14 Mart 2013 Perşembe

Siyer-i Nebi Ders Notları - 20 (Zekeriyyâ A.s, Hz. Meryem, Yahyâ A.s ve İsâ Aleyhisselam - 2)


          Tekrardan dönüyoruz Meryem validemize... Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civarında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı. Mevla, Hz.Meryem'i İsâ a.s için hazırlıyor.

Hani Melekler, dedi ki: «Meryem, doğrusu Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada da, ahirette de 'seçkin, onurlu, saygın' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.»( 3 / ÂLİ İMRÂN - 45 )

«Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve o salihlerdendir.»( 3 / ÂLİ İMRÂN - 46 )

           Bu müjde Hz.Meryem'e gelince çok şaşırmıyor. Umulur ki; "evleneceğim ve çocuğum olacak" diye düşünmüş olabilir.(Allah-u Alem)

Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.  (19 / MERYEM - 16)

Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. (19 / MERYEM - 17)

           Doğu tarafına çekilmesi hususunda farklı rivayetler var; namaz kılmak için, testisine su doldurmak için veya bir şekilde  ihtiyaçlarını karşılamak üzere gitmişti. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu sırada Allah azze ve celle, Cebrâil a.s'ı parlak yüzlü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi. Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; 

Demişti ki: «Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)'a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).» (19 / MERYEM - 18)

          Cebrâil a.s bir insan şeklinde değil de, melek suretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrâil a.s ona şöyle dedi: 

Demişti ki: «Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).» (19 / MERYEM - 19)

          Hz. Meryem onun Cebrâil a.s olduğunu anlayınca, sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde (3/Âl-i İmrân, 45-46) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiç bir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi.

O: «Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken» dedi.  (19 / MERYEM - 20)

«İşte böyle» dedi. «Rabbin, dedi ki: -Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır) .» Ve iş de olup bitmişti. (19 / MERYEM - 21)

          Allah azze ve celle, İsa a.s'ın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mûcizevî bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah azze ve celle şöyle açıklamaktadır: 

Böylelikle ona gebe kaldı. Ardından da onunla uzak bir mekâna çekildi. (19 / Meryem - 22)

Irzını iffetle korumuş olan (Meryem'i) de an! Biz ona ruhumuzdan üflemiş, kendisini de oğlunu da âlemler için bir âyet (mucize) kılmıştık. (21 / Enbiyâ - 91)

Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı. (66 / Tahrîm - 12).

          Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip tek başına beklemeye başladı. İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hâdiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.

          Hamilelik süresi hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir. Sahih olan, cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabii hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur. (İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216).

          Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu Âyet-i Kerîm'de açık bir şekilde ortaya koymaktadır;

Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: «Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim.»(19 / Meryem - 23)

          Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah azze ve celle'nin koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi;

Altından (bir ses) ona seslendi: «Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır.»(19 / Meryem - 24)

Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüversin.»(19 / Meryem - 25)

         Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi?.. Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun içyüzünü onlara nasıl inandırabilirdi?.. Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yiyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöyle bildirmişti;

Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: «Ben Rahman (olan Allah)'a oruç adadım, bugün hiç bir insanla konuşmayacağım.» (19 / Meryem - 26)

         Hz. Meryem, Rabbinin mucizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrak etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mucizevî olayın ispat edilmesi de Allah azze ve celle için kolay bir şeydi. Bu inanç içerisinde İsâ a.s'ı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha doğmadan Mâbede adanmış ve orada ibadete dalmış tertemiz, iffetli bakireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: «Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın.»(19 / Meryem - 27)

«Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın utanmaz (bir kadın) değildi.» (19 / Meryem - 28)

           Yahudiler soylarıyla övünürler. Hz.Meryem'in soyundan geldiği, Mûsâ a.s'ın kardeşi Hârun a.s'dır. Bu hitap ile yaptığını sandıkları şeyin ne kadar acâyip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Hârun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi (İbn Kesîr, a.g.e., V, 221).

Meryem, (bana değil, çocuğa sorun dercesine) çocuğu gösterdi. Dediler ki: «Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?» (19 / Meryem - 29)

(İsa) Dedi ki: «Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.» (19 / Meryem - 30)

«Nerede olursam (olayım,) beni mübarek kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti.» (19 / Meryem - 31)

«(Beni) anneme saygılı, hayırlı evlat kılıp. Zorba, bedbaht ve hayırsız biri yapmadı.» (19 / Meryem - 32)

«Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün de.» (19 / Meryem - 33)

          Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebepleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir;

Bir de inkâr etmeleri ve (babasız çocuk doğurması üzerine) Meryem’e karşı büyük bir iftirâ söylemeleri  (4 / NİSÂ - 156)

İşte Meryem oğlu İsa; hakkında kuşkuya düştükleri «Hak Söz»'e göre budur. (19 / Meryem - 34)

           İsâ a.s'ın durumunu Allah azze ve celle, Adem a.s'ın durumuna benzetmektedir:

 “Allah katında İsâ'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona ‘ol’ dedi ve o oluverdi” (3 / Âl-i İmran - 59). 

          Âdem a.s'ın topraktan yaratılışına inanmak nasıl imanla alakalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsâ a.s'ı babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alakalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar, Yahûdi ve Hristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip tasdik ederler. Allah azze ve celle, Rasulüne hitap ederek, onun şahsında bütün mü'minleri uyarmaktadır; 

"Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma." (3 / Âl-i İmrân - 60)

          Yahûdiler, iftira atarak Hz. Meryem'in marangoz olan akrabası Yusuf Neccar'dan hamile kaldığını iddia ediyorlar. Matta ve Barnaba İncil'lerinde ki kayıtlara göre de;  Hz. Meryem, İsâ a.s'ı alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gidiyor.

           İsâ a.s'dan sonra Hz. Meryem'in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır.

          “İsâ” kelimesi, Süryânice asıllıdır. “Mübârek” anlamına gelir; aslı “Îşau”dur. Bazı hıristiyan toplumlar “Yesû(s)”, Frenkler “Jesu(s)” derler. “Mesîh” İbrânice bir kelime olup aslı “Meşîha”dır. Hz. İsa’nın bir lakabıdır, elini sürdüğü hastayı iyileştirdiği, bereketle meshedilerek manevî kirlerden arındığı, çok seyahat ettiği, annesinden yağ sürülmüş ve tertemiz olarak doğduğu için bu isim verildiği belirtilir. 

          “İsâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde geçer. İsâ a.s'ın lâkabı olan “Mesîh” 11 yerde ve çoğunluğu “İbn Meryem” şeklinde olmak üzere “Meryem” ismi de 34 yerde kullanılır. İsâ ismi, Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlerin tümünde “İbn Meryem -Meryem oğlu-” ifadesiyle geçer. Bu şekilde kullanılması, İsâ a.s'ın bir beşer olduğu ve bir beşerden doğduğunun vurgulanması için olmalıdır. 

          İsâ a.s, Kur’ân-ı Kerim’e göre ancak bir kuldur;

Doğrusu o (Îsâ), sâdece kendisine ni'met (peygamberlik) verdiğimiz bir kuldur; ve onu (babasız yaratmakla) İsrâiloğullarına (ibretli) bir misâl kıldık. (43 / ZUHRÛF - 59)

         Kur’ân, onun kul olmanın ötesinde bir sıfatla anılmasını veya insan üstü bir varlık olarak düşünülmesini kesin ifadelerle reddeder ve İsâ a.s'ın da, meleklerin de Allah'a kul olmaktan asla çekinmeyeceklerini belirtir;

Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda aşırılığa sapmayınız, Allah hakkında gerçek olmayan sözler söylemeyiniz. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın sadece bir peygamberi, Meryem'e sunduğu bir kelimesi ve ondan gelen bir ruhtur. Allah'a ve peygamberine inanınız. Allah «üçtür» demeyiniz. Bundan vazgeçiniz, hayrınıza olan budur. Allah ancak tek bir ilahtır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yeryüzünde bulunan herşey onundur. Allah insan için yeterli bir vekildir. (4 / NİSÂ - 171)

         Kendilerini Allah’ın kulu olarak ifade etmekten onur duyan peygamberlere tapılmaz, onlara tanrı muâmelesi yapılmaz...

          İsâ a.s, kendisine kitap verilen üçüncü peygamberdir. Allah azze ve celle, tahrif edilen Tevrat'a mukabil olarak, hükmünü fes ederek İsâ a.s ile beraber İncil'i gönderiyor. İsâ a.s'a tabii olanların ismi Hıristiyan değil, Îsevî'dir... Mûsâ a.s'ın tebliğ etmiş olduğu dine, onun gibi inananlar, tabii olanların ismi Yahûdi değil, Mûsevî'dir... Yahûdiliği ortaya, Mûsevîliği bozan Mûsevîler çıkartmıştır. Îsevîlik te bozulunca adı Hıristiyanlık olmuştur.

         İsâ a.s otuz yaşında, Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde peygamberlik görevi aldığında bunu İsrailoğullarına bildirdi. Önce Celile (Galile)’de, sonra Kudüs’te insanları hak dine davet etti. Peygamberliğini destekleyecek bir takım mûcizeler beyan ediliyor;

Allah şöyle diyecek: «Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan küfre sapanlar, «Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir» demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püşkürtmüştüm.» (5 / MÂİDE - 110)

         İsâ Mesih, İsrailoğullarına birçok mûcizeler gösterdiği halde bu mûcizelerin sahibinin Allah olduğunu, mûcizelerin kendi peygamberliğine alamet olduğunu açık seçik ilan ettiği halde, onlar yine inanmaya yanaşmadılar, küfür ve inatlarında ısrar ettiler. Çünkü yaşadıkları bölge Roma İmparatorluğunun yönetimindeydi. Vâliler, bizzat Yahûdi asıllı şahıslar olup, Roma Kralının emirlerine göre yönetiliyorlar. Kral ne emrederse, Dinin emirlerine uymasada bunlar uygulanıyordu. Yahya a.s'da buna karşı durduğu için şehid edilmişti. Dünyevî çıkarlarına uymadığı için İsrailoğulları, İsâ a.s'ı da kabul etmiyorlar. İnkârlarının sebebi; ne babasız doğmuş olması, ne mûcizeleri, ne de İncil'i beğenmediklerinden değildir. Onların oturtmuş oldukları düzenin bozulması, Tevrat'ı tahrif etmişlerken İncil'i İsâ a.s hayatta iken değiştiremeyecekleridir. 

Bir zamanlar Meryem oğlu İsa da: «ey İsrail Oğulları, ben size gönderilmiş Allah elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim» demişti. Fakat onlara apaçık deliller gelince: «Bu apaçık bir kandırmacadır» dediler. (61 / SAFF - 6)

          İsrailoğullarından büyük bir kısım İsâ a.s'ı reddediyorlar. Bütün bunlara rağmen İsâ a.s davasından vazgeçmiyordu;

Nitekim İsa, onlardan küfrü sezince, dedi ki: «Allah için bana yardım edecekler kimdir?» Havariler: «Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol» dedi. (3 / ÂLİ İMRÂN - 52)

(Havârîler:) «Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve peygambere uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz.»(3 / ÂLİ İMRÂN - 53)

          Havâriler, İsâ a.s'ın yardım isteğine ânında cevap vermişler, Allah’ın yolunda yardım, sosyal nizamı gerçekleştirmeye yardım için derhal ileri atılmışlardı. Rivayet edildiği üzere Havâriler on iki  kişiydiler. Her davetçinin mutlaka yardımcılara ihtiyacı vardır. Rasulullah da hicretten az önceki hac mevsiminde şöyle demişti: “Rabbimin sözünü tebliğde bana yardım edecek kimdir? Muhakkak ki Kureyş, Rabbimin sözünü tebliğ etmemi engelliyor.” Nihayet Allah, Medinelileri yardımcı yaptı. Havârî, Habeşçe’den Arapçaya geçmiş bir kelime olup “yardımcı” anlamına geliyordu. İsâ a.s'ın havârileri gibi Muhammed Mustafa a.s.v’in de yardımcıları çıktı. “Yardımcılar” anlamına geliyordu “ensâr” kelimesi de.

         Yahûdiler, Mekke Müşriklerinin Rasulullah s.a.v uyguladıkları gibi İsâ a.s'a ve Havârilerine de boykot - ambargo uyguluyorlar. Açlık baş gösteriyor. Bunun üzerine Havâriler;

Havariler: «Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. 
         Âyet-i Kerîm'de geçtiği üzere "Ey Meryem oğlu İsâ" hitabından anlıyoruz ki, Havâriler İsâ a.s'ın Allah'ın oğlu olmadığını biliyorlar... 
O da: «Eğer inanmışlarsanız Allah'tan korkup sakının» demişti. (5 / MÂİDE - 112)

Her Peygamber, kendinden mûcize isteyen kavmini Allah'ın azabı ile korkutmuştur. Şayet o mûcize başlarına gelirde, gördükleri mûcizeye rağmen isyan ederlerse Allah azze ve celle'nin azap indirmesi çok yakındır. (5 / MÂİDE - 113)

(Bu sefer Havariler:) «Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahidler olalım» demişlerdi. (5 / MÂİDE - 114)

Meryem oğlu İsa da: «Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Sen'den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın» demişti. (5 / MÂİDE - 115)

Allah demişti ki: «Şüphesiz ben bunu size indireceğim. Artık sonra sizden kim küfre saparsa, ben onu gerçekten alemlerden hiç kimseyi azablandırmayacağım bir azabla azablandıracağım.» (5 / MÂİDE - 116)

          İsrailoğulları'nın, kendi süflî çıkarlarıyla bağdaşmadığı için İsâ a.s'ı dönemin Vâlisine; "Vâlinin aleyhine propaganda yapmak, halkı isyana teşvik etmek, halkı bölmek - baba ile oğulun arasını açmak " iddialarında bulunarak şikayet ediyorlar. Pontius Pilatus MS 26 - 36 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nun Yahûdiye eyaletinin vâlisidir. Bazı kaynaklarda savcı olduğu belirtilir. İsâ a.s'ın ölüm emri çıkartılıyor. İsâ a.s ve Havârileri arandıkları üzere askerlerden kaçıyorlar. Peygamber hakkında komplo kurmuşlardı; ama Allah azze ve celle, onların tuzaklarını boşa çıkaracak, hilelerine karşılık verecekti. Nasıl ki;  Nûh’u tûfandan, İbrâhim’i Nemrut’tan ve ateşten, Mûsâ’yı Firavun’dan ve boğulmaktan, Muhammed Mustafa s.a.v’i müşriklerin tuzaklarından koruyup kurtardığı gibi İsâ a.s’ı da, onu öldürmek isteyen yahûdilerin elinden kurtarmış, İsâ a.s’a ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsâ’ya benzeterek onu öldürtmüştür.

Onlar ise bir tuzak kurdular. Allah da (buna karşılık) bir tuzak kurdu.» Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.(3 / ÂLİ İMRÂN - 54)

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: «Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni kendime yükselteceğim, seni küfredenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.» (3 / ÂLİ İMRÂN - 55)

«Küfredenleri ise, dünyada ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur.»(3 / ÂLİ İMRÂN - 56)

«İman edip salih amellerde bulunanların ecirleri eksiksiz ödenecektir. Allah, zalim olanları sevmez.»(3 / ÂLİ İMRÂN - 57)

         Hıristiyanlık, İsâ a.s'a ilk olarak inanan havârilerin kabullerinden oluşmaktadır. Aslında Kur’ân’ın ifadesine göre, İsâ a.s’ın tebliğ ettiği din hıristiyanlık, havâriler de hıristiyan değildi. Onlar saf ve temiz müslümanlardı.  Sonra İslam’dan ferâgat edilerek, özellikle Pavlos’un ve bazı mühtedî rolündeki yahûdilerin kasıtlı, bazı câhillerin de iyi niyetli tahrifleriyle hıristiyanlık adı altında yeni bir din ortaya çıktı. “Hıristiyanlık” ismini ilk kez kullanmaya başlayan 43-44 yıllarında Antakya’lı müşrikler oldu. Pavlos ve Barnabas Antakya yöresine gelip dinlerini yaymak istediklerinde, kendilerine karşı çıkan müşrikler onlara alaylı bir şekilde Mesîhî anlamına gelen “hıristiyan” dediler. Daha sonra bu isim yaygınlık kazandı ve o günden itibaren kullanılmaya başlandı. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de İsâ a.s'a tâbi olanlara hiçbir zaman hıristiyan denilmemiştir. Onlara “nasârâ”, yani “yardımcılar” adı verilmiştir. (Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, c. 1, s. 544)

         Nasârâ, yani İsâ a.s’ın yardımcıları, onun insanların arasından çekilmesinden sonra çeşitli fırkalara ayrıldılar. Kimileri inkâr etmeye kalkarken, kimi de onu Allah’ın oğlu, hatta daha da ileri götürerek İlah ilân etmeye başladılar. Kur’an, bunların küfür ve şirklerini ilân ediyor: 

Andolsun, «Gerçekten Allah, Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler küfre saptı. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) «Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, kendisine şirk koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir, zulmedenlere yardımcı yoktur.» (5 / MÂİDE - 72)

Andolsun, «Allah üçün üçüncüsüdür» diyenler küfre sapmışlardır. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan küfredenlere mutlaka acıklı bir azab dokunacaktır. (5 / MÂİDE - 73)

Yahudiler: «Üzeyir Allah'ın oğludur» dediler; Hıristiyanlar da: «Mesih Allah'ın oğludur» dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki küfredenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?(9 / TEVBE - 30) 

Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa'yı ilah edindiler. Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti. (9 / TEVBE - 31)

         İsâ a.s hakkında böyle fırkalara ayrılan İsrailoğulları, yaklaşık üç yüz sene sonra Doğu Roma İmparatoru Konstantin hıristiyanlığı kabul etti. Onun putperest anlayışı benimsetmek ve hıristiyanlığı bozmak için bu dine girdiği de söylenir. Şurası kesindir ki, Konstantin, Mesih’in getirdiği dini devlet dini haline getirmek için değiştirip tahrif etti. Dinde atmalar ve katmalar yaptı. Tevhid içerikli İncilleri yaktırdığı gibi, papalığı ilk defa o ortaya çıkardı. Kiliselere resimler, heykeller, putlar girmeye başladı. Mesih’in işlediğini zannettikleri bir günah sebebiyle orucu on gün arttırdılar. Böylece Mesih’in dini Konstantin’in dini oldu. Bunun yanı sıran Konstantin, on iki binden fazla kilise, manastır yaptırdı. Kendi adıyla anılan Kostantiniyye (İstanbul) şehrini kurdu ve kraliyet ailesini yeni dine soktu.

          Hıristiyanlar, İsâ a.s'dan sonra sadece tevhid kavramını zedelemekle kalmadılar. Bir çeşit putperestliğe de başladılar; azizlere, havârîlere, râhiplere ve mezarlara tapmaya başladılar. Kiliselere İsâ a.s'ın, Hz. Meryem'in, havârilerin, meleklerin ve hûrilerin heykelleri/putları yerleştirildi. 431 yılında papa kurulu bir araya gelerek İsâ a.s’ın ulûhiyetini ve Hz. Meryem’in “Tanrı’nın anası” olduğu akîdesini resmen kabul ettiler. Yahûdilerin Tevrat’ı ve Mûsâ a.s’ın dinini tahrif ettikleri gibi; hıristiyanlar da İncil’i ve İsâ a.s’ın getirdiği dini tahrif ettiler. (Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 81-82)

ve Allâh dediği (buyurduğu) zaman: «Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?» dediğinde: «Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen.» (5 / MÂİDE - 116)

«Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiç bir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.» (5 / MÂİDE - 117)

Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakîm olan da Sen'sin Sen.» (5 / MÂİDE - 118)

         Yeryüzündeki bütün dinlerden, sadece İslâmiyet, Îsevîliğin temel inançlarından olan İsâ a.s’ın babasız olarak, iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabul etmiştir. Yalnız müslümanlar, İsâ a.s’ın peygamber, hem de vahy ürünü olan, içinde hikmet ve nur olan İncil’i getiren büyük peygamber olduğunu kabul ederler. Hıristiyanların, kendilerine müslümanlardan çok yakın kabul ettikleri yahûdiler, bütün bu konularda inançsızdırlar ve de İsâ a.s'ı kendilerinin öldürdüklerini ileri sürerek bununla iftihar bile ederler. Yahûdiler, İsâ a.s’ın peygamberliğine de, İncil’in vahy ürünü kutsal bir kitap olduğuna da inanmazlar.

         İsa a.s, ancak üç yıl tebliğini sürdürme fırsatı bulmuş, 33 yaşında, gençlik döneminde tevhidi hâkim kılmaya çalıştığı toplumunun arasından ayrılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. İsâ a.s'ın tebliğ ettiği tevhid dini, İsâ a.s’dan çok kısa bir zaman sonra tanınmayacak kadar şirk ve küfür unsurları katılarak hak din vasfını kaybetmiştir. 

         Allah azze ve celle İsâ a.s'ı kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Âlimlerin çoğunluğuna göre, Allah onu kudretiyle manevî semâlardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir.

Ve: «Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük» demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (4 / NİSÂ - 157)

Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.(4 / NİSÂ - 158)

Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahid olacaktır.(4 / NİSÂ - 159)

Hiç şüphesiz o, kıyamet saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru olan yol budur. (43 / ZUHRÛF - 61 )

         Ehl-i Sünnet'in yaygın kanâtine göre;  cisim ve rûhuyla göğe yükseltilen İsâ a.s, Kıyâmet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir.
İsâ a.s'ın tekrar dünyaya gelişi ve Deccalin ortaya çıkışı hakkında İmam-ı Azam Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber adlı eserinde şunları bildirmektedir:

Deccal'in, Yecuc ve Mec'uc'un çıkması , Güneşin batıdan doğması, İsâ a.s'ın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri sahih haberlerde aktarıldığı üzere haktır, olacaktır.(Ebu Hanife , Numan B. Sabit (150/767), Fıkh-ı Ekber, Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982) 

          Bir başka anlayışa göre Allah  azze ve celle onu yahudilerden korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve rûhunu semâdaki yerine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce gelecek olan da onun rûhudur. “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım...” (3 /ÂL-İ İMRÂN - 55)

         Bazı müfessir ve âlimler, bu konuda fazla yorum yapmak istemezler. Seyyid Kutub,  Âl-i İmrân Sûresi 55. Âyet'in tefsirinde; O'nun vefatı nasıl gerçekleşti ve o nasıl yükseltildi... Bu konu Allah'tan başkasının yorumunu bilemeyeceği "müteşabih" kapsamına giren gayb meselesidir. Onları araştırmakla elde edilecek yararlı bir sonuç yoktur. Ne inançta ne de hukukta bunun bir yararı olmaz. Bu meselelerin peşine düşenler ve onları tartışma konusu edenler sonunda kuşkuya kapılırlar, kafaları karışır ve çıkmaza girerler. Allah'ın bilgisine havale edilen bu meselede ne kesin bir gerçeğe ne de gönül huzuruna kavuşabilirler. Allah'ın İsa'ya bağlı olanları kıyamet gününe kadar kafirlerden üstün kılacağı meselesine gelince burada yorumda bulunmak zor olmayacaktır. Ona bağlı olanlar Allah'ın doğru dinine... İslâm'a iman edenlerdir. Tüm peygamberlerin gerçekliğini tanıdığı, her peygamberin kendisine çağırdığı Allah'ın gerçek dinine iman eden herkesin inandığı dine iman edenlerdir... Bu nitelikleri taşıyanlar ise, Allah'ın terazisinde kıyamete kadar kafirlerden üstündür. İman gerçeği ve bağlılık gerçeği ile kafirlerin ordusuna karşı koydukları sürece bu üstünlük somut bir hakikat olarak hayatta gözlenecektir. Allah'ın dini tektir. Meryem oğlu İsa'da kendisinden önceki ve sonraki peygamberlerin getirdiği gerçeğin aynısına çağrıda bulunmuştur. Hz. Muhammed'e (salât ve selâm üzerine olsun) uyanlar, Adem'den (selâm üzerine olsun) zamanın sonuna kadar geçen bütün peygamberler kervanına uymuş olurlar. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, c. 1, s. 297)

          Mevdûdî, Nisâ, sûresi, 158. âyetindeki “Allah onu kendisine yükseltti” ifadesini tefsir ederken şöyle der: Burada Allah, meselenin gerçeğini anlatıyor. Kur’ân yahûdilerin İsâ a.s’ı öldürmeyi başaramadıklarını, Allah’ın onu kendisine yükselttiğini açıkça söyler; fakat meselenin nasıl olduğunu ve ayrıntıları konusunda sessiz kalır. Ne Allah’ın onu bedeni ile birlikte yeryüzünden gökteki bir yere yükselttiğini, ne de onun diğer insanlar gibi ölüp rûhunun göğe yükseltildiğini belirtmez. Mesele o kadar kapalı bir dille anlatılmıştır ki, olay hakkında, olayın olağanüstü mûcizevî olduğunu söylemekten başka bir yorum yapmak imkânsızdır. (Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 380)

         Konuyla ilgili hadisler ise şöyledir;
“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, muhakkak yakında Meryem oğlu İsa, âdil bir hâkim olarak inecektir. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O zaman, mal o kadar artacak ki, onu kimse kabul etmeyecek. Artık Allah'a bir kere secde etmek dünya ve dünyanın içinde olan her şeyden daha hayırlı olacaktır.” [Buhârî, Büyû 102, Mezâlim 31, Enbiyâ 49; Müslim, İman 242, hd. no: 155; Ebû Dâvud, Melâhim 14, hd. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, hd. no: 2234; Ahmed bin Hanbel, II/240, 294, 538; Tecrîd-i Sarih Terc. c.6, s. 532]

“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa ibn Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat İsa (a.s.): ‘Hayır!’ der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz.” [Müslim, İman 247; Küt. Sitte, 14/274]

“İbn Meryem gökten sizin yanınıza indiği zaman devlet reisiniz kendinizden, namazda imâmınız olduğu (İsa da imâmınıza uyduğu) halde bakalım nasıl olursunuz?” [S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 182]

"Ebû hureyre; Benliğime hakim olan zata yemin ederim ki, Meryem'in oğlunun adaletli bir hakem olarak size inmesi pek yakındır. O, Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak; mal çoğalacak ki, kimse onu kabul etmeyecektir. (Sünen-i Tirmizi, 4/93)

           Şu kadar ki, İsâ a.s'ı veya Mehdi'yi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Yani kimse, İsâ a.s'ı karşılama, ona ait protokolde yer bulma gibi bir görevle görevli değildir. Yarın güneşin doğması gibi bir olaydır o. Her mü’min, üzerine düşen görevlerle ilgilenmelidir.

           Bu konu ile meşgul olmanın iki aşırı boyutundan da sakınılmalıdır;
a.) Bazı yazarlar, konuşmacılar bu konuyu abartarak farklı bir gündem, insanların ilgisini çekecek bir konu etrafında kendilerine kamuoyunda yer açmak istemektedirler. Bu tam anlamı ile bir istismardır. Din üzerinden aç kurtluk yapmaktır. Mü’minler olarak buna fırsat vermememiz gerekirdi...

b.) Bir tür psikolojik bunalım geçirenlerin takıntısı olarak ortaya çıkan konulardan da biridir. Tedavi görmesi gereken bir hal olarak izlenmelidir bu.

          Allah azze ve celle de zaten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu Müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük mehdî olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsâ nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. 

          İşimiz var, sorumluluklarımız var. Cihatla mükellefiz. İbadetlerimiz aksıyor. Nesil yetiştiremiyoruz. Ailelerimiz çöküyor. Kur’ân hecrediliyor. Düşmanlarımızın gözü üzerimize dikili duruyor… Laftan ziyade icraâta daha çok ihtiyacımız var!..
          

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder