29 Mart 2013 Cuma

ALLAH'I HAKKIYLA TAKDİR ETMEK...


O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? (67 / MULK - 3)

Göklerde ve yerde (Allah’ın birliğine, kudret ve azametine delâlet eden) ne kadar alâmet var ki, insanlar, üzerlerinden geçerler de, bunlardan ibret almayıp yüz çevirirler. (12 / YÛSUF - 105)

Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı, sizin hizmetinize O bağladı. Bütün yıldızlar da O’nun emrine bağlıdırlar. Elbette bunların her birinde aklını başına alıp düşünen bir topluluk için, bir çok alâmetler var (ki, Allah’ın azamet ve birliğine delâlet ederler). (16 / NAHL - 12)

Yeryüzünde muhtelif renklerle yarattığı şeyleri (hayvanat ve bitkileri) de sizin hizmetinize bağladı. Elbette bunda da düşünecek bir topluluk için bir ibret nişanesi var.(16 / NAHL - 13)

Allah, yeryüzüne sabit dağlar koydu ki, sizi çalkalamasın. Bir de nehirler ve yollar bıraktı, gerek ki doğru gidesiniz.(16 / NAHL - 15)

Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla Arz’a, ölümünden (bitkileri kuruduktan) sonra hayat verdi; bitkileri yeşertti. Şüphesiz ki bunda, ibret kulağı ile dinleyenler için, öldükten sonra dirilmeğe bir alâmet var... (16 / NAHL - 65)

O insan, bundan önce hiç bir şey değilken, bizim kendisini yaratmış olduğumuzu düşünmez mi?(19 / MERYEM - 67 )

         Evet hiçbir şey değilken bizi yarattı...

Sonra siz bunun arkasından muhakkak öleceksiniz. (23 / MU'MİNÛN - 15)

Sonra öeleceğiz... Var mı çaresi? Kimler öldü gitti. Allah'ın kanunu bu: ÖLECEĞİZ...
Sonra siz, kıyamet günü muhakkak diriltileceksiniz.(23 / MU'MİNÛN - 16)

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz? (16 / NAHL - 17)

          Evet, yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten... Bu kadar mı? Hayır...

(Ey Rasûlüm), de ki: “- Sizi yaratan, size işitecek kulak, görecek gözler ve duyacak kalbler veren O’dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz.” (67 / MULK - 23)

De ki: «Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?» (6 / EN'ÂM - 46 )

Allah rızkını keserse, kimdir sizlere rızık verecek?...... (67 / MULK - 21)

Ey Muhammed! De ki; «söyleyin bakalım;  Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?(28 / KASAS - 71)

De ki; «Allah gündüzü kıyamete kadar üzerinizden kaldırmasa, Allah'dan başka hangi tanrı, dinleneceğiniz geceyi getirebilir? Görmez misiniz?»(28 / KASAS - 72)

          Evet Ey İnsan... Ey aciz insan!.. Ah birde aciz olduğumuzu bir bilsek... Aciziz, zayıfız, muhtacız... Vücudumuzda görünmeyen bir mikroba yenilecek kadar aciziz. Öyle ise, bizi yaratan, yaşatan, rızık veren, görecek göz, işitecek kulak veren, Allah'a: her şeyimizle bizi mükemmel yaratana muhtacız...

Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamîd (övülmeye layık)tır. (35 / FÂTIR - 15)

          Evet...Biz, Allah'a muhtacız... Bizi yaratan, yediren, içiren, gösteren, doyuran, sağlık veren, tek kelimeyle yaşatan, öldürecek olan, yarın ahirette diriltecek olan elbette Allah. Her şeyi bahşeden Allah. O halde sevilen, sayılan, emirleri hayat prensibi olarak  tanınan, itaat edilen başkası olabilir mi?.. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır diyen bizler isek... Aklımız varsa (ki var), akıllı bir insan olarak Rabbimizi tanımalı ve teşekkür (şükür) etmeliyiz. Acaba bizler bizi yaratan ve yaşatan Rabbimizi tanıyor muyuz?..  Veya ne kadar tanıyoruz?.. Şu acı bir gerçek ki, Rabbimizin İsim ve Sıfatlarını bilmiyor, Rabbimizi gereği gibi tanımıyoruz...

          Allah'a iman ettiğini söyleyen bir kişi, kalbini Allah'ın zikrinden ve aklını O'nu düşünmekten uzak tutuyorsa, her eyleminde O'nun rızasını düşünmüyorsa, bu durumda cahiliyenin sapkın Allah inancına doğru bir kayış başlar. Ve eğer kendini toparlayıp Allah inancını Kur'ân'a göre belirlemezse, bazı imtihan durumlarında cahiliyeye kayma tehlikesiyle yüz yüze kalabilir.(mâazAllah.)

          Cahiliyye insanlarının Allah inancı ise, kendi kafalarında ürettikleri bazı hurafelere göredir. Bu nedenle de, Allah'ın sonsuz gücünü ve azametini kavrayamazlar. Kurân'da, bu kişiler şöyle tarif edilmektedir;

Allah’ın, kadrini (kudretini ve büyüklüğünü) hakkıyla takdîr edemediler! Şübhesiz ki Allah, elbette Kavî (pek kuvvetli olan)dır, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir. (22 / HACC - 74)

          Allah'ın gücünü hakkıyla takdir etmek, imanın en önemli şartlarındandır. Tüm toplumlar ve milletler, hatta Rasullere zaman olarak en yakın olanlar bile, dinin ilkelerinin ilki ve en önemlisi olan Allah'a iman hususunda sapıklığa düşmüşlerdir. Bunun akabinde de, son derece çarpık bir ahlâk anlayışına sahip olmuşlardır... İnsanın ruhundaki bencil tutku, istek, arzu ve hırsların bir ürünü olan bu çarpık ahlâk anlayışı; kibirli, bencil, alaycı, küstah, acımasız, kaba ve zalim olmaya yöneltir. Herkes, kendi yükselişini sağlamak için diğer insanları ezmek gerektiğine inanır ve bunu her fırsatta uygular...

          Mümin, içinde yaşadığı cahiliye toplumundaki çarpık Allah inancından kopmalı ve cahiliye toplumunun tüm sapkın inanışlarını reddetmelidir. Çünkü;

- Allah'a inananların Allah tasavvurları, vahyin inşa ettiği Allah tasavvurundan her geçen gün giderek uzaklaşıyor...

- Doğru bir Allah tasavvuruna sahip olmadan, sahih bir kulluk, iman ve teslimiyet gerçekleşmiyor...

- Allah azze ve celle doğru bilinmeden, tanınmadan, anlaşılmadan, bu ve öbür hayatın anlam ve amacı asla anlaşılmıyor...

          İşte bu yüzden "Allah" demek "anlam" demektir. Modern hayat Allah'tan uzaklaştıkça anlamdan da uzaklaşmaktadır. Anlamsız bir hayat yük, anlamsız bir insan hiç, anlamsız bir dünya canlı cenazelerin sefa sürdüğü bir mezardır.

          Vahyin inşa ettiği hayatın merkezinde ise Allah vardır. Merkezinde Allah'ın olduğu bir hayatın iki kanadı vardır: Tevhid ve Adalet. Tevhid kanadı; Allah ile olan ilişkisini, Adalet kanadı; kullar ile olan ilişkisini temsil eder. İnsan ancak bu iki kanat sağlam olursa sonsuz saadete doğru uçabilir. Bu iki kanat ile uçarsa, gerçek özgürlüğe kavuşabilir. O özgürlük nefsinin isteklerine boyun eğdiren değil, nefsinin köleliğinden kurtarıp Allah'a tam bir kul kılan sahici, kalıcı ve değer üretici özgürlüktür. Bu iki kanattan biri veya her ikisinin kırık olduğu bir birey veya toplum; yaralı bir kuş gibi çırpınmaktan, hayatı hem kendisine hem de başkalarına zindan etmekten kurtulamaz...

          Kanatlarımızın kırılmaması için, dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, yerin ve göğün Rabbi olan Allah'ı tanımaya önce ismi ile başlayalım inşeAllah...

