beytullah'ı ziyaret etmekten uzak bulundurmak ve böylece Kâbe'nin Arabistan'da yayılmış olan şerefini kırmak maksadıyla, kubbesi göğe baş vermiş, iç ve dışındaki mimarî tazyinatı, heykelleri, sur ve nakışları temaşa edenleri hayrette bırakacak bir kilise bina ettirdi. Arapları buraya çekmek, burada hac yapmalarını temin etmek istiyordu.
 
          Kiliseyi yaptırdıktan sonra hükümdarı Necaşi'ye bilgi verdi. San'a'ya her taraftan bir çok kişi, hucüm etmeye başladı. Ziyaretçilerin kimisi diyanet duygusunun şevkiyle, kimisi de merak duygusunun dürtmesiyle geliyordu.

          Kinâne kabilesine mensup Nevfel adında bir kimse, Ebrehenin kiliseyi yapmaktaki amacını işitince geceleyin kiliseye girerek, kilisenin ön cephesini pisliğe buladı.

           Nevfel'in işlediği bu fiilden bütün Arap kabilelerini sorumlu tutan Ebrehe, intikam almak için, Kâbe'yi yıkmak gayesiyle harp hazırlıklarını ikmal ettikten sonra Mekke üzerine yürüdü.

           Ebrehe'nin isteği üzerine Necaşî bu savaşta kullanılması için hangi savaşta bulunursa bulunsun mutlaka zafer sağlar inancında olunduğundan "Mahmud" adı ile adlandırılmış olan fili gönderdi. "Mahmud" diye adlandırılan bu fil kar gibi beyaz ve harikulade denecek kadar büyüktü. Yemen ordusunda bundan başka gayet cüsseli 9 veya 13 tane fil vardı.

           Ebrehe, Himler kabilesinin reisi Zuykar'ı mağlup ettikten sonra Hicaz bölgesine girdi. Yağma ederek, Mekke civarındaki Abdulmuttâlib'in 200 devesi de dahil Kureyş ve Tihamelilerin sürülerini gasbetti.

           Ebrehe, kumandanlarından birini Kureyşlilere gönderip, niyeti Kâbe ile savaşmak olup başka hiç bir kimseye dokunmayacağını ve eğer Kureyşliler barış arzusunda iseler, karşılıklı görüşmek için kendisine bir adam göndermelerini istedi.

           Kureyş Reisi Abdulmuttâlib'in elçiye cevabı şu oldu:
           "Allah adına yemin ederiz ki, biz kendisiyle harbetmek istemiyoruz. Zaten, buna gücümüz de yetmez. Yalnız, bu mabed, Allah'ın evidir. Onu yıkılmaktan ancak Allah koruyabilir. O kendi mukaddes beytini muhafaza etmezse, bizde Ebrehe'yi bu hareketinden vazgeçirecek güç ve kuvvet yoktur." (İbn-i Hişam, Sîre c.1 s.50)

           Bu konuşmadan sonra elçiyle birlikte  Abdulmuttâlib Ebrehe'nin yanına vardı.  Abdulmuttâlib, heybetli bir görünüşe sahipti. Onu bu haliyle gören Ebrehe, içinden kendisine karşı gayri ihtiyari bir hürmet hissi duydu ve arzusunun ne olduğunu sordu.

          Abdulmuttâlib, isteğini belirtti: "Askerlerin 200 devemi almıştır. Arzum develerimin iadesidir."

          Ebrehe, alaylı bir tavır ile: "Seni görünce büyük bir adam zannetmiştim; konuşmaya başlayınca, pek de öyle olmadığını anladım! Ben, senin ve atalarının tapınağı olan Kâbe'yi yıkmaya gelmişken, sen ondan söz etmiyorsun da, aldığım 200 deveden bahsediyorsun!" diye konuştu.

          Abdulmuttâlib, Ebrehe'nin alaycı tavrına aldırmadan: "Ben develerimin sahibiyim. Kâbe'nin de bir sahibi ve koruyucusu vardır, elbette onu koruyacaktır."

          Ebrehe bu sözler karşısında oldukça hiddetlenerek, şöyle dedi: "Onu bana karşı kimse koruyamaz!"
 Abdulmuttâlib, yine sözün altında kalmadı ve, "Orası beni ilgilendirmez. İşte sen ve işte Kâbe..." dedi. (İbn-i Hişam, Sîre c.1 s.51; İbn-i Sa'd, Tabakat c.1 s.92)

          Abdulmuttâlib, Mekke'ye geri dönünce kabilesini topladı, bütün halkın etraftaki dağlara çekilmelerini tavsiye etti. Kendisi ise Beytullah'a giderek Ebrehe'nin zulüm ve haksızlığına karşı Allah azze ve celle'den yardım isteğiyle meşgul oldu. Mekke boşaltıldı ve halk, Ebrehe ordusunun yapacaklarını beklemeye koyuldu.
Ebrehe, 60.000 kişilik orduyla Kâbe'yi yıkmak için hareket etti. Muğammes'e ulaştıklarında Ebrehe orada ordusunu tanzim ederek kendi filini hazırladı ve Mekke'ye girmek için tüm hazırlığını tamamladı. Müzdelife ile Mina arasındaki "Muhassir" vadisine gelince fil çöktü.

          Ebrehe'ye kılavuzluk görevini üzerine almış bulunan Nufeyl b. Habib adındaki adam, büyük fil Mahmud'un kulağına eğilerek şunları fısıldadı: "Çök Mahmud!.. Sağ salim geldiğin yere dön. Sen, Allah'ın mukaddes saydığı beldedesin!" (İbn-i Hişam, Sîre c.1 s.54 ) Bu sözleri söyledikten sonra kendiside koşarak bir dağa kaçtı.

           Allah'ın izni ve hikmeti ile Fil-i Mahmud, birbenbire çöküverdi. Kaldırmak için her tedbire başvurdular, fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Yönünü Yemen'e doğru çevirdiklerinde koşuyor, Şam'a doğru çevirdiklerinde yine koşuyor, doğu tarafına yönelttiklerinde aynı şekilde durmadan koşuyordu. Ancak yüzünü Kâbe'ye doğru çevirdiklerinde, adeta bacaklarındaki kuvvet birdenbire çekiliveriyor ve Fil-i Mahmud çöküveriyordu.

          Onlar bu durumda iken Allah azze ve celle: "Üzerlerine Ebabil kuşlarını gönderdi. Onlara pişmiş çamurdan taşlar atıyorlardı. Böylece (Allah) onları yenik ekin yaprakları haline getirdi" (105 / FÎL , 3 - 5)

          Kuşlar kırlangıçlara benziyor, her kuş biri gagasında, ikisi ayaklarında olmak üzere nohut büyüklüğünde üç taş taşıyordu. Bu taşların isabet ettiği kimsenin azaları paramparça oluyor, helak oluyordu. Birbirlerini ezerek kaçmaya başladılar, hepsi birer birer yıkılıp helak oldular.

          Ebrehe'ye de Allah azze ve celle çok kötü bir hastalık verdi. Bu hastalık sebebiyle parmak uçları kopmaya başladı. San'a'ya varmadan yolunmuş pilice döndü. Göğsü kalbinden yarıldı ve helak oldu.

          Kureyş ise dağ yollarına dağılmış, Ebrehe ordusunun yağma ve talanından korkarak tepelere sığınmıştı. Ordunun başına gelen felaketi görünce güvenlik içinde evlerine döndüler.

          Bu olay Peygamberimiz sav'in dünyaya gelmesinden 50 veya 55 gün önce belirtildiğine göre 17 Muharrem'de olmuştur. Bu da 571 M. yılının Şubat ayı sonlarına veya Mart başlarına rastlamaktadır. Muhammed Hamidullah'ın Siyer kitabında bu tarih 569 yılında olarak geçmektedir.

           Bu olay Allah'ın Peygemberini ve Beytullah'ı bir çeşit hazırlama olayıdır. Allah azze ve celle, insanlara İsâ a.s'ın doğumunu Yahya a.s'ın doğumu ile hazırladığı gibi Fil Vakasıyla da Son Nebî'nin gelişine dünyayı hazırlıyordu. Çünkü o zaman Kıble olan Beytu'l-Mukaddes'e halkı ehl-i kitap olduğu halde Allah'ın düşmanları M.Ö. 587 yılında Buhtu'n-Nasr ve M.S. 70 yılında Romalılar hucüm etmişlerdi. Halbuki Kâbe'yi Mekke halkı müşrik olduğu halde Hristiyanlar işgal etmek şöyle dursun yanına yaklaşamamışlardı. Bu olayın haberi, dünyanın pek çok yerine derhal ulaşabilecek bir zamanda meydana gelmişti. Habeşistanlıların Romalılarla kuvvetli irtibatı vardı. İranlılar ise gözcü durumundaydılar. Romalıların ve müttefiklerinin başına gelecek olayları yakından gözetlemekteydiler. Bunun için bu olaydan sonra İranlılar süratle Yemen'e gelmişlerdi. Bu iki devlet (Roma ve İran İmparatorluğu) o günkü kuvvet ve ihtişam alemini temsil ediyordu.

           Olay bütün dünyanın dikkatini çekmiş ve Beytullah'ın şerefini ve onu Allah'ın tazim için seçtiğini bütün dünyaya göstermişti. Böylelikle dünyanın gözü Beytullah'a çevrilmiş olmuştu. Bu olaydaki düğümlerin çözülmesi ve Allah'ın ehl-i kitabın zıddına müşriklere yardım etmesindeki gizli sır Resûlullah sav. ile ortaya çıkacaktır...

           Bu arada Abdulmuttâlib, fil vakası ile Abdullah'ın kurban olmaktan kurtulması ve kısa bir zaman sonrada vefat etmesiyle inanç konusunda büyük bir değişim yaşıyor. Putlara inanmayı tamamen bırakıyor. O dönemde Hanif - Tevhid inancına karıştırılmış olan birçok şirk, batıl ve hurafelere inanmayı bırakıyor. Allah'a karşı teslimiyeti ve tevekkülü artıyor. Ramazan ayında ve diğer zamanlarda da ara sıra Hira'ya çekilerek ibadet etmeye başlıyor, inzivaya çekiliyor. Bu olaylardan sonra Kâbe'nin çıplak olarak tavaf edilmesini yasaklıyor.  Bugünkü şarap, bira dediğimiz içecekler o dönemde fıçılara basılarak bizlerin turşu, konserve, komposto türü kış hazırlıklarımız gibi hazırlanıyordu. O dönem için gayet normal bir içecek türü olarak hemen hemen herkes tüketmekteydi. Fakat Abdulmuttâlib zararlı etkilerinin farkına vararak kendi iradesiyle içkiyi de terkediyor.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder