29 Mart 2013 Cuma

ALLAH'I HAKKIYLA TAKDİR ETMEK...


O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? (67 / MULK - 3)

Göklerde ve yerde (Allah’ın birliğine, kudret ve azametine delâlet eden) ne kadar alâmet var ki, insanlar, üzerlerinden geçerler de, bunlardan ibret almayıp yüz çevirirler. (12 / YÛSUF - 105)

Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı, sizin hizmetinize O bağladı. Bütün yıldızlar da O’nun emrine bağlıdırlar. Elbette bunların her birinde aklını başına alıp düşünen bir topluluk için, bir çok alâmetler var (ki, Allah’ın azamet ve birliğine delâlet ederler). (16 / NAHL - 12)

Yeryüzünde muhtelif renklerle yarattığı şeyleri (hayvanat ve bitkileri) de sizin hizmetinize bağladı. Elbette bunda da düşünecek bir topluluk için bir ibret nişanesi var.(16 / NAHL - 13)

Allah, yeryüzüne sabit dağlar koydu ki, sizi çalkalamasın. Bir de nehirler ve yollar bıraktı, gerek ki doğru gidesiniz.(16 / NAHL - 15)

Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla Arz’a, ölümünden (bitkileri kuruduktan) sonra hayat verdi; bitkileri yeşertti. Şüphesiz ki bunda, ibret kulağı ile dinleyenler için, öldükten sonra dirilmeğe bir alâmet var... (16 / NAHL - 65)

O insan, bundan önce hiç bir şey değilken, bizim kendisini yaratmış olduğumuzu düşünmez mi?(19 / MERYEM - 67 )

         Evet hiçbir şey değilken bizi yarattı...

Sonra siz bunun arkasından muhakkak öleceksiniz. (23 / MU'MİNÛN - 15)

Sonra öeleceğiz... Var mı çaresi? Kimler öldü gitti. Allah'ın kanunu bu: ÖLECEĞİZ...
Sonra siz, kıyamet günü muhakkak diriltileceksiniz.(23 / MU'MİNÛN - 16)

Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp düşünmez misiniz? (16 / NAHL - 17)

          Evet, yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten... Bu kadar mı? Hayır...

(Ey Rasûlüm), de ki: “- Sizi yaratan, size işitecek kulak, görecek gözler ve duyacak kalbler veren O’dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz.” (67 / MULK - 23)

De ki: «Düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alıverir ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?» (6 / EN'ÂM - 46 )

Allah rızkını keserse, kimdir sizlere rızık verecek?...... (67 / MULK - 21)

Ey Muhammed! De ki; «söyleyin bakalım;  Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?(28 / KASAS - 71)

De ki; «Allah gündüzü kıyamete kadar üzerinizden kaldırmasa, Allah'dan başka hangi tanrı, dinleneceğiniz geceyi getirebilir? Görmez misiniz?»(28 / KASAS - 72)

          Evet Ey İnsan... Ey aciz insan!.. Ah birde aciz olduğumuzu bir bilsek... Aciziz, zayıfız, muhtacız... Vücudumuzda görünmeyen bir mikroba yenilecek kadar aciziz. Öyle ise, bizi yaratan, yaşatan, rızık veren, görecek göz, işitecek kulak veren, Allah'a: her şeyimizle bizi mükemmel yaratana muhtacız...

Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamîd (övülmeye layık)tır. (35 / FÂTIR - 15)

          Evet...Biz, Allah'a muhtacız... Bizi yaratan, yediren, içiren, gösteren, doyuran, sağlık veren, tek kelimeyle yaşatan, öldürecek olan, yarın ahirette diriltecek olan elbette Allah. Her şeyi bahşeden Allah. O halde sevilen, sayılan, emirleri hayat prensibi olarak  tanınan, itaat edilen başkası olabilir mi?.. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır diyen bizler isek... Aklımız varsa (ki var), akıllı bir insan olarak Rabbimizi tanımalı ve teşekkür (şükür) etmeliyiz. Acaba bizler bizi yaratan ve yaşatan Rabbimizi tanıyor muyuz?..  Veya ne kadar tanıyoruz?.. Şu acı bir gerçek ki, Rabbimizin İsim ve Sıfatlarını bilmiyor, Rabbimizi gereği gibi tanımıyoruz...

          Allah'a iman ettiğini söyleyen bir kişi, kalbini Allah'ın zikrinden ve aklını O'nu düşünmekten uzak tutuyorsa, her eyleminde O'nun rızasını düşünmüyorsa, bu durumda cahiliyenin sapkın Allah inancına doğru bir kayış başlar. Ve eğer kendini toparlayıp Allah inancını Kur'ân'a göre belirlemezse, bazı imtihan durumlarında cahiliyeye kayma tehlikesiyle yüz yüze kalabilir.(mâazAllah.)

          Cahiliyye insanlarının Allah inancı ise, kendi kafalarında ürettikleri bazı hurafelere göredir. Bu nedenle de, Allah'ın sonsuz gücünü ve azametini kavrayamazlar. Kurân'da, bu kişiler şöyle tarif edilmektedir;

Allah’ın, kadrini (kudretini ve büyüklüğünü) hakkıyla takdîr edemediler! Şübhesiz ki Allah, elbette Kavî (pek kuvvetli olan)dır, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir. (22 / HACC - 74)

          Allah'ın gücünü hakkıyla takdir etmek, imanın en önemli şartlarındandır. Tüm toplumlar ve milletler, hatta Rasullere zaman olarak en yakın olanlar bile, dinin ilkelerinin ilki ve en önemlisi olan Allah'a iman hususunda sapıklığa düşmüşlerdir. Bunun akabinde de, son derece çarpık bir ahlâk anlayışına sahip olmuşlardır... İnsanın ruhundaki bencil tutku, istek, arzu ve hırsların bir ürünü olan bu çarpık ahlâk anlayışı; kibirli, bencil, alaycı, küstah, acımasız, kaba ve zalim olmaya yöneltir. Herkes, kendi yükselişini sağlamak için diğer insanları ezmek gerektiğine inanır ve bunu her fırsatta uygular...

          Mümin, içinde yaşadığı cahiliye toplumundaki çarpık Allah inancından kopmalı ve cahiliye toplumunun tüm sapkın inanışlarını reddetmelidir. Çünkü;

- Allah'a inananların Allah tasavvurları, vahyin inşa ettiği Allah tasavvurundan her geçen gün giderek uzaklaşıyor...

- Doğru bir Allah tasavvuruna sahip olmadan, sahih bir kulluk, iman ve teslimiyet gerçekleşmiyor...

- Allah azze ve celle doğru bilinmeden, tanınmadan, anlaşılmadan, bu ve öbür hayatın anlam ve amacı asla anlaşılmıyor...

          İşte bu yüzden "Allah" demek "anlam" demektir. Modern hayat Allah'tan uzaklaştıkça anlamdan da uzaklaşmaktadır. Anlamsız bir hayat yük, anlamsız bir insan hiç, anlamsız bir dünya canlı cenazelerin sefa sürdüğü bir mezardır.

          Vahyin inşa ettiği hayatın merkezinde ise Allah vardır. Merkezinde Allah'ın olduğu bir hayatın iki kanadı vardır: Tevhid ve Adalet. Tevhid kanadı; Allah ile olan ilişkisini, Adalet kanadı; kullar ile olan ilişkisini temsil eder. İnsan ancak bu iki kanat sağlam olursa sonsuz saadete doğru uçabilir. Bu iki kanat ile uçarsa, gerçek özgürlüğe kavuşabilir. O özgürlük nefsinin isteklerine boyun eğdiren değil, nefsinin köleliğinden kurtarıp Allah'a tam bir kul kılan sahici, kalıcı ve değer üretici özgürlüktür. Bu iki kanattan biri veya her ikisinin kırık olduğu bir birey veya toplum; yaralı bir kuş gibi çırpınmaktan, hayatı hem kendisine hem de başkalarına zindan etmekten kurtulamaz...

          Kanatlarımızın kırılmaması için, dünyayı ve içindekilerin tümünü yaratan, yerin ve göğün Rabbi olan Allah'ı tanımaya önce ismi ile başlayalım inşeAllah...

          ALLAH İSMİNE DAİR...
          Her şeyin bir kalbi vardır. Allah ismi, El-Esmâülhüsna'nın kalbidir. Diğer tüm isim ve sıfatlar bu kalbe dönüktür. Allah ismi özel isim değildir. Özel isimler birden fazla şahsa verilebilirler. Allah ismi, diğer esmâdan farklı olarak has isimdir. Ne mecazen ne hakikaten, Allah'tan başkası hakkında kullanılamaz. Merhametli kişiye "rahîm", bilgili kişiye "âlim", kudret sahibi kişiye "kâdir" denilebilir. Fakat yalnızca Allah, Allah'tır. Zaten "Lâ ilâhe illallah" da, bu manayı ifade eder.

         Huve - Hu- H: Her Nefes/her nefis, O'na atıftır...
         Tüm isimler, Allah ismine dönüktür. Kur'an'da Allah isminin kendine döndüğü tek lafız vardır:
         Huve: "O"...
         Tıpkı, "Kul huve'llahu ehad" (De ki: «O Allah birdir.») de olduğu gibi. "O" zamiri, tüm mana ve kelimelerin ötesindeki Zât-ı İlâhînin mutlak varlığını temsil eder.

         Huve'nin aslı hu/he'dir. Hû ve he'nin yalın hali olan h, ta ciğerden çıkan bir sestir. Aslında, sesten öte bir nefestir. Nefes, canlılığın alameti, yani âyetidir. Nefes alan varlıklar içinde, insanı enfes ve eşref kılan bir Nefestir. Nasıl ki nefes almamak maddî ölüm alametiyse, O'nsuz kalmak da manevî ölüm alametidir.Ceset, nefessiz kalırsa ölür. Ruh, O'nsuz kalırsa ölür. Her nefes sahibi, aldığı nefes adedince O'nu tesbih eder.

"Yedi gök ile yer ve onların içinde yer alan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini tesbih eder; O'nun yüceliğini, aşkınlığını övgüyle yankılamayan bir tek nesne yoktur: ne var ki siz onların tesbihlerini anlayamıyor, kavrayamıyorsunuz! Yine de, hem çok bağışlayıcı, hem de halim olan O'dur!" (17 / İSRÂ - 44)

          O'nun varlığını ve birliğini inkâr edenleri, başta kendi aldıkları nefes yalanlar. "Ben... ben... ben..." diyerek kendi nefislerini ilâhlaştıranları, "O... O... O..." diyen nefesleri tekzip eder. İşte bu nedenle "tükenmeyen nefesten" yani "çıkmayan candan ümit kesilmez"... O'na sırt çeviren her nefis , bir gün gelir, aldığı nefesin farkına varabilir, O'na yüzünü dönebilir.

          Maddî beden, ciğer aracılığıyla aldığı havayı kan aracılığıyla iletilen bir hayata dönüştürüyor, bu göze fer, beyne enerji, ele ve ayağa güç, dile dudağa söz ve ses olarak yansıyorsa, manevî beden de, aldığı manevî havayı kalp aracılığıyla tüm manevî organlara bir nur olarak dağıtır. Bu nur gözde basirete, gönülde muhabbete, akleden kalpte hikmete, şuurda ferasete, hafızada zikre, akılda idrake dönüşür...

          Vahyin, ceset ve can yanında, insanı insan kılan ruh gibi üçüncü bir unsura sahip olduğunu ifade buyurarak "Ruhumdan ona üfledim" ifadesi, beşerî aklın kavrayamayacağı, âlemi var eden ve ayakta tutan El-Hayyu'l Kayyûm'un (daima diri olan ve yarattıklarını her an yönetip koruyan) bu nefesidir...

          Nefes alan canlılar içerisinde sadece şuur sahibi olanlar, İlâhî nefesin tecellilerinin farkına varırlar. Her nefes alan canlının nefesinin işaret ettiği O, kimdir? Bu soru bilincin ta derinliklerinde yankılanır."O, Allah'tır..."

          İnkârcı vicdanının sesini bastırdığı, vicdanının üzerini örttüğü için "örten" anlamına gelen kâfir adıyla anılır. İlahi sesi duymamak amacıyla gönül kulağını tıkadığı için sağır, gönül diliyle bu sese cevap vermediği için dilsiz, gönül gözünü kapattığı için kördür.

"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden geri dönemezler." (2 / BAKARA - 18 )

          "De ki: O, Allah'tır..."
          Alah ismi, Kur'an'da 2697 kez geçmektedir. Açık ve gizli zamirleri de dahil edersek, sayı 6000'i geçer. Kur'an'ın inşası lafzî bir inşadan çok, manevî bir inşadır. Allah tasavvurunu inşa eden sûre ve âyetler Rasûlullah s.a.v'in en çok dikkat çektiği ve üzerinde durduğu sûre ve âyetlerdir. Allah'a yönelen kulun, "Ey Allah'ım!.. Seni tanımak istiyorum!" duasına sunulmuş bir karşılık niteliğindedir. Bunların başında İhlas Sûresi gelir. Bu sûre de Allah teâlâ, zâtı hakkında bilgi verir.

Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Müşrikler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: 
"Rabbini bize tavsif et (tanıt)!" dediler. Bunun üzerine İhlâs süresi indi. 

"De ki: O, Allah'dır, bir tekdir. O Allah'tır, sameddir (hiçbir şeye muhtaç değil, her şey O'na muhtaç). Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değildir" (1-4).

Übey (radıyallahu anh) bu sürede geçen bazı tabirleri şöyle açıkladı: "Samed, doğurmayan ve doğurulmayan demektir, çünkü doğan her şey mutlaka ölecektir. Ölen her şeye varis olunacaktır. Allah ise ne ölür, ne de O'na varis olunur. 
"Hiçbir şey O'nun dengi (ve benzeri) değ'ildir" âyeti de O'na bir benzer, bir denk olmadığını, Allah'a benzeyen hiçbir şey bulunmadığını ifade eder." [Tirmizî, Tefsir, İhlâs, 3361, 3362]

          İhlas Sûresi, Gul (de ki) diyerek söze girer. Âyete, "De ki" emriyle girilmesi anlama bir çok şey katar. Bunlardan bir kaçı şöyledir;
* Bu bir emirdir. Muhataba, emretmeye müstehak yüce bir makamdan geldiği belirtilir.

* Emir kipiyle gelmiş olmasının bir başka anlamı da, ele alınan konunun kişisel tercih ve bireysel yorumlara açık olmayan bir konu olduğunu gösterir. Bu konuda insanın doğrudan, ilâhî inşaya muhtaç olduğuna delalet eder. Üstelik bu inşa, Allah tasavvuru gibi en yüksek düzeyde bir inşadır.

* Muhatabtan aynı zamanda karşı ileti isteyen bir hitap biçimidir. Emir tekrarı, çok hassas olan ve yanlış anlaşılması durumunda muhatabın çok büyük ziyana uğrayacağı meselelerde istenir.
        Hani, çocukları sıkı sıkı tembih ettiğiniz bir konuda "birde sen söyle bakalım neden yapmamalıymışsın/yapmalıymışsın?.." diyerek doğru anlayıp anlamadığının kontrol edilmesi gibi...

* Tevhidi bilmenin ve buna inanmanın yetmediğini, bunu dile getirmek ve hatta haykırmak gerektiğini ifade eder.

* Allah hakkındaki yanlış tasavvurlar, sessiz kalınarak geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Allah'ı doğru bilme, tanıma ve anlamanın vazgeçilmez olduğunu vurgulamaktadır.

           İhlas Sûresinde "de ki" emrinden sonra gelen cümlenin açılımı şudur: "O, Allah'tır, bir tektir" muhatabtan itiraf etmesi istenen ilk cümledir. Bir şeyin adını söylemek, onun varlığını peşinen kabullenmektir. Vahiy, "Allah vardır" demez. Varlık diye bir şey varsa, O'nun varlığını isbata ihtiyaç yoktur. Haşa, "Allah yoktur" demek için bile, var olmak gerekir. İnkârcının varlığı bile, Allah'ın varlığını haykıran bir delildir.  Vahiy bütün bir varoluş âlemini, O'nun varlığının alameti olarak sunar. Eylemin varlığı, öznenin varlığını zorunlu kılar. Sanatın varlığı, sannatkârın varlığını zorunlu kılar. Âlemin varlığı, Âlim'in varlığını zorunlu kılar...

22 Mart 2013 Cuma

Sakızdaki Katkı Maddeleri!..

         Marketlerde, özellikle kasaya yakın yerlerde renk renk ambalajlarda, câzip kokularda, kutu kutu sakızlar çocuklarımıza belki gönüllü olarak aldıklarımız arasındadır. Bakkallarda para üstü yerine verilecek kadar yaygın olan sakızlar, hemen herkesin elinin altındadır. Şimdilerde bunların içinde saymakla bitmez çeşitte sakız var: Drajeler, xylitollu sakızlar, karbonatlı beyazlatıcılar, keskin naneler, tatlı naneler, karpuz, muz, frambuaz, kivi, çilek, ahududu, damla sakızı ve kapuçino aromalılar, meyve suyu etkisi verenler, sıvı dolgulular, fışkıran sıvı dolgulular gibi çok farklı çeşitleriyle gençlerin ağızlarından, hanımların çantalarından eksik etmediği şeylerden olmuştur.


         Birçoğumuz tüketim sektörünün bize sunduğu abur cuburlar arasında sakızların en masum ürün olduğunu düşünebilir. Hattâ o minicik ambalajlardaki etiket muhtevâsını merak etseler bile bir büyütece ihtiyaç duyacaklarından kolayca vazgeçeceklerdir. Türkiye'de yaklaşık 50-55 yıl önce başlayan sakız üretimi, son yıllarda büyük bir pazar şekline dönüşüp devam etmektedir. Türkiye'de yılda yaklaşık 4 milyar adet sakız tüketiliyor. Devlet Planlama Teşkilatı'nın 2005 Ekonomik ve Sosyal Sektörlerdeki Gelişmeler raporuna göre, Türkiye'de 90 bin ton sakız üretiliyor. Bunun 31 bin tonu ihraç ediliyor.

        Tarihe baktığımızda, sakızın ilk başta ağaçlardan sızan reçine olduğunu görürüz. Meselâ, Orta Amerika'da yaşayan Kızılderililer, sakızı "Manilkara chicle" adlı, yaprağını dökmeyen tropikal bir ağaçtan çıkarırlardı. Bin yıl önce bu insanlar, ağaçların gövdelerinde yarıklar açar, çıkan reçine damlalarını toplar ve çiğnenmeye uygun bir kıvama gelene kadar kaynatır, ardından çiğnerlerdi.

       Sakızın Muhtevâsı
       Şekersiz tatlandırıcılı draje sakızların muhtevâsı, kısaca sakız mayası, şeker yerine kullanılan tatlandırıcılar, renklendiriciler ve çeşidine göre nane, meyve suyu gibi aromalardan oluşuyor. Karışım sıcak mikserlerde karıştırılarak hamur hâline getiriliyor. Sakız hamuru küçük dikdörtgenler şeklinde kesilip dinlendiriliyor. Dinlendirilen sakızlar drajeleme makinelerinde tatlandırıcılar ile çeşidine göre drajelendiriliyor ve cilâlanarak parlatılıyor. Parlatılan drajeler, son olarak ambalajlanıyor. Bu işlem, başlangıçtan bitimine kadar en az 12 saat zaman alıyor.

       Sakız Yapımında Kullanılan Ana Madde
       Günümüzde sakızlar, "sentetik polimer"lerden üretilmektedir. Ana madde olarak genelde poliizobutilen, izobutilen-izopren kopolimeri (bütil kauçuğu), stiren-bütadien kopolimeri ve polivinilasetat gibi tabiî/doğal olmayan sentetik maddeler kullanılmaktadır. Daha açık bir ifade ile sakızın ana maddesi olan "sakız mayası"nın üretiminde otomobillerin lastiklerinde de kullanılan sentetik kauçuk bulunmaktadır. Bu maddeler, suda çözünmeyen bir özellik taşıdığı için halıya veya başka bir eşyaya yapışan sakızı çıkarmak oldukça zordur. Diğer önemli bir konu da sakız yutma alışkanlığı olan çocuklarda, sonu ameliyata kadar giden vak'aların yaşanmasıdır. Çünkü sindirilemeyen bu sentetik maddeler, bağırsaklarda birikerek tehlikeli sonuçlara sebep olabiliyor. Bir parça sakız çiğnendiğinde, şeker ve aromalar gibi suda çözünebilen maddeler zaman içinde ağızda salınır; ancak polimer sakız mayası (plastik kısım) kalır. Bir süre sonra sakız tatsız bir hâle gelir; zirâ bütün aromalar açığa çıkmıştır, oysa sakız mayası aslâ çözünmez. Ağzın sıcaklığı mayayı yumuşatır ve daha kolay çiğnenebilir hâle getirir. Ama aslında değişen bir şey yoktur, sakız soğuyunca yeniden sertleşir; hattâ plastikleştiriciler salınmışsa, daha da sert bir hâle bile gelebilir.

        Sakızlarda Bulunan Katkı Maddeleri
Tatlandırıcılar: Şekersiz sakızlarda çok çeşitli tatlandırıcılar kullanılır. Bunların bir kısmı sakız mayası hazırlanırken içine, bir kısmı dışına eklenir. Bir kısmı eğer dolguluysa içine konur. Günümüzde ithal edilen tatlandırıcıların neredeyse % 95'i gıda sanayiinde kullanılıyor. Bunlar yalnızca diyabetik ürünlerde değil, ucuz olan tatlılarda, şekerlemelerde ve sakızlarda kullanılıyor. Bunlardan en yaygın kullanılanı "aspartam"dır.

Aspartam: Sakızları tatlandırmak amacıyla şeker yerine kullanılan sentetik bir katkı maddesidir. İtalya Ramazzini Kanser Enstitüsü, 1.600 fare üzerinde yaptıkları araştırma aspartamın, lösemi ve lenfomalara sebep olduğunu göstermiştir. İngiltere'de Avam Kamarası Gıda ve Çevre komisyonu Başkanı Roger Willams, aspartamın, kansere sebep olduğuna dair güvenli delilleri olduğunu, dolayısıyla bu maddeyi içeren ürünlerin satıştan kaldırılması gerektiğini bildirmiştir.

Aspartam'ın Zararları: Baş ağrısı, unutkanlık, eklem ağrısı, bulantı, uyuşukluk, kas spazmları, şişmanlık, döküntü, migren, depresyon, yorgunluk, huzursuzluk, uykusuzluk, görme kaybı, işitme kaybı, çarpıntı, nefes darlığı, korku atakları, ağzı dolanma, tat kaybı, baş dönmesi, parkinson, kanser gibi hastalıklardır.

Acesulfame-K (E950): Bu yapay tatlandırıcı, bildiğimiz şekerden 200 kat daha fazla tat verir. Fırın ve pastacılık ürünlerinde, sakızlarda, jelatinli şekerlemelerde ve meşrubatlarda kullanılır. "The Center of Science in the Public Interest" (CSPI), yapay tatlandırıcılar olan aspartam'ı en kötü 10 katkı listesine dahil etmiştir.

       Yapay tatlandırıcılardan siklamat, şekerden 45 kat, aspartam 200 kat, asesülfam K 200 kat, sakarin 300 kat, sukraloz 600 kat, taumatin 2 bin 500 kat daha fazla tat veriyor. Aspartamın yeni bir türü olarak kabul edilen yeni nesil tatlandırıcı neotam, şekerden 13 bin kat daha tatlıdır.

Sorbitol: Sıklıkla kullanılan bir yapay tatlandırıcıdır. Özellikle ince bağırsakta çok zor emilir. Fazla tüketimi karın ağrısı, ishal, mide krampları, baş dönmesi, alerjik deri döküntülerine sebep olur.

Ksilitol: Tatlılar, dondurmalar ve reçellerde de kullanılan bir sun'î tatlandırıcıdır. Yapılan deneylerde böbrek ve idrar yolu problemleri ve psikolojik huzursuzluklara sebep olduğu bulunmuştur.

Aromalar: Sakızlara hoş bitki kokuları, meyve tad ve kokuları verebilmek amacıyla laboratuarlarda sun'î olarak üretilen kimyevî maddelerdir.

Renklendiriciler: Sakızlarda en çok kullanılan katkı grubundandır. Bunlardan özellikle altı renklendirici üzerinde İngiltere Southampton Üniversitesi yaptığı araştırma, bunların kansere sebep olduğunu ispat etmiştir. Ayrıca bu renklendiricilerin olduğu pek çok hazır gıdalarla beslenen çocuklarda hiperaktivite ve davranış bozuklukları tespit edilmiştir. İşte bu renklendiricileri şöyle sıralayabiliriz. Tartrazine-E102, quinoline yellow-E104, sunset yellow-E110, carmoisine-E122, ponceau4R-E124, alluraredAC-E129.

Msg (Mono Sodium Glutamate): Tad alma duyusunu harekete geçirerek katıldığı gıda maddesini daha lezzetli hâle getirir. MSG'nin kullanıcılar üzerinde alışkanlık yaptığı da söylenmektedir. Bazı ülkelerde yasaklanan bu maddenin, organizmaya son derece zararı vardır. Özellikle hâmilelere verdiği zararlara bebekler de mâruz kalmaktadır. Kalp ritim bozuklukları, bağırsak ve dolaşım bozuklukları, nörolojik hastalıklar, böbrek ve karaciğer hasarları, Alzheimer ve Parkinson hastalıkları gibi pek çok zararları mevcuttur.

       Helâlliği Şüpheli Olan Katkı Maddeleri
Gliserol (gliserin): Kıvam artırıcı, nem tutucu ve tatlandırıcı özelliğinden dolayı kullanılır. Ama gliserin, hem nebâtî/bitkisel, hem de hayvanî yağlardan elde edilebilir. Hayvanî kaynaklı olan gliserinin Müslümanlar açısından helâlliği tartışılır. Sebebi ya yenilmesi haram hayvandan elde edilişi ya da kesim usulünün İslâmî kurallara uygun olmayışındandır. Fazla alımında baş ağrısı, susuzluk ve bulantıya sebep olabilir. Tatlandırıcılı sakızların üzerinde "Aşırı kullanımı laksatif etkiye sahiptir" yazısı bulunur. Bunun mânâsı, ishale sebep olmasıdır.

       E471-E477Mono ve digliseridler ve modifiye edilmiş formları, nebâtî/bitkisel ya da hayvanî kökenli olabilir. Bunun da nebâtî olanında bir mahzur olmamakla birlikte hayvanî kaynaklı olanında haram şüphesi bulunabilir.

       Ayrıca sıvı dolgulu tatlandırıcılı draje sakızlarda jelatin bulunmaktadır. Her ne kadar yenilebilir sığır jelatini yazsa da, jelatin katkı maddesi ithal olduğu için haram şüphesi bulunmaktadır.

       Peki, biz o zaman hiç mi sakız çiğnemeyelim?
       Sakızı, eğer ağız kokusu için çiğniyorsak farklı alternatifler düşünmeliyiz. Meselâ ağızda karanfil veya kakule bulundurabiliriz.

       Israrla çiğneme isteği varsa, aktarlardan tabiî damla sakızı ya da tabiî kenger sakızı alabiliriz. Ama çocuklarımıza bu konuda tatmin edici bilgiler vermeli ve kararlı olduğumuzu göstermeliyiz.

      - Nejla Baş -

17 Mart 2013 Pazar

Yaratıklar İle Yaratıcıyı Birbirine Karıştırmayalım!..


          Her şeyin mutlaka bir yapıcısı vardır. Resmi ressam, heykeli heykeltraş, masayı marangoz yapıyor. Bu kâinatı da Allah yarattı. Öyle ise Allah'ı kim yarattı, O'nun da bir yaratıcısı olması gerekmez mi?..

          Elbette gerekmez... Çünkü bir yapıcısı ve yaratıcısı olduğunu söylediğimiz diğer şeyler hep "YARATIK"tır... Resim de, heykel de, masa da hep birer yapılmış eserdir. Dolayısıyla her yaratığın ve her eserin bir yapıcısı, yaratıcısı olmalıdır. Ancak, Allah'ın da bir yaratıcısı var mıdır, dediğimiz zaman bir yanlışlık yapmış oluruz. Yaratık ile yaratıcıyı birbirine karıştırmış oluruz. Bu da büyük bir  mantık ve düşünce yanlışı olur. 

         Yaratılmışların sıfatları başka, Yaratıcı'nın sıfatları başkadır. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir. Bu ayırmayı yapabilmek için de bizim varlığına ve birliğine inandığımız Yaratıcı'nın sıfatlarını, özelliklerini çok iyi öğrenmemiz gerekir. Meselâ bu sıfatlardan biri; Tekvin, yani yaratma sıfatıdır. Allah yaratıcıdır. Halbuki O'nun yarattığı varlıklar yaratıcı değildir... Yani bir şeyi yoktan, hiçten ortaya koyamazlar, yaratamazlar...

         Oysa ki biz, "Allah'ın da bir yaratıcısı var mıdır? dersek, O'nu yaratıcı olarak değil, yaratık olarak, yaratılmış bir eser olarak düşünmüş oluruz. Böylece iki ayrı şeyi birbirine benzetmiş ve birinde olan şeyi diğerinde de aramış oluruz. Bu da yanlışların en büyüğü olmaz mı?..

         Meselâ, üzerinde oturduğunuz sandalyeye bakınız. Bu sandalyeyi kim yapmıştır?
- Marangoz...
- Marangozu görmediyseniz, şu şekilde tarif edebilir miyiz?
- Bu sandalyeyi yapan marangoz; aynen yaptığı sandalye gibi demir bacaklı, üzeri düz ve kalın tahtadan bir metre boyunda bir varlıktır...

         Marangozun böyle bir yaratık olduğuna ınanır mısınız? Bu marangozu yaptığı sandalyeye benzetmektir. Halbuki marangozun yaptığı sandalye başka, kendisi başkadır... Yani bir ustanın, yaptığı esere benzetilmesi mümkün değildir... 

        Yine bir resim onu yapan ressama benzetilemez. Resim düz bir çizgi ve zemindir. Sadece bir görüntüdür ve cansızdır. Onu yapan ressam canlı bir insandır. Hem çok yönlü bir dış görünüşüyle, hem de ondan daha mükemmel yaratılmış iç organlarıyla resimden apayrı ve bambaşkadır...

        Hiçbir eser onu yapana benzetilemezse, yaratık Yaratıcı gibi olamazsa, Allah'ı insanlara benzetebilir miyiz?

       
Demek ki, "Allah'ı kim yarattı?" sorusu, mantıksız ve yanlış bir sorudur. Soranın cahilliğini gösteren bir sorudur. Başkalarının inandığı asılsız yaratıcılar, sahte İlahlar için bu soru sorulabilir... Ama bir Müslüman için sorulması çok yanlıştır... Çünkü Müslüman'ın inandığı Yaratıcı ezelî yani öncesizdir... Ebedîdir, yani sonsuzdur... Hiçbir şeye muhtaç değildir. Eşsizdir, benzersizdir, denksizdir ve birdir... Doğmamış ve doğurulmamış tek bir Allah'tır... Bütün bu sıfatları taşıyan Allah, nasıl olur da bu sıfatların hiçbirini taşımayan canlılara, insanlara benzetilebilir?..