          ALLAH İSMİNE DAİR...
          Her şeyin bir kalbi vardır. Allah ismi, El-Esmâülhüsna'nın kalbidir. Diğer tüm isim ve sıfatlar bu kalbe dönüktür. Allah ismi özel isim değildir. Özel isimler birden fazla şahsa verilebilirler. Allah ismi, diğer esmâdan farklı olarak has isimdir. Ne mecazen ne hakikaten, Allah'tan başkası hakkında kullanılamaz. Merhametli kişiye "rahîm", bilgili kişiye "âlim", kudret sahibi kişiye "kâdir" denilebilir. Fakat yalnızca Allah, Allah'tır. Zaten "Lâ ilâhe illallah" da, bu manayı ifade eder.

         Huve - Hu- H: Her Nefes/her nefis, O'na atıftır...
         Tüm isimler, Allah ismine dönüktür. Kur'an'da Allah isminin kendine döndüğü tek lafız vardır:
         Huve: "O"...
         Tıpkı, "Kul huve'llahu ehad" (De ki: «O Allah birdir.») de olduğu gibi. "O" zamiri, tüm mana ve kelimelerin ötesindeki Zât-ı İlâhînin mutlak varlığını temsil eder.

         Huve'nin aslı hu/he'dir. Hû ve he'nin yalın hali olan h, ta ciğerden çıkan bir sestir. Aslında, sesten öte bir nefestir. Nefes, canlılığın alameti, yani âyetidir. Nefes alan varlıklar içinde, insanı enfes ve eşref kılan bir Nefestir. Nasıl ki nefes almamak maddî ölüm alametiyse, O'nsuz kalmak da manevî ölüm alametidir.Ceset, nefessiz kalırsa ölür. Ruh, O'nsuz kalırsa ölür. Her nefes sahibi, aldığı nefes adedince O'nu tesbih eder.

"Yedi gök ile yer ve onların içinde yer alan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini tesbih eder; O'nun yüceliğini, aşkınlığını övgüyle yankılamayan bir tek nesne yoktur: ne var ki siz onların tesbihlerini anlayamıyor, kavrayamıyorsunuz! Yine de, hem çok bağışlayıcı, hem de halim olan O'dur!" (17 / İSRÂ - 44)

          O'nun varlığını ve birliğini inkâr edenleri, başta kendi aldıkları nefes yalanlar. "Ben... ben... ben..." diyerek kendi nefislerini ilâhlaştıranları, "O... O... O..." diyen nefesleri tekzip eder. İşte bu nedenle "tükenmeyen nefesten" yani "çıkmayan candan ümit kesilmez"... O'na sırt çeviren her nefis , bir gün gelir, aldığı nefesin farkına varabilir, O'na yüzünü dönebilir.

          Maddî beden, ciğer aracılığıyla aldığı havayı kan aracılığıyla iletilen bir hayata dönüştürüyor, bu göze fer, beyne enerji, ele ve ayağa güç, dile dudağa söz ve ses olarak yansıyorsa, manevî beden de, aldığı manevî havayı kalp aracılığıyla tüm manevî organlara bir nur olarak dağıtır. Bu nur gözde basirete, gönülde muhabbete, akleden kalpte hikmete, şuurda ferasete, hafızada zikre, akılda idrake dönüşür...

          Vahyin, ceset ve can yanında, insanı insan kılan ruh gibi üçüncü bir unsura sahip olduğunu ifade buyurarak "Ruhumdan ona üfledim" ifadesi, beşerî aklın kavrayamayacağı, âlemi var eden ve ayakta tutan El-Hayyu'l Kayyûm'un (daima diri olan ve yarattıklarını her an yönetip koruyan) bu nefesidir...

          Nefes alan canlılar içerisinde sadece şuur sahibi olanlar, İlâhî nefesin tecellilerinin farkına varırlar. Her nefes alan canlının nefesinin işaret ettiği O, kimdir? Bu soru bilincin ta derinliklerinde yankılanır."O, Allah'tır..."

          İnkârcı vicdanının sesini bastırdığı, vicdanının üzerini örttüğü için "örten" anlamına gelen kâfir adıyla anılır. İlahi sesi duymamak amacıyla gönül kulağını tıkadığı için sağır, gönül diliyle bu sese cevap vermediği için dilsiz, gönül gözünü kapattığı için kördür.

"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden geri dönemezler." (2 / BAKARA - 18 )

          "De ki: O, Allah'tır..."
          Alah ismi, Kur'an'da 2697 kez geçmektedir. Açık ve gizli zamirleri de dahil edersek, sayı 6000'i geçer. Kur'an'ın inşası lafzî bir inşadan çok, manevî bir inşadır. Allah tasavvurunu inşa eden sûre ve âyetler Rasûlullah s.a.v'in en çok dikkat çektiği ve üzerinde durduğu sûre ve âyetlerdir. Allah'a yönelen kulun, "Ey Allah'ım!.. Seni tanımak istiyorum!" duasına sunulmuş bir karşılık niteliğindedir. Bunların başında İhlas Sûresi gelir. Bu sûre de Allah teâlâ, zâtı hakkında bilgi verir.

Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Müşrikler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: 
"Rabbini bize tavsif et (tanıt)!" dediler. Bunun üzerine İhlâs süresi indi. 

"De ki: O, Allah'dır, bir tekdir. O Allah'tır, sameddir (hiçbir şeye muhtaç değil, her şey O'na muhtaç). Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değildir" (1-4).

Übey (radıyallahu anh) bu sürede geçen bazı tabirleri şöyle açıkladı: "Samed, doğurmayan ve doğurulmayan demektir, çünkü doğan her şey mutlaka ölecektir. Ölen her şeye varis olunacaktır. Allah ise ne ölür, ne de O'na varis olunur. 
"Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değ'ildir" âyeti de O'na bir benzer, bir denk olmadığını, Allah'a benzeyen hiçbir şey bulunmadığını ifade eder." [Tirmizî, Tefsir, İhlâs, 3361, 3362]

          İhlas Sûresi, Gul (de ki) diyerek söze girer. Âyete, "De ki" emriyle girilmesi anlama bir çok şey katar. Bunlardan bir kaçı şöyledir;
* Bu bir emirdir. Muhataba, emretmeye müstehak yüce bir makamdan geldiği belirtilir.

* Emir kipiyle gelmiş olmasının bir başka anlamı da, ele alınan konunun kişisel tercih ve bireysel yorumlara açık olmayan bir konu olduğunu gösterir. Bu konuda insanın doğrudan, ilâhî inşaya muhtaç olduğuna delalet eder. Üstelik bu inşa, Allah tasavvuru gibi en yüksek düzeyde bir inşadır.

* Muhatabtan aynı zamanda karşı ileti isteyen bir hitap biçimidir. Emir tekrarı, çok hassas olan ve yanlış anlaşılması durumunda muhatabın çok büyük ziyana uğrayacağı meselelerde istenir.
        Hani, çocukları sıkı sıkı tembih ettiğiniz bir konuda "birde sen söyle bakalım neden yapmamalıymışsın/yapmalıymışsın?.." diyerek doğru anlayıp anlamadığının kontrol edilmesi gibi...

* Tevhidi bilmenin ve buna inanmanın yetmediğini, bunu dile getirmek ve hatta haykırmak gerektiğini ifade eder.

* Allah hakkındaki yanlış tasavvurlar, sessiz kalınarak geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Allah'ı doğru bilme, tanıma ve anlamanın vazgeçilmez olduğunu vurgulamaktadır.

           İhlas Sûresinde "de ki" emrinden sonra gelen cümlenin açılımı şudur: "O, Allah'tır, bir tektir" muhatabtan itiraf etmesi istenen ilk cümledir. Bir şeyin adını söylemek, onun varlığını peşinen kabullenmektir. Vahiy, "Allah vardır" demez. Varlık diye bir şey varsa, O'nun varlığını isbata ihtiyaç yoktur. Haşa, "Allah yoktur" demek için bile, var olmak gerekir. İnkârcının varlığı bile, Allah'ın varlığını haykıran bir delildir.  Vahiy bütün bir varoluş âlemini, O'nun varlığının alameti olarak sunar. Eylemin varlığı, öznenin varlığını zorunlu kılar. Sanatın varlığı, sannatkârın varlığını zorunlu kılar. Âlemin varlığı, Âlim'in varlığını zorunlu kılar...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder