23 Nisan 2013 Salı

Siyer-i Nebi Ders Notları - 22 (Rasûlullah s.a.v'in Nesebi ve Atalarından Son Beşinin Hayatı Hakkında Kısaca Bilgi)


Rasûlullah s.a.v'in Soyağacı:
21. Adnân - عدنان
20. Ma'âd -  معد
     Ma'âd oğulları gayet cesur ve savaşçı idiler. Ma'âdoğlu, 40 kişi ile İsrailoğulları'nın sayısız askerini kılıçtan geçirmiştir. Ma'âd'ın Yahudiler'le olan savaşları Araplar arasında pek meşhurdur.

19. Nizâr - نِزَار
          Nizâr, mizacıyla, temizlik ve sohbetiyle kabilesini hayrette bırakırdı. Kendisi İbrahim a.s'ın dini ile amel ettiğinden, bunun yapılıp güç bulmasına çalışırdı.

18. Mudar - مُضَر
       Mudar, güzelliği ve cesaretiyle, takvasıyla şöhret bulmuştur.

17. İlyâs - إلياس
      İlyâs, Arap kabilelerinin pek çoğunu İbrahim a.s'ın dinine girmeleri için çaba harcamıştı. "Milletinin efendisi" ünvanını kazanmıştı. Arapların arasında çok değer verilen, büyük bir görüş sahibi sayılırdı.

16. Müdrike (Âmir/Amr) - مُدركة - عامر / عمر
          Müdrike, manevî üstünlük ve malî servet kazanıp topladıktan sonra insanları İbrahim a.s'ın dinine davet etti. Davetine her yandan icabet ettiler. Arap şairleri, onu medh eden pek çok kasîdeler yazmış ve söylemişlerdir. Vefatından dolayı son derece üzelen karısı bir daha evlenmemiş, yaşadığı müddetçe dam altında oturmayı ve matem örtüsünden soyulmayı nefsine haram etmiştir.(Bozulmuş, hurafe ve bid'atlarla karışık olan İbrahim a.s'ın dini!..)

15. Huzeyme - خُزَيْمَة
14. Kinâne - كِنَانَة
13. Nadr (Kays) - النَّضر - قَيس
12. Mâlik - مالك
       Arapların önde gelen işlerde görüşüne müracaat ettikleri zeki kişilerin birincilerindendir. Son demlerinde kabilesini etrafında toplayıp ecdadının şan ve şerefini lekelendirmeyerek korumalarını ve fazilet yolundan ayrılmamaları için kalıcı nasihatlerde bulunmuştur. (Rahmet ve Savaş Peygamberi, Sadık Albayrak s. 18.)

11. FİHR (KUREYŞ) - فِهر - قُرَيش
10. Ğâlib - غَالِب
9. Lü'ey - لُؤَى
8. Ka'b - كعب
7. Mürre - مُرّة
6. Kilâb (Hakîm) - كِلاب
5. Kusayy (Zeyd) - قصَى - زيد
4. Abdumenâf (Muğîre) - عبد مناف - المغيرة
3. HÂŞİM (AMR) - هاشم - عمر
2. Abdulmuttalib (Şeybe) - عبد المطَّلب -  شَيْبَة
1. Abdullah - عبد الله

          RASÛLULLAH s.a.v'in NESEBİ:
          Rasûlullah s.a.v'in nesebi üç kısımda incelenebilir:
1. Peygamberimizden 21. dedesi Adnân'a kadar olan dedeleri: Siyer ve neseb alimleri bu zincirin "sahih" olduğunda ittifak etmişlerdir.

Rasulullah s.a.v bir hadis'i şerifte: 5489 - Buhâri merhum "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bi'setine (peygamber olarak gönderilişine) tahsis ettiği babta der ki: "O, Allah'ın elçisi Muhammed İbnu Abdullah İbni Abdulmuttalib İbni Hâşim İbni Abdi Menâf İbni Kusayy İbni Kilâb İbni Mürre İbni Ka'b İbni Lüeyy İbni Gâlib İbni Fihr İbni Mâlik İbni'n-Nadr İbni Kinâne İbni Huzeyme İbni Müdrike İbni İlyâs İbni Mudar İbni Nizar İbni Ma'add İbni Adnân'dır." (Buhâri, Menâkıbu'l-Ensâr 28.)

2. Adnân'dan İbrâhim a.s'a kadar olan arada geçen dedeleri: Bunlar hakkında bazı alimler çekimser kalmış, bazıları da doğrulamıştır.

          Fakat Rasulullah s.a.v'in İbrahim a.s'ın ilk oğlu İsmail a.s'ın soyundan geldiğini, diğer oğlu İshak a.s'ın soyundan da İsrailoğullarının geldiğini bilmekteyiz. İsmâil a.s ile Adnân arasında ise sahih bir bilgi bulunmamaktadır.

3. İbrâhim a.s ile Adem a.s arasındaki dedeleri: Bunlar arasında bazı sahih olmayan isimlerin bulunduğundan şüphe edilmemektedir.

           Bizim için önemli olanlar ise Peygamberimiz s.a.v'den 21. dedesi Adnân arasındaki atalarıdır. Bunlar arasında da  üzerinde duracaklarımız ; Kusayy, Abdû Menaf, Hâşim, Abdulmuttalib ve babası Abdullah'tır...

            Kâbe'nin bulunduğu Mekke şehrin'de İbrahim a.s'ın Tevhid Dini hakimdi. Fakat inançları Tevhid'ten başka herşeye benzemekteydi. İbrahim a.s'ın tebliğ etmiş olduğu dinden sadece; bir İbrahim a.s adı ile Kâbe ve bir de kendilerince yine bozup uydurdukları hac ibadetleri kalmıştı. Bunların haricinde putlar, kahinler, falcılar, hurafeler almış başını gitmekte idi. Lat, Menat, Uzza ve Hubel, en büyük putları olarak Allah'ın salih kulları ve insanları Allah'a yakınlaştıran öğeler, varlıklar olarak inanılmaktaydı. Mekke'nin yönetimide bu unsurlar ön planda tutularak gerçekleşmekte idi.

             Rasûlullah s.a.v'in nesebi her ne kadar babadan, atadan beri şerefli ve seçkin insanlar olarak sürüp gelmekteyse de, bu soyu Kureyş ünvanı ile seçkin kılan kişi, Nadîr b. Kinâne idi. Bazı araştırmacılara göre Kureyş ünvanı ilk önce Fihr'e verildi ve kendisinden sonra gelen çocuklarına Kureyş soyundan anlamında "Kureyşî" dendi. Hâfiz Irâkî, Siret-i Manzum isimli eserinde şöyle der: " En doğrusu, Kureyş Fihr'dir; çoğunluk ise 'Kureyş Nadîr'dir diyor." (Zerkâvî, c. I, s.90)

             Bu ata (Nadîr veya Fihr), acaba nasıl bir atamış ki, zürriyeti lakabıyla-ünvanıyla anılır olmuş?.. Haklarında her hangi bir tarihsel bilgi ya mevcut değil ya da biz ulaşamadığımız için net olarak bu ataya Nadîr'dir veya Fihr'dir diyemiyoruz (En doğrusunu Allah bilir)... Hangisi olursa olsun şu bir gerçektir ki; Bir kişinin soyunun adı veya lakabıyla anılması için o şahsın devrim yapan, çığır açan bir şahsiyet olması gerekir.
Daha önceden siyer okuduysanız görmüşsünüzdür ki, Rasulullah s.a.v'i Mekke'li müşrikler aleni bir şekilde Kâbe'de dolaşırken öldürmeye teşebbüs etmiyorlar/edemiyorlar. Allah'ın takdiri ve hikmeti ile onları bu konuda engelleyen sebeplerden biri de atalarıdır...

            KUSAYY:
            Nadîr'den sonra Fihr ve Fihr'den sonra Kusayy b. Kilâb son derece saygı toplamış ve nüfuz elde etmiştir. Kusayy ile Kureyş ailesinin tarihinde yeni bir çığır açılıyor. Kusayy, Kureyş kabilesinin çok sayılan, önemli  ve değerli bir atasıdır. O dönemde Harem'in mütevellisi (idarecisi) Huzâa Kabilesinden Halil Huzâî idi. Kusayy'ın annesi Mekke halkından değildi, babası annesi ile başka bir beldede evlenmişti. Kusayy daha sonra Mekke'ye gelmiş ve Halil'in Hubbî adındaki kızıyla evlenmiştir. Halil ölürken Kusayy ile olan bu evlilik bağından dolayı Kâbe'ye yapılacak hizmetin ve mütevelliliğin Kusayy'a havale edilmesini vasiyet etti. Böylece bu görevi onlar devraldı. Fakat Huzâa Kabilesinin diğer mensupları bunu istemediler. Bunun üzerine Kusayy'a savaş açtılar. Kusayy'da annesinin akrabalarından yardım istiyor. Bu yardımın akabinde Kusayy Huzâa Kabilesini Kâbe'den dışarı sürüyor. Huzâalılar civar bölgelerde ki dağlara yerleşmek zorunda kalıyorlar. Böylelikle Kusayy ile beraber Kâbe'nin yönetimi Kureyş Kabilesinin eline geçiyor. Kusayy, Dârun-Nedve denilen bir danışma meclisi kurdu. Şehrin ileri gelenlerinden 40 yaşını aşmış her erkek de bu topluluğa katılabiliyor ve şehrin yönetimi hakkında fikir sahibi olabiliyordu. Kureyş bir toplantı yapacaksa veya bir savaş kararı alacaksa, bunları Dârun-Nedve'de kararlaştırırdı. Nikah ve diğer merasimlerde  burada düzenlenirdi. Dışarı gidecek olan bir kervan ve kafilenin hazırlığı burada yapılırdı.

             Kusayy, kendinden sonra da devam eden ve bir hatıra olarak hafızalarda kalan çok büyük işler yaptı. Örneğin; rifâde ve sikâye (Kâbe'yi ziyaret edenlerin yiyecek ve içecek ihtiyaçlarının karşılanması) Kâbe hizmetkârlarının en büyük görevi idi. Dârun Nedve'nin kurulması ile yılda bir kez verilmesi süretiyle halka vergi bağlıyor. Bu vergi ile şehri kalkındırmak, şehre sürekli olarak akan Umre ve Hac için gelen insanların yeme - içme ihtiyaçlarının giderilmesi için toplanıyordu. Yani Kusayy, Kâbe'deki Umre ve Hac işini sistematik bir hale getirmişti. Bütün Kureyş'i toplayarak bir konuşma yaptı ve : "Yüzlerce, binlerce kilometre mesafelerden insanlar Kâbe'yi ziyarete gelmektedir. Onlara evsahipliği yapmak, Kureyş'in görevidir" dedi. Meş'ar-i Haram'da onun icraatlarındandır. Hac günlerinde onun üzerine çıra konur, aydınlatması için yakılırdı. (Ikdu'l-Ferîd / Tabakât İbn Sa'd, Leiden, c. 1. s.36-42)

             Ayrıca Kusayy dönemine kadar Mekke halkı çadırlarda yaşarlar iken taştan evler yaparak çadırlardan çıkarıp o evlere yerleştirmesi ile, halk göçebelikten yerleşik hayata geçmiş oldu. Ve bu icraatıyla Kureyş ünvanının ihtilafında Nadîr ve Fihr'e ek olarak Kusayy'da katılıyor. İbn Abdi Rabbih, İkdu'l-Ferîd isimli eserinde: " Kusayy sülâleyi toplayarak Kâbe'nin çevresine yerleştirmiş olduğu için kendisine Kureyş denilmiştir. Çünkü Kureyş kelimesinden türetilen  "Takrîş" kelimesinin manası bir araya toplamaktır. Bu bakımdan, ona "bir araya toplayıcı" da derlerdi. Nitekim şair şöyle demiştir:

Kusayy; 'bir araya toplayan' diye isim verilen babanızdır
Allah onunla, Fihr'den türeyen kabileleri bir araya topladı. 

            Fakat başka bir kaynakta da; dağlarda, çöllerde yerleşmiş olan Kureyşlileri, Mekke'ye topladı. Bundan dolayı Kusayy'a "Mecme" yani "Toplayıcı" lâkabı verilmiştir. (doğrusunu bilen ancak Allah'tır...)

            Kusayy'ın altı oğlu vardı. Abduddâr, Abdû Menâf, Abduluzzâ, Abd b. Kusayy, Tehammur, Berra.
Kusayy ölürken Kâbe'ye ait bütün yetkileri, âdet üzere büyük oğlu Abduddâr'a devretti. Fakat bu büyük görevi yürütebilecek kabiliyete sahip değildi. Böylelikle Kusayy'dan sonra Kureyş'in başkanlığını Abdû Menâf ele aldı. İşte bu Abdi Menâf'ın sülalesi Resûlullah s.a.v'in ailesinin geldiği sülaledir.

            ABDÛ MENAF: 
            Abdû Menaf'ın Kâbe'ye yaptığı en büyük iş, babasının düzenlemiş olduğu ticaret kervanlarını büyüterek Bizans İmparatorluğu ve Sâsânî İmparatorluklarına kadar ticareti genişletmesidir. Yani Abdû Menaf döneminde Mekke, siyasi ve ekonomik açıdan dünyaya açılıyor. Abdû Menaf'ın altı oğlu vardı. Bunlar arasında olan Hâşim son derece etkili ve haşmetli bir insandı.

            HÂŞİM:  
            O dönem Mekke'de ki idare on ailenin elindeydi. Oligarşik bir idare mevcut idi. Bu on aileden de öne geçmiş olan iki aile bulunmakta. Benî Umeyye Kabilesi, Kâbe'nin askerî olarak korunma işlerine bakıyor. Diğeri ise Rasulullah s.a.v'in mensubu olduğu Benî Hâşim Kabilesi yani Kureyş Kabilesi de dini işlerle ilgilenmekteler. Yani İbrahim a.s'dan kalma inanç kırıntılarından, içeriğini kendilerinin uydurdukları Hac ve Umre ibadetleri mevcut idi.  Kâbe'nin temizliği, gelen hacıların yemek ve su ihtiyaçlarını karşılama işi Kureyş Kabilesine ait idi. Bu görev çok kutsal bir görev olduğu için bu on aile kendisi arasında savaşıyorlar ve bu savaş neticesinde Hâşimîler galib geliyor. Çünkü Kâbe'nin hizmetkârı olmak İbrahim a.s'ın bir sünneti ve çok kutsal yüce bir görev. Ayrıca Benî Umeyye ile Benî Hâşim birbirine rakib olan iki kabiledir.

            Hâşim, atası Fihr gibi kendisinden sonra gelen soyuna adı verilmiş ve Hâşimoğulları diye anılır olmuşlardır. Gerçek adı aslen Amr'dır. Kâbe'ye gelen hacılara, ilk olarak ekmekli et suyu (tirit) yemeğini yediren, dağıtan bu kişi olduğu için Hâşim lâkabını almış. Hâşim'in anlamı da; ekmek doğrayan, kırıp, ufalayan manasına gelir.

            Yılda iki kez olmak üzere ticaret kervanları düzenlenirdi. Biri kış döneminde  biri de yazın olmak üzere bu kervanlar ticaret için hazırlanıp yakın olan Şam - Suriye, Filistin gibi ülkelere giderek Mekke'de bulunan malları satıp onların yerine Mekke'de bulunmayan malları alıp Mekke'ye getiriyorlardı. Hâşim görevini son derece iyi yürüterek ticareti geliştirdi. Bizans İmparatorluğu ile yazışmalar yaparak, Kureyş ticaret eşyalarını alarak Bizans ülkesine gittiğinde kendilerinden hiç bir vergi alınmaması için ferman yazdırdı. Habeşistan Necâşîsinden de buna benzer bir ferman elde etti. (Necâşî: Habeş krallarının kullandığı ünvandır. Mısır'da ki krallara Fravun denildiği gibi...) Arabistan'da yollar güvenli değildi. Hâşim çeşitli kabileleri dolaşarak, Kureyş ticaret kervanlarına zarar vermemeleri karşılığında Kureyş kervanlarının o kabilelerin ticaret mallarını alıp götürerek onlarla alışveriş yapacağına dair anlaşmalar yaptı. Arabistan'da yağmalama yaygın olmasına rağmen Kureyş kervanı daima güven içinde olurdu.

            Hâşim bir gün ticaret için Şam'a gitmek üzere kervan ile beraber yola çıkar. Medine'ye konaklamak için  uğradıklarında Neccaroğulları Kabilesinden Selma Binti Amr ile  evlenir ve orada bir müddet kalır. Daha sonra yoluna devam eder.  Şam'a doğru yola çıktığında ise hanımı Selma, Abdulmuttalib'e hamiledir. Fakat Hâşim Filistin'de Gazze'ye geldiklerinde vefat eder. Selma Binti Amr ise ailesinin yanında iken bebek doğar ve Mekke'de ki Hâşim'in akrabalarının bu çocuktan hiç haberi olmaz. Bebek başında ki bir parça beyazlıkla dünyaya gelmesi üzerine annesi ona Şeybe ismini veriyor ve yedi yaşına kadar Medine'de annesinin yanında büyüyor.

            Mekke'de ise Hâşim'in ölümü üzerine yerine kardeşi Muttalib Bin Abû Menaf geçiyor. Muttalib diğer ataları gibi Kâbe'nin yönetimini adaletli bir şekilde sürdürerek kervanlar, ticaret, hacıların ve umrecilerin hizmeti gibi konuları devam ettirmiştir. Ve yedi yıl sonra yiğeni Şeybe'den haberdar oluyor. Hemen bir kervan ile yola çıkarak Medine'ye yiğenini bulmaya gider. Çocuğun bakımı babasının akrabalarına ait olması geleneği üzerine yiğenini almaya gider. Fakat  annesi Şeybe'yi vermek istemez. Muttalib annesini ikna etmek için;" ben Allah'ın beytinin (evinin) orada oturuyorum ve bizler Allah'ın beytinin hizmetçileriyiz. Bu çocukta babasının yerine geçerek Allah'ın beytinin hizmetçisi olacaktır" diyerek Allah'ın evinin hizmetçisi olmasının vaâdi ile yiğenini annesinden ister. Selma Binti Amr'da Allah'ın evinin hizmet edecek gayesi ile oğlunun amcası ile gitmesine müsade eder. Böylece Şeybe amca ile Mekke'ye gitmek üzere yola çıkar.

             Muttalib şehre girer ve halk hayvanının telkisinde bir çocukla döndüğünü görünce, Muttalib köle almış derler. Muttalib'in kölesi anlamında Şeybe'ye Abdulmuttalib demeleri üzerine amcası hemen onun kölesi olmadığını yiğeni olduğunu açıklar. Fakat araplar arasında lakabın meşur olması hasebiyle o günden sonra Şeybe'nin adı, Abdulmuttalib olarak kalır.

             Şeybe'nin babası Hâşim'in dört oğlu vardı. Esed, Ebû Sayfî, Nadle ve Şeybe (Abdulmuttalib)... Beş tanede kızı var; Şifâ, Hâlide, Rukayye, Cennet ve Bâîse...

            Amca Muttalib, Yemen'de Radvan'da vefat eder. Yerine Hâşim'in oğlu Abdulmuttalib geçer.

            ABDÛLMUTTÂLİB (ŞEYBE):
            Abdulmuttalib'in bir başka amcası olan Nevfel bu iktidarına darbe yaparak topraklarına el koymak ister. Abdulmuttalib Kureyş Kabilesinden yardım ister. Fakat Kureyş Kabilesi, bu Hâşimoğullarının aile problemi biz buna karışamayız derler. Bunun üzerine Abdulmuttalib anne tarafından yardım ister. Dayıları 70 kişilik bir süvari toplayarak yiğenlerine yardıma gelirler. Bunları gören amca Nevfel vaz geçerek yönetimin Abdulmuttalib'te kalmasına razı olur.

           Abdulmuttalib diğer atalarından da daha ünlü bir şahsiyet idi Kâbe halkı için. Yani ataları Kâbe'ye ne kadar hizmet etmiş ise Abdulmuttalib onlardan daha fazla hizmet etmiştir. Babasından kalan mirası Hac ve Umre için gelenlerin ihtiyaçları gidermek için harcamıştır.

          Abdulmuttalib'in hayatında iki büyük olay gözümüze çarpmaktadır. Zemzem kuyusunun kazılması ve Fil Vak'asındaki tutumu.

            Zemzem Kuyusunun Bulunması:
            Aradan yıllar geçer. Bir rivayete göre Abdulmuttalib'in rüyasında görmesiyle, bir rivayete göre kendisine ilham olmasıyla bir diğer rivayete göre de cürhumiler tarafından kapatılan zemzem kuyusu sızmaya başlayarak ortaya çıkınca bunu kazma işini Abdulmuttalib üzerine aldı. Tek bir oğlu olan Hâris ile beraber kazmaya başladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem kuyusunun örülmüş duvar taşlarıyla bir daire şeklinde ortaya çıktı. Abdulmuttalib heyecanla tekbir getirmeye başladı: Allah-u Ekber, Allah-u Ekber.

          Abdulmuttalib'in bu faaliyetini başından beri gözetleyen Kureyşliler, işin ortaya çıktığını farkederek büyüklerine haber göndediler. Bir müddet sonra da Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdulmuttalib'e: "Ey Abdulmuttalib!.. Bu, babamız İsmâil'in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et." dediler.

         Abdulmuttalib kesin bir cevap ile sadece kendisinin yapacağını belirtti. İçlerinden Adiyy b. Nevfel şöyle dedi: " Sen, yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?"

          Bu söz, Abdulmuttalib'in içini yakmış ve ellerini açarak; "Yemin ederim ki, Allah bana 10 erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe'nin yanında kurban edeceğim!.." (İbn-i Hişam, Sîre c. 1, s.160; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.1, s. 88; Taberî, Tarih c.1, s.128)

           Abdulmuttalib kazı işinden o anlık vazgeçti ve işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Hakemi tespit ettiler; Şam'da oturan Sa'd b. Hüzeym...

          Kureyş kabilerinin ileri gelenlerinden bir grupla Şam'a doğru yola çıktılar. Ne var ki, Henuz Şam'a varmadan İlâhî Kader onalrı durdurdu. Suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Çöl ortasında su aramak, serabın peşinde koşmaktan farksızdı. Fakat herşeye rağmen Abdulmuttalib su aramaya koyuldu. Diğerleri ise susuzluktan ölmeyi beklemeye başlamışlardı.

           Abdulmuttalib'in devesinin ayağı tökezledi, ayağının taşa takılması ile taş yerinden yuvarlandı. Yere düşmemek için devesine sımsıkı yapışan Abdulmuttalib, dönüp arkasına baktığında, yuvarlanan taşın çukurunda pırıl pırıl parlayan bir avuç su gördü. Kılıcıyla su kovuğunu oyduğunda su daha da gür akmaya başladı. Geri Dönüp Abdulmuttalib, "gelin size ve hayvanlarınıza yetecek kadar su buldum" dedi.
Kureyşliler, Zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine sunduğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, birden değiştiler. Mahçup ve suçlu bir eda içinde Abdûlmuttâlib'e dönerek; " Ey Abdûlmuttâlib, artık sana diyecek bir sözümüz yok! Anladık ki, Zemzem'i kazmak senin hakkın. Bu işe ancak sen layıksın. Vallahi, Zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz! Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz!.." (İbn-i Hişam, Sîre c.1, s.152-153; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.1, s. 84)

           Mekke'ye dönen Abdûlmuttâlib oğlu Hâris'le birlikte kazı işine devam etti ve kısa bir zamanda Zemzem'i ortaya çıkardı. Zemzem kuyusundan bazı değerli mallarda çıktı. Bunlar arasında altından iki geyik ile kılıçlar ve zırhlar da vardı. Kureyş ileri gelenleri malları görünce hırs damarları tekrar kabardı ve mallara ortak olmak istediler. Abdûlmuttâlib bunu ilk olarak red etti sonra cömertlik ve mertliğini ortaya koyarak kura çekmeyi teklif etti. "İlk kura Kâbe için, iki kura benim için, iki kura da sizin için çekeriz. Kura da kime ne çıkarsa alır, çıkmayan da mahrum kalır."

           Kâbe içindeki Hübel putunun yanına vardılar ve kura çektiler!.. (içine şirk, bid'at ve hurafe karışmış olan İbrâhim a.s dini...) Kureyş ileri gelenlerine hiçbir şey, Kâbe'ye altın geyikler, Abdûlmuttâlib'e de kılıç ve zırhlar çıktı. (İbn-i Hişam, Sîre c.1, s.145-146; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.1, s. 85)

            Zemzem kuyusunu bulduğu sıralarda Abdûlmuttâlib'in yaşı 40 civarındaydı. Otuz yıl sonra, Allah azze ve celle'nin ihsanıyla erkek çocuklarının sayısı 10'u buldu; Hâris, Zübeyr, Ebû Talib, Abdullah, Hamza, Leheb, Gaydak, Mukavvem, Saffar, Abbas. Kızları ise altı taneydi: Ümmü'l-Hakim (asıl adı Beyda), Berra, Âtike, Safiye, Erva, Ümeyme.  Bu sırada seneler önce etmiş olduğu yemini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe'de kurban etme yemini. Ama hangisini?.. Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi; fakat, Abdullah çok daha başka idi.

          ABDULLAH:
          Abdullah, Abdûlmuttâlib'in oğullarından sekizincisi idi. Sîret ve sûrette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Çocukları arasında en güzeli, en iffetlisi, en sevimlisiydi.

          Abdûlmuttâlib, oğullarına yaptığı adağı haber vermiş, onlar da bunu kabul etmişlerdi. Oğullarının isimlerini kura kadehlerine yazıp bu isimleri Hübel putunun hizmetçisine verdi. O da kura çekti. Kura, Abdullah'a çıkmıştı. Abdûlmuttâlib, oğlunun bileğini kavrayıp doğruca İsaf ve Nâile putlarının yanına götürdü.Kureyş ve bilhassa Mahzumoğullarından olan dayıları ile kardeşi Ebû Talib buna mani oldular. Abdullah için Şam'da bulunan kâhin ve bilge bir kadının olduğunu ona gidip bir çare bulmasını isterler. Bu fikir Abdûlmuttâlib'in aklına yatar. Abdullah'ı yanına alarak yola çıkar. Abdûlmuttâlib, durumu olduğu gibi anlatır. Kadın sordu : "Sizde bir insan diyeti nedir?".
Abdûlmuttâlib: "On deve", dedi.
Bunun üzerine kâhin kadın, "gidin, 10 deve hazırlayın. Çocukla deveyi alıp, ok çektiğiniz yere götürün. Eğer ok develere çıkarsa , develeri kurban edip çocuğu kurtarın; yok, eğer ok çocuğa çıkarsa her defasında bir diyer artırın. Hem Rabbinizi razı etmiş olur, hem de çocuğu kurtarırsınız.", dedi.

           Kâbe'ye dönüp derhal denileni uygulamaya geçtiler. İlk çekilen ok Abdullah'a çıktı! Develerin sayısını 20'ye çıkartarak tekrar çektiler. Yine Abdullah'a çıktı. 30, 40, 50..........90 oldu. Ok, ısrarla Abdullah'a çıkıyordu. Nihayet develerin sayısı 100'ü buldu. Çekilen ok develere çıktı!..
Herkes sevinirken, Abdûlmuttâlib şöyle seslendi; "Vallahi, üst üste üç defa daha çekeceğim; ta ki kalbim mutmain olsun!.."

            Çekiliş üç defa daha tekrarlandı ve develere çıktı. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu. Abdûlmuttâlib, develerin Safâ ile Merve arasına götürüp, yan yana kurban edilmesini emretti. O günden itibaren, Kureyşliler ve Araplar arasında, bir insan diyetinin 100 deve olarak kabul edilme adeti benimsendi. (İbn-i Hişam, Sîre c. 1, s.164; İbn-i Sa'd, Tabakat, c.1, s. 89; Taberî, Tarih c.1, s.174)  İslam da diyeti yüz deve olarak kabul etti. ( (İbn-i Hişam, Sîre c. 1, s.151-155,; el-Mansur Furi, Rahmetun li'l-Âlemin, c. 2, s. 56-66;  İbn-i Sa'd, Tabakat, c.1, s. 89)

            Bir çok Siyer kitaplarında bu konuya binaen Rasûlullah s.a.v'in; "Ben iki kurbanlığın oğluyum" diyerek İsmâil a.s ve babası Abdullah'ı kastettiği rivayet edilir. Ama Kütüb-i Sitte olarak adlandırılan sahih hadis kitaplarının hiçbirinde bu rivayet bulunmamaktadır.

            Rivayet, kitaplarda biri bizzat Peygamberimizin ağzından “ben iki kurbanlığın oğluyum”, diğeri bir bedevinin Peygamberimize hitaben “ey iki kurbanlığın oğlu” şeklinde yer almaktadır. Âlimler ikinci rivayetin sağlam olduğunu, birinci rivayetin Peygamberimizin ağzından çıkmış bir söz olduğunu tespit edemediklerini belirtmişlerdir. (Hadis için  Bkz: Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut, 1988, c: 1 s: 199, hadis no: 606)


5 Nisan 2013 Cuma

MATEMATİKTE BİLİNMEYENİ NEDEN "X" TEMSİL EDİYOR?..

                 Bilindiği gibi Batı pek çok ilmi Müslümanlardan öğrendi. Müslüman bilim adamları denklemlerde bilinmeyen için "herhangi bir şey" anlamında "şey'un - شيء" kelimesini, bu kelimeyi temsilen de "şın harfini - ش" kullanıyordu. İşte bu şın harfinin X'e dönüşmesinin hikayesi...

(Konuşmacı şey'un diyor ama altyazıda şeylan yazılmış)


1 Nisan 2013 Pazartesi

Geleceği Görebiliyor Musun?!..



          Bir adam her şeyi önceden bildiğini ileri sürüyordu. Kısacası ona göre her şeyi önceden görüyordu. Bir gün yanına bir adam geldi. Ve ona:

- "Her şeyi önceden görüp görmediğini" sordu. O da "Gördüğünü" söyledi.

          Dışarıdan yanına gelen adam, ona okkalı bir tokat attı. Ve sordu:

- Madem her şeyi önceden görüyordun. Bunu niye göremedin..!!

          "Geleceği gördüğünü" söyleyen adamı böyle test etti..!!

***

          Gayb; duyu organları ile veya hesap ile, tecrübe ile anlaşılmayan şey demektir. Gaybı ancak Allah bilir. O, Âlim-ül-gayb [gaybı bilen]dir (59 / HAŞR - 22) ve Allâmül-guyûb [gaybları en iyi bilen]dir. (34 / SEBE 48)


"Allah'ın, gaybları en iyi bilen olduğunu hâlâ anlamadılar mı?" (9 / TEVBE - 78 )

"De ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur."  (10 / YÛNUS - 20)

"Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir." (11 / HÛD - 123)  ,  (16 / NAHL - 77 )

"De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur." (27 / NEML - 65)  ,  (49 / HUCURÂT - 18 )

          Gaybı Allah bildirmedikçe, Peygamberler de bilmez. Bu konudaki birkaç Âyet-i Kerim'in  meali şöyledir:

"De ki: «Size Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyedilenden başkasına uymam.» De ki: «Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?»" (6 / EN'ÂM - 50)

"Ben size, «Allah'ın hazineleri benim yanımdadır.» demiyorum. Ne gaybı bilirim, ne de « Ben bir meleğim.» diyorum. O sizin gözlerinizin horladığı kişiler hakkında: «Allah, onlara hiçbir hayır vermez.» de demem. Onların içlerindekini en iyi bilen Allah'tır. O takdirde zalimlerden olmuş olurum!» dedi."(11 / HÛD - 31)

"Gayb'ın anahtarları Allah'ın katındadır, onu yalnız O bilir. Karada ve denizde olanların tümünü o bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptır."  (6 / EN'ÂM - 59)

Siyer-i Nebi Ders Notları - 21 (Siyer Hakında Ön bilgi ve Arap Yarımadası'nın Genel Durumu)


          İbrahim a.s'dan İsâ a.s'a kadar, Allah Rasulü s.a.v'in soyundan geldiği, Kur'ân'da adı geçen Peygamberleri sonlandırdık. İsâ a.s'ın doğumu Milad kabul edilmektedir. İsâ a.s'ın doğumu Milad kabul edersek, Allah Rasulü s.a.v'i de 571 yılında doğduğunu kabul edersek; İsâ a.s'ın doğumunun veya ölümünün üzerinden takriben 500 - 600 yıl gibi bir süre geçmiş. 5 - 6 asır diyebiliriz. Bu süre içerisinde Allah azze ve celle, hiçbir peygamber göndermemiştir. Rasulullah s.a.v bunu şu hadisinde belirtmiştir;

Onunla (Hz. İsa ile) benim aramda hiçbir peygamber yoktur.......... [Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tırmizi, Büyük Hadis Külliyatı, Rudani, 5. cilt, s. 380]

          Tarih sahnesinde hayatı incelenmeye değer, örnek alınabilecek  yakın tarihimizde bir çok insan vardır. Fakat bizler, aradan 1400 küsür sene geçmiş olmasına rağmen Rasulullah s.a.v'in hayatını öğrenme konusunda hassasiyet göstermeliyiz. Çünkü bir Müslüman bilir ki, Peygambere tabii olmadan cennete girilmez;

De ki: «Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana tabiî olun ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, Gafûr (çok bağışlayan)dır, Rahîm (çok merhamet eden)dir.» (3 / ÂLİ İMRÂN - 31)

          Kur'an-ı Kerîm'i daha iyi anlayabilmek, Sünnet-i Seniyye'yi daha iyi öğrenebilmek, İslam mesajını daha iyi kavrayabilmek için "Siyer-i Nebî"yi incelemek zorundayız.

          Özellikle şu içinde bulunduğumuz çağda, şu içinde bulunduğumuz dönemde, bizlerin Son Nebi'nin hayatını; O'nun yaşadığı gibi öğrenmeye ve tabiî olmaya şiddetli bir şekilde ihtiyacımız var... Yaşadığımız toplumun, Rasulullah s.a.v'in gönderilmiş olduğu toplumdan farkı yok desek yeridir.

          Bir hatırlatma olarak; Konumuz siyer olduğuna göre bundan sonra Allah Rasulü s.a.v.'in adını çokça anacağız... Allah azze ve celle bizlere, Allah Rasulü'ne salât etmeyi ve selam vermeyi emreder;

Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle(içtenlikle) ona selam verin. (33 / AHZÂB - 56)

Rasulullah s.a.v de şöyle buyurmuştur; "Cimri, yanında anıldığım halde bana salat etmeyendir." (Tirmizî - hâsen/sahih)

Ebu Hureyre r.a'den; 'Rasulullah s.a.v buyurdular ki; "Kim bana (bir kere) salât ederse, Allah da ona on salât eder." (Müslim)

          İmam Nevevi rahimehullah der ki; "Allah'ın kula salat etmesi; ona rahmet etmesi ve ecrini kat kat vermesidir."

          Yine önemine binaen; Rasulullah s.a.v'in ve diğer Peygamberlerin yaşamlarına bakarken, öncelikle ön yargılarımızı bir tarafa bırakmalıyız... Peygamberlerin getirmiş oldukları din(İslam),  insanların yaşayabileceği dindir!. Hiçbir toplumda mutlak iyi veya mutlak kötü yoktur. Yani her insanın bünyesinde meleği de, şeytanı da barındıran yönleri vardır... Her insan Allah'ın emirlerine uymada da, şeytanın emirlerine uymada da aynı mesafededir. Mü'mini ayıran özellik ise, Allah'a itaat etmek yani melek tarafını kullanmaktır. Şeytan tarafına itaat ettiğini fark ettiği an hemen terk edip tevbe ve istiğfar etmesidir. Sahabeler arasında imanlarından önce; eşkıya olup yol kesen, ekseriyesi puta tapan, şarap içen vs. olan insanlar vardı... Bunları da göz önünde bulundurarak, Rasulullah s.a.v'in yaşamını; O'nun yaşadığı gibi öğrenmeye ve tabiî olmaya başlamak için adım atabiliriz inşeAllah...

          Rasulullah s.a.v'in hayatı hakkında  bilgileri Siyer ve Meğazî adı verilen  kaynaklardan  öğrenmekteyiz. Siyer; yol, adet,  davranış ve  yaşam  modeli gibi  anlamlara  gelen Sîre  kelimesinin çoğulu  olmakla  birlikte  dini  literatürde Rasulullah s.a.v'in altmış  üç  yıllık  hayatını  anlatan  eserlere  verilen  müstakil  ismin adıdır.  Savaş  anlamına gelen Meğza kelimesinin çoğulu Meğazî  ise dini  terminolojide, Rasulullah s.a.v'in gazvelerini  ve  askeri  faaliyetlerini  anlatan eserlere  verilen  isimdir.
           
          Sahâbe  döneminde Rasulullah s.a.v'in  hayatını  dile  getiren sahifeler  bulunmakla  birlikte bunlar kitap  seviyesine  ulaşmayan  basit  çalışmalardı.  Bu  dönemde  Rasulullah s.a.v'in  hayatına dair bilgilerin  fazla  kaleme  alınmamasının  sebebi,  Rasulullah s.a.v'i  görmek  ve  hayatını  yakından  müşahede  etmekten dolayı  hayatı  hakkında  genişçe  bilgi  birikimine sahip  olmamaktan  kaynaklanmış olsa gerek. Ne  zamanki  Rasulullah s.a.v'i  görmeyen  ve  onu  tanımaya çalışan  Tabiûn (Sahâbeden  sonraki nesil)  nesli ortaya  çıktı siyer  bilgilerinin  gerekliliği de  zuhur  etti. Rasulullah s.a.v'in  hayatını baba  ve dedelerinden  öğrendiği  kadar  nakleden Tabiûn  bu  işi  ilmi  manada  icra  etmediler. Daha çok  hadislerin  iyi  anlaşılması  ve savaşların  detaylı  bir şekilde  bilinmesi  adına risaleler  yazılmaya  başlandı. Ancak  bu  dönemde hadis,  fıkıh, tarih  gibi  daların  iç  içe  olup  ayrı  bir  ilim  sahası  meydana getirememesinden  dolayıdır  ki  Rasulullah s.a.v'in hayatı da tarih  perspektifinde  oluşturulamadı.

             Meğazî alanında  Tabiûn  neslinden Rasulullah s.a.v'in  hayatı  hakkında  ilk  ciddi çalışma yapan Urve b. Zübeyr’ idi. Urve, Zübeyr b. Avvam’ın  oğlu Abdullah  b. Zübeyrin  Abisi  idi.  Hicri 26  yılında doğup 91  yılında  vefat  eden Urve’nin  Cemel  Vakası  meydana geldiğinde 13 yaşında  olduğu  rivayet  edilir. Onun bu eserinin kitap  halinde  bize  ulaşmaması  da bu  alanda  büyük  kayıp  olarak  değerlendirilir. Urve’nin çalışmaları  oğulları  tarafından  sonraki  müelliflerden Vakıdi, İbn İshak ve Taberî’nin nakilleri  ile  bize  ulaştı. Ancak  onun  çalışmalarının  ne  kadarının   ulaşıp ulaşmadığı  noktası tartışılır. Urve’den  sonra  Meğazî alanında Şurahbil  b. Sa’d, Ma’mer b.  Raşid  gibi  kimseler de  çalışmalar  yaptılarsa  da  bu  eserler  bize  kadar  ulaşamadı.  Urve’nin talebelerinden  olan  Zühri ise Meğazi  alanında  ilk  müstakil  eser  yazan müellif  kabul  edilir.  Ancak  onun  eseri  de  maalesef  bizlere  kadar  ulaşamadı.

             Siyer alanında  ise ilk  eser Hicri  ikinci  asrın ortalarında İbn İshak  tarafından meydana  getirildi. Sîretu ibn İshâk  ismiyle  bilinen  bu  eser  ilk  insandan  başlayarak  Rasulullah s.a.v'in  fetihlerini de  içine  alan  bir  İslam  tarihi yelpazesi  içerir. Ancak  İbn İshak’ın  ehl-i kitaptan  fazlaca  nakil  yapması  ve  özellikle kimin  söylediği  belli  olmayan  rivayetlere  yer  vermesi eserin önemini  azalttı.  İbn İshak’ın  eserini  eleştirel  bir  tarzda  yeniden  kaleme  alan, gereksiz  ifadeleri  çıkararak  Kur’an-ı  Kerîm  ışığında  olayları  değerlendirilen  İbn Hişam’ın Sîre’si bu  alanda  muteber  bir  kaynak  olarak  kabul  edilir.  Muhammed ibn Sa’d  ile  de siyer  yazıcılığı  son  şeklini  alarak devam etti.

          Bu  dönemden  sonra  siyer  ve  meğazî alanında bir  çok  müellif  ve eser  tev’il  edildi. Ancak  İslam tarihçiliğinin  başlangıç  dönemi  olması  ile  yukarda söz   konusu  edilen eser ve  müellifler  bilinmesi  gereken  öneme  haiz bilgilerdir. (Siyer yazıcılığının ortaya çıkışı hakkında geniş bilgi için bkz. Şaban Öz, İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2006)

          Siyer-i Nebî, aslında Rasulullah s.a.v'in bütün insanlığa sunduğu, insanları karanlıklardan aydınlığa kavuşturduğu ve kullara kulluktan Allah'a kulluğa çağırdığı mesajın özüdür.

          O halde bu mesaj gelmeden önceki durum ile sonraki durum arasında bir karşılaştırma yapmadan, Siyer-i Nebî'yi tam manasıyla anlamak mümkün olmaz.

          Bu sebeple İslam'dan önceki Arap Yarımadası'na bir göz atmalı, Rasulullah s.a.v.'in gönderildiği devirdeki hayat şartlarını öncelikle incelememiz gerekmektedir. O devir Arapları arasındaki dinler, milletler, hükümetler ve emirliklerin tarihinden küçültülmüş bir tabloyu gözler önüne sermek gerekir.

       
           ARAP YARIMADASININ KOMŞULARI:
              Arap yarımadasının etrafında Çin, Hindistan, Bizans İmparatorluğu, İran Sasanî İmparatorluğu, Habeşistan Krallığı bulunmaktadır. Milattan sonra 500'lü yıllar da, bütün dünyanın büyük bir kaos içinde olduğu, son İlâhi Din ve Kitabı olan İncil'le beraber üzerinden 5 asrın geçtiği, insanların karanlıklar içerisinde kaldıkları bir dönem...


         Çin; Arap yarımadasına en uzak olan beldelerden birisidir. Çin'li halk ezilmekte, sömürülmekte, dinî hayat bugün başka yarın başka olacak şekilde bugün ki yöneticinin İlahı Ay Tanrısıysa halk ona inanır, yarın yönetice değiştiğinde onun dinine halk mecburen tabii olurdu. Yani devletin dini neyse, halkın dinide oydu.

         Hindistan; Buda inancı o gün yeni yeni oluşmakta. Ön planda olan inanç  ise Brahmanizm'dir. Yani olayları Yaratana tapmayı bırakıp, olayların kendisine tapmaktaydılar. Ateşi Yaratana tapmak yerine ateşe, yağmura vs eylemlere tapıyorlar. Bu sebepten ötürü Hindistan da yaşayan insan sayısından çok tanrılar oluşturmuşlar. Brahmanistlerin bir başka özelliği de, kişi eğer insan-ı kâmil olmak istiyorsa yani eğer kişi kendisini bütün kötülüklerden arındırmak istiyorsa bütün dünyadan elini eteğini çekmeli, hiçbir şekilde dünya işlerine karışmayarak kendisini yemekten - içmekten bütün hayattan soyutlandırmalıdır. Bunun akabinde Budistlik anlayışı ortaya çıkmıştır. O gün için brahmanistler budayı ülkelerinde istememelerine rağmen bugün Hindistanın genel dini inancını oluşturmaktadır. Hatta günümüze kadar da gelmiş olan, budistlikten İslam dinine girmiş bid'at ve hurafeler bulunmaktadır.

          Bizans İmparatorluğu; Rasulullah s.a.v'in doğdu çağda olan iki büyük İmparatorluktan biridir. Bu imparatorluklar; Bizans ve İran'daki Sasanî İmparatorluklarıdır. Doğu Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığın çıkış yeridir. Bizans İmparatorluğu da Hıristiyanlığı resmî dini yaparak tamamen Îsevîliği bozmuştur. Halk sömürülmekte, çok meşur olan bir kölelik sistemi hakimdir. Halk iki sınıfa ayrılmış; ya köle, ya efendi ortası yok...

          İran'da ki Sasanî İmparatorluğu; İranlılar ateşperest bir toplumdu. O gün ki İran'da Mazdek dini hakimdir. Mazdek öğretisinde, İmparator ve İmparatoriçe dahil olmak üzere; Hiçbir kadın ve erkek sadece birbirine ait değildir, bu bir İmparatoriçe dahi olsa. Evliliğin serbest aşk ile değiştirilmesi savunulmuştur...

          Habeşistan; Halkı ve yönetimi Hıristiyan bir toplumdur. Fakat o gün ki Habeşistan da kabileler arasında şiddetli kavgalar ve iç savaşlar mevcut.

          Türkistan; Türkistan ve Moğollar o günkü tarih sahnesinde hiçbir role sahip değillerdi. Barbarlar olarak bütün ülkelerin kendilerinden korktuğu bir kavim olarak görülmekteydiler. 

          Özetleyecek olursak dünyanın her yerinde, Arap Yarımadası çevresinde veya Avrupa da Allah Rasulü'nün doğumuna yakın tam bir kara cehalet hakim, tam bir bozulmuşluk hakim, İlâhi dinler tahrif olmuş ve insanlar büyük bir gaflet içerisindelerdi. O günde Hanif dine - İbrahim a.s'ın dinine mensup olanlar var, Îsevî ve Mûsevî olanlar var. Ancak bunlar da hiç kimseye bir faydaları olmayan kendilerini kurtarma derdinde olan insanlar. Müdahalede bulunanları da beldelerine hiçbir şekilde söz geçiremiyorlar.

          İnsanlık yaratılış gayesini tamamen unutmuş, son Nebi'ye muhtaç bir şekilde hatta Yahûdi ve Hıristiyanlar; Biz biliyoruz ki bir son Nebi gelecek, adı Ahmed olacak. Arabistan Yarımadasından çıkacak ve bize hükmedecek. Yahûdiler ve Hıristiyanlar onun kendi içlerinden olacağını sanıyorlar. Bizler onunla beraber bütün dünyayı fethedeceğiz diyerek, bir Peygamber bekliyorlar.

          Peki Arap Yarımadası nasıl idi?.. Arap Yarımadası o gün için dünyanın yönetiminde söz sahibi konumunda bir yer değil. Dünyanın diğer yerleri kadar karanlık olmayan da bir yer aynı zamanda. Bizim tabirimizle "kendi yağında kavrulan" bir yer...

          Bu Yarımadaya ismini veren “Arab” kelimesinin kökeni  hakkında  farklı  görüşler  bulunur. Dil bilginle­rine  göre Arab ve A'râb'ın anlamı  “düzgün ve güzel konuşmak.” demektir. Araplar  kendi  dillerini  dünya dillerinden  daha  üstün  görmeleri  hasebiyle  kendilerine Arab (güzel konuşan)  diğerlerine  ise Acem (bozuk  konuşan)  dediler. (Muhammed hamidullah; İslam Peygamberi, c.1,konuyla ilgili başlığa bkz.)

          Başka  bir  rivayete  göre  ise “Arab” kelimesi aslında “Arabe” şeklindeydi. Arabe  kelimesinin Sâmî dillerdeki anlamı ise, çöl ve düz ova demektir. Arabis­tan'ın büyük bölümü çöl ve düz ova olduğu için zamanla bütün ülkeye Arabistan denmeye başlandı. (Mevlânâ Şiblî Numânî, Son Peygamber Hz. Muhammed, İz Yayıncılık, 89)

          Bir  rivayette ise  Araplar  dışındaki  milletlere göre Arap kelimesi “Yağmacı, çapulcu”  anlamında  kullanıldığı  belirtilir. Eski  kitabelerde bu anlamda  kullanılan  Arap  kelimesi komşu  ülkelerin Araplara  yüklediği  mana  olsa  gerek. (Hayati ÜLKÜ, Başlangıçtan Günümüze İslam Tarihi, Akit Yayınları, s. 37)


            ARAP YARIMADASININ COĞRAFİ KONUMU:
            Arap medeniyetinin kurulu olduğu  Arabistan  yarım  adasının coğrafi konumuna gelince; bu  bölge Asya, Afrika ve  Avrupa’nın  kesiştiği  önemli bir  noktadır. Bölgenin sınırları ise şöyledir: Batı tarafı Kızıldeniz, doğu  tarafı Basra ve Umman Körfezi, güney tarafı Hint Okyanusu, Kuzeyi ise kesin hatlarla belli  olmamakla  birlikte genel  olarak Filistin ve Suriye  ile çevrili  bir  yarım  adadır. Uzunluğu hemen hemen 1500, genişliği 600 mil ve genel yüz ölçümü 1.200.000 mil (yaklaşık 3 milyon kilometre) karedir. Ülkenin sınırının tam tespit  edilememesinin  sebebi kuzey  hududun  tam  olarak  belli  olmayışındandır. Ülkenin büyük bölümü çöl, bazı böl­geleri  ise verimli ve yeşildir. Ayrıca  bölgede  bol  gümüş  ve  altın  yatakları  mevcuttur. İç  bölgelerde  yer alan çöl alanlar çeşitli  cins ve  özellikte  olup, bunlardan değişik manzaralar gösteren ve kum tepeleri  denizi olan Nüfus en  önemlisidir.

             İslâm’ın doğuşuna yakın tarihlerde Arabistan’daki meşhur şehirler şunlardır: Mekke, Taif, Yesrib, Yenbû, Cüreş, San’a, Hicr, Hayber, Suhâr, Debâ, Dûmetülcendel, Fedek, Teymâ, Vâdilkurâ ve Maknâ… (Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.23. Risale Yayıncılık)

     
          NİÇİN BU DİN ARAP YARIMADASINDAN ÇIKMIŞTIR?..
             İslam dininin  neden  bu  bölgede  ortaya  çıktığı  veya  niçin Arabistan bölgesi son nebinin tebliğ  yurdu olarak  seçildi, sorusunun  pek çok gerekçesi  olmalıdır. Bunlar:

1. Arabistan coğrafi Konumu sebebiyle  Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının  kesişim  noktasında  olması, dünyanın merkezi olması hasebiyle ilahi  mesajı  yaymak adına önemli  bir  merkezdi.

2. Çöllerle kaplı olması sebebiyle hiçbir işgale uğramayıp, sümürülmemiş olarak tamamen kendi özelliklerini barındırmış olan bir kavimdir. Bunun önemini İsrailoğullarına baktığımızda daha iyi anlıyoruz. Zira İsrailoğulları devamlı sömürülmeye, başlarında kırbaç şakırtısına alışkın olduklarından, seçilmiş kavim olduklarında şımarmışlar idi...

3. Kâbe  gibi  kutsal  bir  mekanın yani  yeryüzünün  ilk  evinin bu  bölgede  olması bölgeye dini  bir  önem katmaktadır. Dünyanın  farklı  yerlerinden  ibadet  amaçla  gelen  insanlar  vahiy  halkası  için potansiyel bir  kitledir.

4. Bölgede yaşayan  halkın kabile sisteminde  olması da avantajdır. Çünkü teslimiyet ruhuna  sahip  olan  çöl insanının  bir  lidere ve bir  peygambere  intisap  etmesi zor değildi.

5. Arap  Yarımadasından  ticaret yolunun geçmesi  bu  bölgeye  hem  canlılık  katmakta hem de  dışa  açılımı sağlamaktadır. Hal  böyle  olunca  bölge dışındaki insanlara ulaşma ve onlara tebliğde bulunmak için  ideal bir  mekandı.

6. Arap  insanın  hatip ve  şair  özelliği de, halkının  hatibi  olan  Peygamberlik  vasfına  uygundu… Bu  ve  benzeri  pek  çok gerekçe  sayılabilir. Ancak bu  işin  aslını  en iyi bilen,  Allah azze ve celle'dir...  (Mevdudî; Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve  Hz. Peygamberin Hayatı c,1 s.75, başlık: Hz.Muhammed (a.s)'ın Arabistan'da Doğmasının Hikmeti, Pınar Yayınları, ikinci baskı 1985)

            ARAP KAVİMLERİ:
            Arap kavimlerini tarihçiler, geldikleri sülâlere göre üç kısma ayırmışlardır:
1. Baide Arapları: Bunlar, tarihleri hakkında yeterli ayrıntıya sahip olamadığımız eski Araplardır; Ad, Semûd, Tasam, Cedîs, Imlak....vs gibi.

2. Aribe Arapları: Bunlar Ya'rub bin Yeşcub bin Kahtan neslinden gelen Kahtanî Araplarıdır.

3. Müsta'ribe Arapları: İsmail a.s'ın soyundan gelen ve Adnanî Arapları diye adlandırılan Araplardır.

            Burada geri saralım ve İbrahim a.s'ı kısaca tekrar ederek bir hatırlayalım... İbrahim a.s Hâcer validemizle evleniyor. İsmail a.s doğuyor. İbrahim a.s, Allah'ın emriyle Hâcer ve İsmail'i bugün Kâbe'nin olduğu yere bırakıyor. O gün için ne Kâbe, ne de zemzem yok. Uçsuz bucaksız bir çöl. Hâcer validemiz Safâ ile Merve arasında su ararken İsmail'in ayaklarının altından bir suyun kaynadığını görüyor. Böylece zemzem çıkmış oluyor. Zemzemin orada çıkmasıyla beraber kuşlar suyun üzerinde uçmaya başlıyorlar. Kuşların uçtuğunu gören yakın bölgedeki Arap kabilelerine mensup olan Curhumî'ler, Hâcer validemizden izin isteyerek oraya yerleşiyorlar.

            İsmail a.s gençlik çağına ulaşınca Curhumî'lerden bir kız ile evleniyor. Yani bir Arap kızı ile evleniyor. Rasulullah s.a.v'in Arap olarak gelmesi, İsmail a.s'ın yapmış olduğu bu evlilikle oluyor. İsmail a.s, Curhumî'lerden Arapça öğreniyor. İbrahim a.s, ara ara hanımını ve oğlunu ziyarete geliyordu. Bu görüşmeleri sırasında da bir gün Allah azze ve celle Kâbe'yi inşa etmesini emrediyor. Zaten var olan Adem a.s'ın temellerini atmış olduğu ama üzeri kapanmış olan temelleri Allah'ın göstermesi üzere buluyorlar ve Cebrail a.s'ın mühendisliği ile İbrahim a.s'ın ustalığı, İsmail a.s'ın da yardımcı kalfalığı ile Kâbe'yi beraberce inşa ediyorlar. Böylece İbrahim ile İsmail a.s, Kâbe'yi inşa etmiş oluyorlar. (Daha detaylı bilgi için önceki ders notlarından İbrahim a.s'a bakabilirsiniz). İsmail a.s'ın 12 oğlu oluyor, bunlardan sadece 2'si Kâbe'de kalıyor diğerleri Arap Yarımadasının diğer bölgelerine yerleşiyorlar. Kâbe'de kalan oğullarından birinin ismi Nâbit, diğerinin ki Kaydar. Kaydar olanın soyundan Adnanî Arapları gelmektedir. Adnan, Rasulullah s.a.v'in nesep zincirinden 21. dedesidir.

             Bu soy Mekke'nin yönetiminde söz sahibi olmak istemiyorlar. Mekke'nin yönetimi hariç bakım, onarım ve hacıların gelip gitme işleriyle yeme-içme ve konaklamalarıyla ilgilenmeyi tercih ediyorlar.  (Bu Kabileler ve göçleri hakkında geniş bilgi için bkz, el-Hudri; Muhadaratu Tarihi'l- Ümemil - İslamîyyei 1/11-13, Fuad Hamza; Kalbu Cezirati'l-Arab, s. 231- 235.)


             ARAPLARDA İDARE ve EMİRLİK
            Yarımada idarecileri iki kısım halindeydiler. Bir kısmı tacı olan, ancak hakikatte bağımsız olmayan valiler, diğer bir kısmı ise melikelrin sahip oldukları hakimiyet ve yetkiye sahip bağımsız aşiret ve kabile reisleri idi. Yemen Kralları, Gassan ailesi (Şam valiliği) ve Hîre valileri taç sahibitdiler.

            Hicaz Emirliği; Mekke ise Hicaz bölgesinde olarak, emirlik ile yönetiliyor. İsmail a.s Mekke reisliğini ve Beytullah hizmetkarlığını hayatı boyunca sürdürdü. Vefatından sonra oğulları Nâbit ve Kaydar idareyi ele aldı. Daha sonra emirliği dedeleri Madad b. Amr el-Cürhumi ele aldı. Böylece Mekke emirliği Cürhumilere geçti. İlerleyen dönemlerde Mekke'nin durumu kötüleşti ve kıtlık baş gösterdi. Bunun üzerine Curhumîler Mekke'ye gelenlere zulmetmeye başladılar. Kâbe'nin malını yemeyi helal saydılar.

            Bu durum Adnanîlerin kızgınlığını artırıyor, şahsiyetlerini rencide ediyordu. Huzaa Kabilesi, Adnanîlerin Cürhumîlerden nefret etmesini fırsat bilip, onlardan yardım alarak Curhumîleri Mekke'den sürüyor. Böylece Huzaa Kabilesi Mekke'nin idaresini ele almış oluyor.

           Cürhumîler de göç etmek zorunda kaldıklarında Zemzem kuyusunu kapatarak yerini kaybetmeye çalıştılar ve oraya bazı değerli eşyaları gömdüler. (Hicaz emirliğini, Rasulullah s.a.v'in dedesi Kusayy'da devam edecek şimdilik bu kadar ön bir bilgi yeterli.)

           Arap Yarımadası başka ülkeler tarafından işgal edilmemiş, sömürülmemişti fakat kendi aralarında da pek parlak değillerdi. İdare baskı idaresiydi, hak hukuk tanımıyordu. Yarımadadaki kabilelerin birbirleriyle olan bağları kopmuştu. Kabile çekişmeleri, din ve ırk birliğini de göz ardı ettiriyordu. Hatta onlardan biri şöyle diyordu:
   
          "Ben ancak kabileme bağlıyım. O saparsa ben de saparım.
           Kabilem doğru yolu bulursa ben de doğru yolu bulurum." 
(Beyit Düreyd b. Samme'ye aittir; bkz:. Es-Sıhah li'l-Cevheri, vı/2446)
 

           ARAP YARIMADASINDA SOSYAL ve EKONOMİK HAYAT:
           Arapların genel olarak yaşam biçimleri göçebe ve yerleşik olaraktı. Toplumsal yaşam kabile örgütlemesine dayanmıştır.

           Her Arap kabilesinin şeyh ya da seyyid denilen reisi vardır. Göçebe yaşam süren Araplara bedevi denilirdi.

           Erkeğin egemen olduğu bir aile yapısı vardır. Çok eşli evlilikler yaygındı. Kadınlar ile çocuklar mirastan mahrum bırakılırdı. Yetim ve öksüzlere baskı ve zulüm uygularlardı. Hayızlı kadın ve kızların pişirdiği yenilmez, getirdiği su içilmezdi. Beraber sofrada oturulmaz, yemek yenmezdi.

           Kabileler arasında rekabet ve kan davaları yaygındı. Çöl yaşamının zorluğu, su kaynaklarının azlığı, yiyecek sıkıntısı bu rekabet ve kavgaların sebepleridir. Hicaz bölgesinin en önemli ticaret merkezleri Mekke, Medine ve Taif'ti. Mekkeliler daha çok ticaretle, Medineliler ise daha çok tarımla uğraşmışlardır. Göçebelerin en önemli geçim kaynağı hayvancılık, yerleşiklerin ise tarım ve ticaret olmuştur.

           Başlıca ekonomik faaliyetler kervancılık, tarım, keçi, at ve deve yetiştiriciliğiydi. Kervancılık Arabistan'ın güneyine gelen İpek ve Baharat Yollarına bağlı olarak gelişmiştir. Basra ve Yemen limanlarına gelen mallar yarımadanın kıyılarını takip eden ve kuzeye ulaşan yollarla Suriye ve Mısır limanlarına götürülmüştür.

           Mekke şehri Kızıldeniz kıyısındaki Hicaz bölgesinde bulunmaktaydı. Mekke şehir devletinde idari ve ticari yapılar, Kureyş soylularının elindeydi. Bir aristokrasi kuran Kureyş soyluları ticarete ve köleciliğe dayanan politikalara önem verdiler. (Muhammed hamidullah; İslam Peygamberi, c.1, konuyla ilgili başlığa bkz)

           ARAPLARIN DİNLERİ:
           İsmail a.s, babası İbrahim as.'ın dinine davet ettiği zaman Arapların çoğu bu davetine uydular. Fakat zaman geçtikçe ilahi davetten elde ettikleri bu nasibi unutmuşlardı. Huzaa'nın reisi Amr b. Luhayy iyilik etme, sadaka ve dini vazifelere bağlılık gibi bazı şeyler icat etmiş, insanlar da onu sevmiş, değerli alimlerden ve büyük velilerden zannederek ona bağlanmışlardı. Daha sonra Amr, Şam'a gidip onların puta taptıklarını görünce onların hak yol üzere olduklarına inandı. Çünkü Şam, peygamberler diyarıydı. Şam'dan Mekke'ye dönerken Hübel adındaki putu getirerek bunu Kâbe'nin içine koydu. Mekke halkı onun Allah'a şirk koşan davetini kabul ettiler. Mekke halkından sonra tüm Hicaz halkıda putçuluk konusunda Mekke halkına uydular.

           En eski putlardan biri de Kızıldeniz kıyısında Kudeyd yakınların da ki Müşellel denilen yerde bulanan Menat idi.
           Sonra Taif'te Lât putunu, Nahle vadisinde ise Uzza putunu icat ettiler. Bu üçü putların en büyükleri idi. Sonra putçuluk arttıkça her evde, her mahallede birer put oldu.

          Böylece İbrahim a.s'ın dini üzerinde olduklarını zanneden cahiliye halkının dininin en büyük alameti şirk ve putlara tapmak oldu. Kendilerini İbrahim a.s'ın dini üzerinde olduklarını zannetmelerinin sebebi de; Arapların, gök ve yeryüzünün sahibinin Allah olduğuna inanmalarıdır. Gece ile gündüzü O'nun yaptığını, güneş ile ayı doğurup batırdığına inanıyorlardı. Bu işlerden hiçbirinin Lât, Uzza, Hübel veya başka bir ilah tarafından yapılmadığına inanırlardı.

           Kur'an-ı Kerîm, Arapların dini inançlarının esasının ne olduğunu çeşitli yerlerde belirtmiştir;

Andolsun, onlara: «Kendilerini kim yarattı?» diye soracak olsan, tartışmasız: «Allah» diyecekler. (43 / ZUHRÛF - 87 ) 

«Eğer onlara, 'Gökleri ve yeri yaratan kimdir, güneş ve ayı musahhar kılan kimdir?' diye sorsan, 'Allah'tır derler.... Eğer onlara, 'Gökten suyu indirip onunla ölümünden sonra yeri canlandıran kimdir?' diye sorsan, 'Elbette Allah'tır' derler. (29 / ANKEBÛT - 61,63)

            Müşrik Araplar, toprağın Allah'ın olduğuna inanıyor, mahsüllerin de O'nun emriyle yetiştiğini biliyorlardı. Hayvanların Mâliki'nin Allah olduğuna da iman ederlerdi. Fakat, Kendilerine nimetlerin, zenginliklerin ve diğer imkanların uydurdukları ilahların, cin, melek, gökteki yıldızlar ve büyük evliyaların ruhlarının sayesinde ihsan edildiğini sanıyorlardı. Araplar bunların kendileri ile Allah arasında birer raç olduğunu ve bunların kızdığı takdirde her şeyden mahrum olacaklarını zannediyorlardı. Dolayısıyla bunları memnun etmek üzere tarlalarından elde etikleri mahsulleri ve hayvanları ikiye bölerek, birini Allah'a adıyorlardı çünkü onları sahibi O idi. Diğer payıda uydurdukları ilahlara, cin, melek.. vs adıyorlardı, zira onları kendi aile ve kabilelerinin koruyucusu sanıyor ve onları memnun etmek istiyorlardı. Fakat Müşrikler , Allah için ayırdıkları payı çeşitli bahanelerle daraltıyorlardı.  Bu davranışları uydurdukları ilahları, putları vs..leri Allah'a tercih ettiklerini gösteriyordu. Bu cahilliği anlayabilmek için şunu da bilmeliyiz ki Allah'a ayrılan mal ve mülkün payı; fakir, fukara, yolcular ve yetimler için ve diğer hayır işlerde kullanılırdı. Oysaki putların ve diğer uydurma ilahların payları ise râhip, kâhin gibi mabedlerindeki görevlilerin cebine giderdi.

         Arap kabilerinden Rebia, Ğassan, Kelb, Tağlib, Kudâ'a, Kinâne, Hars, Ka'b ve Kinde'de çok sayıda Hıristiyan ve Yahudiler vardı. Bu Ehl-i Kitap da evham ve hurafelere esir düştükleri için dinlerinin asıl şekilleri bozulmuş ve aralarına bir çok inançlar yerleşmişti. Her iki dine mensup olanlarda Peygamberlerine, havari ve şehitlerinden birçoğuna tapmaya başladılar. Sahih-i Buhari'nin bir rivayetine göre Vedd, Suva', Yeğus, Ye'uk, ve Nesr, hepsi eskiden salih kişilerdi fakat sonradan birer ilah haline getirilmiş ve putları dikilmişti.

        Ayrıca melekleri Allah'ın kızları olarak kabul ettikleri ve putlarını kadınların vücudu ve yüz hatları gibi yapmışlardı. Bu putlara kadın elbiseleri ve mücevher diydirirler, ibadet ederler, dilek ve istekte bulunurlardı.
Onların puta taparken uyguladıkları bir takım adet ve merasimler vardı. Bu adetlerin çoğunu, Amr b. Luhayy icat etmişti. Bunlardan bazıları:

1. Şefaatçi olduklarına inanıyorlar.

Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek, yararları da dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: «Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir» derler. De ki: «Siz, Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk katmakta olduklarınızdan uzak ve yücedir.»(10 / YÛNUS - 18 )

2. İhtiyaç anında bu putların ismini çağırarak onlardan yardım istiyorlardı.
3. Etrafında dönüyorlar, kabeyi tavaf eder gibi, secde ediyorlar.
4. Çeşitli kurbanlar kesmek suretiyle bu putlara tapıyorlar. Ey hubel şu şu isteğim olursa kurban keseceğim... Kişi kestiği kurbandan iki pay ayırıyor. Birisini putlara, birisini Allah'a ... Çoğu zaman Allah'a ayrılan payda putlara veriliyordu.

Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle derler:) «Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.» Hiç şüphesiz Allah, kendi aralarında, hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kâfir olan kimseyi hidayete eriştirmez. (39 / ZUMER - 3) (Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.39. Risale Yayıncılık)


          CAHİLİYE ARAPLARININ BATIL İNANÇLARI: (Bizim Modern İnançlarımız)
1. Fal. Bunu üç şekilde yapıyorlar:

a. Fal kadehi dedikleri iki kadehten birisinin içerisine evet diğerinin içerisine hayır yazmak suretiyle çekiliş yapıyorlar. Herhangi bir iş yapacakları zaman buna baş vururlarmış. Evet çıkarsa yapar, hayır çıkarsa yapmazlarmış..
b. Suya bakarak fal bakıyorlarmış.
c. Yine kadehlerden birine sizden diğerine sizden değil yazıyorlarmış. Doğacak çocukların nesebini belirleme konusunda yöntemlerden biri imiş. Niye böyle bir şey için fala baş vurduklarını ileride nikah konusunda bahsedeceğiz inşeAllah. Gerçekten de çok karışık ve bir o kadar da düşük bir ilişki anlayışları var ki çocuk benden mi değil mi cevabını falda arayarak öğrenmeye kadar gidecek derecede...

2. Kahin, müneccim ve cinlerin gaybı bildiklerine inanıyorlar. Bugünün de favori müneccimi astrolok olmuş durumda...

3. Tıyare diye adlandırdıkları bir inanç: kuşu uçuruyorlar veya bir ceylanı salıverip, sağa giderse o işi yapar ve hayırlı görür, sola giderse yapmaz ve şer olarak addederlermiş.Yine tavşanın ayağıyla fal çektirirlermiş.

4. Bazı günleri, bazı ayları uğursuz sayarlar. Safer ayının uğursuz sayılması bir cahiliyyenin batıl inançlarındandır. Safer ayı, cahiliyye Arapları tarafından uğursuz ay olarak tanınıyor ve bu ayda umre yapmak büyük günahlardan sayılıyordu. Resûlullah s.a.v ise “Umre her zaman helâldir!” buyurarak bu aya atfedilen uğursuzluk inancını kırmıştı. (Buhari, Hac, H. No:777)  Ama ne yazık ki; bu ayda akdedilen nikâhların uzun ömürlü olmayacağı, bu ayda yapılan faaliyetlerin sonuçsuz kalacağı, bu ayda başlanılan işlerin uğursuzlukla biteceği tarzındaki inançların, kaç asır geçmesine rağmen cahiliye Araplarından beri halk arasında yer yer varlığını sürdüre gelen hurafelerden olduğunu görüyoruz.

5. Cinayet ile ölen insanların intikamı alınmadığı sürece ruhunun azap gördüğüne, acı çektiğine inanırlarmış. Ne zaman ki katil, öldürülürse ruhunun sükün bulacağına iman ederlermiş. Eşi öldürülen kadınlar, intikamları alınıncaya kadar asla ağlamazlar, ağıt yakmazlarmış...

6. Ayrıca harami dışında yaşayan yani Kâbe'nin halkı olmayan kişiler ya oradan kıyafet alarak ya çıplak tavaf eder yada kıyafetiyle tavaf edip tavaftan sonra o kıyafeti atarlarmış... İhramlı kişiler de evine ön kapıdan girmez arkadan küçük bir kapı açar oradan girermiş. (Geniş bilgi için bkz, Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.42-44. Risale Yayıncılık, Mevdudî; Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve  Hz. Peygamberin Hayatı, c.1 s.487-496)


           ÇOCUKLARIN ÖLDÜRÜLMESİ:
              Çocukların öldürülmesinin iki sebebi vardı:
1. Kız çocuklarının öldürülmesi: Araplar da halk arasında efendi-kölelik sistemi vardı. İnsanlar alınıp satılmakta idi. Kölelerin haricinde fakir olanlar, zenginlerden borç aldıklarında bunu faiziyle onların hizmetlerini ve işlerini yaparak öderlerdi. Bu ailelerin kızları ise misafirliğe gelmiş olan kabile reislerine hediye olarak sunulmasın, tecavüze uğramasın veya savaşlarda düşmana esir düşüp cariye olmasınlar, başkalarına gelin gitmesinler, insan veya kabilelere satılmasınlar gibi sebeplerden ötürü, fakir veya seçkin bir kabileye bağlı olmayan babalar, kızlarını ya doğar doğmaz ya da 6 yaşında buluğa ermeden diri diri toprağa gömerlerdi. Yine fakir aileler, aileye yük olmaması ve karınlarının doyurulamayacağı endişesiyle bunu yaparlardı.

           Kızları öldürüp, erkek çocuklarını bırakmaların da ki düşünce yapıları ise; erkek çocuk, büyüdüğünde ailenin geçimine katkı sağlar diyerek tahammül edilir. Kızlar için ise yetiştirilip emek harcanmasına rağmen evlerinden gelin olup giderler ve maddi açıdan hiçbir katkıları yoktur. Can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ortam da onları koruyabilmekte zordur. Can ve mal güvenliğinin olmadığı bir ortamda bir ailede ne kadar çok erkek varsa o kadar da savaşçı ve koruyucu vardır anlamına gelirdi... Bu sebeple kız çocuğun olması büyük bir utanç erkek çocuğunun olması ise şeref, onur ve gurur sembolü idi.

           Arapların, bu insanlık dışı ve vahşet dolu fiillerinin kabahatini bilmediklerini söylemek yanlış olur. Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun, evlatların gaddarca öldürülmesi hiçbir zaman mübah görülmez. Kur'an-ı Kerîm'de bu konu uzun uzun anlatılmamış, aksine bütün mesele tek bir cümleye sığdırılmıştır. Hemde öyle bir cümle ki bunu okurken veya dinlerken insanın tüyleri diken diken oluyor:

 «Ve 'diri olarak toprağa gömülen kızcağıza' hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda...» (81 / TEKVÎR - 8 , 9)

2. Putlara ve uydurma ilahlara kurban: Bazı çocuklarda putlara kurban edilirdi. Bunun sebebi de, onları memnun etmek, onların kızmalarını önlemek ve onlara adak olarak sunmak gibi.(Mevdudî; Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve  Hz. Peygamberin Hayatı, c.1 s.497)


          ÇARPIK NİKAH ANLAYIŞLARI:
             Hz. Aişe r.a validemiz bu konuda şöyle diyor:"Cahiliye döneminde dört türlü nikâh vardı:

1- Bunlardan biri insanların günümüzde de bilip uyguladıkları nikâhtır. Yani adam, birinin kızına ya da evlatlığına talip olur, arkasından mihrini vererek onu nikâhlardı.

2- Cahiliye döneminde geçerli olan bir başka nikah şekli şöyle idi: Erkek, aybaşı kanaması kesilen karısına "Falancaya haber gönder de döl almak amacı ile kendisi ile cinsel ilişkide bulun" derdi. Karısının o erkekten gebe kaldığı anlaşılıncaya kadar ondan uzak durur ve kendisi ile cinsel ilişkide bulunmazdı. Kadının gebe kaldığı anlaşılınca adam, isterse karısı ile yatıp kalkmaya başlardı. Erkekler bu yola, soylu çocuk! edinmek amacı ile başvuruyorlardı. Bu erkek kadın birleşmesine "Döl alma amaçlı birleşme" denirdi.

3- Bir başka kadın-erkek arası birleşme biçimi de şöyle idi: On kişiden az sayıda bir erkek grubu bir arada bir kadına gider ve ayrı ayrı onunla cinsel ilişkide bulunurlardı. Kadın hamile kaldığı taktirde doğum yaptıktan birkaç gece sonra o erkeklere haber salarak kendilerini çağırırdı. Bu çağrıyı alan erkekler gelmemezlik edemezlerdi. Adamlar yanına gelince kadın "Marifetinizin ürününü tanımış oldunuz, onu doğurdum" şeklinde, bir giriş yaptıktan sonra o erkekler arasında kimi seviyorsa ona döner ve kendisine adı ile seslenerek "Ey falanca, bu çocuk senindir" derdi. Bunun üzerine çocuk o erkeğin sayılırdı ve adam bu işe itiraz edemezdi.

4- Cahiliye döneminde geçerli olan diğer bir kadın-erkek arası birleşme biçimi de şöyle idi:
Çok sayıda erkek bir arada bir kadının yanına giderlerdi. Kadın kendisine gelen erkeklerden hiç birini geri çevirmezdi. Bunlar kapılarına özel işaret olsun diye bir bez parçası asan genelev fahişeleri idi. İsteyen herkes onlarla yatmaya gidebilirdi. Bu tür kadınlardan biri gebe kaldığı takdirde doğum yapınca söz konusu erkekler bu kadın için bir toplantı yaparlar ve bu işi bir uzmanlar (bilirkişiler) gurubuna havale ederler, onlar da bu erkekler arasında kimi uygun görürlerse onu bu çocuğun babası ilan ederlerdi. Böylece çocuk o adamın soyuna katılır, onun oğlu olarak anılırdı. Adam bu karara karşı çıkamazdı." (Sahih-i Buhari ve Tercemesi)

           Îbn-i Abbâs´tan Taberanî rivayet eder: "Resûlüllâh Efendimiz buyurdular ki: "Benim soyumda hiçbir zaman câhili bir alâka olmamış tır. Ben hep İslâm nikâhı gibi, meşruiyete dayalı temiz alâkalardan çıkıp geldim."

            Îbn-i Sa´d ve îbn-i Asâkîr´in Aişe r.a.´dan sevkettikleri bir rivayette aynen bu mealdedir. Îbn-i Sa´d ile İbn-ü Ebû Şeybe´nin Musannafındaki bir rivayeti ise, Muhammed bin Ali bin Hüseyn´dendir ve şu mealdedir: "Ben, dâima nikahtan çıkıp geldim. Soyuma hiçbir zaman câhiliyenin o metres hayâtı bulaşmamıştır. Ben ancak temiz ve meşru alâkadan meydana geldim."

            Îmam-ı Buharî Ebû Hüreyre´den rivayet eder. Şöyle ki: "Peygamber s.a.v. buyurdular: "Ben Adem´den beri hep en hayırlı aileden yine en hayırlı diğer aileye intikâl ederek geldim. Nihayet yine en hayırlı aile içinde bulundum..."

           Vaile İbnu`l-Eska` rivayet etmiştir ki, Rasulullah s.a.v buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri, İsmail`in evlatları arasından Kinane`yi seçti, Kinane`den Kureyş`i seçti, Kureyş`ten Beni Haşim`i seçti. Beni Haşim`den de beni seçti." (Kütübü Sitte, Hadis No:5526)

            Hafız Ebû Nuaym diyor ki: "Bu üstünlük ve özelliğin Peygamber s.a.v'in peygamberliğine olan delâletini, şu şekilde açıklayabiliriz:

            Gerçekten bilinen ve kabul edilen bur husustur ki, peygamberlik aynı zamanda mülk ve siyâset-i âmme demektir. Hükümdarlık ve umûmî siyâset görevi ise, soylu ve şerefli kimselerde bulunur. Çünkü böyle olunca, halk daha çok itimâd ve itibâr ederler, bu da idareyi kolaylaştırır. Nitekim Bizans kiralı Herakliyus Şam´da bulunduğu sırada oraya ticâret için gelmiş bulunan Ebû Süfyân´a Peygamberimiz hakkında sorular yöneltmiş ve bu meyanda: "Peki, peygamberliğim ilân eden Muhammed´in, sizin aranızdaki soyu ve şerefi nasıldır?" diye sormuştu. Ebû Süfyân da: "O´nun bizim aramızdaki soyu ve şerefi çok üstündür" karşılığını vermişti... işte bunun üzerine kıral Herakliyus: "Evet, zâten bütün peygamberler, böyle kavminin oylu ve en şerefli kişileri arasından seçilerek gönderilir." demişti."[Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/79-83.,(Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.47-48. Risale Yayıncılık ]


            CAHİLİYE ARAPLARININ CENAZE MERASİMİ:
               Farklı  din  ve  inanışların  bulunduğu  Arap  yarım  adasında dini  duygu  ve  merasim  anlayışı  da  farklılık  arz  ermektedir. Ahiret  inancı  bulunan  topluluklar  ölülerini yıkayıp  kefenler  ve  üzerine  dua  okurdu. Ölünün  cenaze  namazı  ise  biraz  farklıydı. Ölü  tabuta konduktan  sonra  aileden  bir  büyük  kalkar  ölünün  iyilerini  sayar  ve  “Allah  ona Rahmet  etsin”  derdi.  Cenazeyi  gömdükten  sonra  mezarın  yanına  bir  deve getirilip  bağlanır  veya ölü  ile  birlikte gömülürdü. Bu merasim  şekli  eski  Türk ve İslam kültürü  karışımına  benzeyen  merasim  şekli Allah  inancı  olan  haniflere  has  olsa gerek.
       
            Ahiret  inancına sahip olamayan  topluluklara  göre  cesedden  çıkan  ruh  başka cesede  giriyor idi. (Ne’şet Çağatay, İslamdan Önce Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı,  Ankara  Ünv. Basımevi, Ankara 1963, s.128.)


           AHLÂKÎ DURUM:
              Cahiliye halkı içinde sağduyunun hoş göremeyeceği ve vicdanın el veremediği birtakım süfli  duyguların ve rezil davranışların olduğunu inkâr edemeyiz. Fakat bununla birlikte onlarda insanı hayrete ve dehşete düşüren tertemiz ve üstün duygular, davranışlar da vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1. İkram etme, ihsanda bulunma, misafirperverlik.
2. Ahde vefa: Onlara göre söz verme mutlaka yerine getirilmesi gereken bir dinî vazifeydi.
3. Üstünlük ve gurur duygusuyla karar verdikleri bir şeyden asla vazgeçmez bu yolda canlarını feda etmeyi bile göze alırlardı.
4. Zillet ve haksızlığı red ederlerdi: Bunun neticesi olarakta son derece cesur, şeref hususunda aniden parlar hemen kılıçlarına sarılırlardı. Bunun yanı sırada bir o kadarda yumuşak huylu, ağır başlı ve ihtiyatlı davranan kişilerdi.
5. Son derece sade bir yaşam tarzına sahiptiler. Debdebeden ve şaşâadan uzak durulardı.(Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.29. Risale Yayıncılık)


             DİL ve EDEBİYAT:
                 Araplar arasında iki tür yazı vardı. Himyeri ve Nebatlılara ait olan yazılardan, bugünkü Arap Alfabesinin kökeni Nebatlılara ait olanıdır. İslamiyet öncesi Araplar arasında hitabet ve şiir sanatları gelişmişti. Kabeyi ziyaret zamanlarında şairler yazmış oldukları şiirleri Suk-u Ukaz panayırında okurlardı. Düzenlenen şiir yarışmalarında kazanan eserler, Kabenin duvarlarına asılırdı. Bunlara Muallakat-ı Seb'a (Yedi Askı) denilirdi. En önemli şairleri İmr-Kays'tı.

            İslamdan önce Araplarda Şiir ve Hitabet gelişmişti. Ukaz Panayırında şiir ve hitabet yarışmaları yapılırdı. Yedi Şiir Kabenin duvarına asılırdı. Buna (Yedi Askı) denirdi ve ödül verilirdi.


           YAHUDİLER:
              Yahudilik dini Arapların bir kısmı arasında gçömen Yahudiler eliyle yayılmıştır. İslam geldiğinde Yarımadada şu Yahudi kabileleri bulunuyordu: Mustalık, Kureyza ve Kaynuka ve rivayet edildiği üzere ondan fazla Yahudi kabile bulunmakta idi.

           Tıban Es'ad Ebu Kerb, Kureyzaoğullarından Yemen'e iki Yahudi hahamı getirmeiyle Yahudilik orada gelişmeye ve yayılmaya başlamıştı. Ondan sonra oğlu Yusuf Zu-Nüvas Yemen'e vali olunca Necran halkı olan Hıristiyanlara hücum etmiş ve onları kadın-erkek, çocuk-yaşlı demeden toptan yakmıştı. O zaman öldürülenlerin sayısı yürmi ile kırk bin arasında olduğu rivayet edilmektedir. Bu hadise M.S. 523 yılında meydana gelmiştir.

           Yahudilik bir gösteriş ve zorbalık halindeydi. Hahamlar Allah'ın yerine geçmiş, insanlar arasında zorbalıkla hükmediyorlar, kalpten geçirdikleri ve dudaklarıyla mırıldanmaları gibi şeyler sebebiyle bile insanları hesaba çekmeye kalkışıyorlardı. Din zayi olsa, dinsizlik ve küfür yaygınlaşsa, Allah teşvik ettiği ve tazim edilmesini emrettiği dinî esaslar ihmal edilse de aldırmayan, hahamların bütün arzuları mal ve makama ulaşmaktı.(Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.45. Risale Yayıncılık)


            HIRİSTİYANLIK:
            Hıristiyanlık, Romalılar ve Habeşistanlıların işgali yoluyla Arap diyarına girmiştir. Habeşistanlılar Zu-Nüvays'ın yaptıklarına tepki olarak Ymen'i işgal edip Ebrehe de hükümetini iyice güçlendirince, Hristiyanlığı daha büyük bir hayretle, daha geniş çapta yaymaya başladı. Hatta gayreti o dereye ulaştı ki Yemen'de adeta bir Kâbe inşa etmek istercesi bir kilise inşa etti. Mekke'de ki Beytullah'ı yıkmak ve böylece haccı o tarafa çevirmek istedi. Allah da ona dünya ve ahirette layık olduğu en ağır azabı verdi.(Fil Vakasında işleneceğiz inşeAllah)

            Yine aynı yıllarda Romalılara komşu olmaları sebebiyle Gassani Arapları, Tğleb ve Tay' kabileleri Hıristiyanlığı kabul etmişler, hatta bazı Hîre valileri bile Hıristiyanlığa girmişlerdi.

            Hıristiyanlık; zor anlaşılır bir putperestlik haline dönmüş, Allah ile insan arasında garip bir karıştırma meydana gelmişti. Bu dinin Prensiplerinin, Arapların alıştıkalrı ve terk edemeyecekleri hayat tarzlarına uzak olması sebebiyle, buna inanan Arapların kalplerinde Hıristiyanlığın bir tesiri yoktu.

            Diğer Arap dinlerine inananların durumu ise müşriklerin durumu gibiydi. Kalpleri birbirine benziyor, akideleri birbirini tutuyor, adet ve gelenekleri birbirine uyuyordu. (Safiyyurrahman Mübarek Furi; Peygamberimizin Hayatı ve Daveti, s.45. Risale Yayıncılık