       Bu soru şuna benzer; Biri size insanı anlatıyor. Saçını, kaşını, gözünü, aklını, fikrini açıklıyor, tarif ediyor. Siz de ona: "peki kanatları nasıldır" diyorsunuz... Hiç böyle soru olur mu deyince de, kuş çeşitlerini göstererek, "Baksana bütün bu canlıların kanatları vardır" diye cevap veriyorsunuz. Böyle bir cevap ne kadar komiktir, değil mi?... Bu ne kadar saçma ve komikse, Allah'ı da yaratılmışlara benzetip, böyle sorular sormak an az o kadar komik ve saçmadır.

        Aslında dikkatle düşünecek olursak, sorunun komikliği ve tutarsızlığı kendi içindedir. Çünkü "her şeyi Allah yarattı, öyleyse Allah'ı kim yarattı" diyen şahıs, önce Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul ediyor. Sonra da O'nu kimin yarattığını soruyor. Ne oluyor burada? Büyük bir zıtlık oluyor... Allah'ın önce yaratıcı olduğunu kabul edip, sonra da yaratılmış olduğunu araştırıyor. bir şey hem yaratıcı, hem de yaratılmış olabilir mi? Bir şey, iki şey olur mu aynı anda? Allah yaratıcıdır. Dolayısıyla da yaratılmış olamaz. Şu halde O'nu kimin yarattığını araştırmak sapıklıktır.

      Çünkü Yaratıcı, yaratık değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, yaratma gücüne sahip olabilir miydi? Yaratma gücüne sahiptir, o halde yaratık değildir. Yaratılmışların en üstünü ve kabiliyetlisi olan insan bile, hiçbir şeyi yoktan varedemez. O  halde her şeyi yoktan yaratan Allah nasıl yaratılmış olabilir?..

       Bu düşüncenin bir yanlışlığı da şöyle ortaya çıkar. Bir şeyi yapan kişi, bir eseri ortaya koyan usta, eserine ve onu tâbi kıldığı kanunlara uymak zorunda değildir. Yapılmış olan eserin bağlı bulunduğu, uyduğu kanuna san'atçının da uyması gerekmezse; Yaratıcı'nın da yarattıklarını uydurduğu kanunlara uyması gerekmez.

      Kendi isteğiyle hareket eden, düşünen, yiyen, içen, gezen, yatıp kalkan ve bazı şeyleri arzu eden insan yaptığı eserlere meselâ otomobile hiç benzer mi? Otomobillerinde kullanım özellikleri dışında kendi keyfince hareket ettikleri düşünülemez. Usta ile eser arasında hiçbir benzerlik yoktur...

      Bu kâinat yaratılmış bir varlıktır. O'nu yoktan yaratan da Allah'tır. Kâinatın Allah tarafından konulmuş özellikleri vardır. Onun yaratıcısı olan Allah'ın sıfatları ise, kâinattan bambaşka ve apayrıdır... Karşılaştırılmaları bile imkânsız olan bir farklılık ve başkalıktır bu...

      Her sebep bir kanun gibidir. Varlıklar onun dışına çıkamaz. Çünkü Allah'ın yarattığı zaman ve mekânın içinde yaşamaktadır. Ancak, zamanın ve mekânın yaratıcısı olan Allah sebeplerin ve onların bağlı buşunduğu kanunların üstünde, ötesindedir.

        Yaratıcının Yaratıcısı Olsaydı...
     
Bu sorunun en önemli yanlışlıklarından biri de, bir noktada durmayışı, zincirleme devam edişidir. Eğer bu soruyu soran kişi Allah'ı yaratan başkasıdır cevabını alırsa, artık bu soru bitip tükenmek bilmeyen bir kısır döngü içine girecektir. Çünkü, eğer Yaratıcı'nın bir yaratıcısı varsa, onun da yaratıcısı vardır. Yaratıcı'yı yaratanında yaratıcısı vardır ve bunun gibi... Akla hayale sığmaz bir zincirleme yaratıcılar serisi meydana çıkar ki, bu da çok saçma bir sonuçtur. Bir Yaratıcı'yı aklına sığdıramayan kişi, sayısız çokluktaki yaratıcıları kabul etmek zorunda kalır... Böylece Allah'ın birliği ilkesi de çiğnenmiş olur. Halbuki, Allah'ın bir oluşunu; kâinatın bozulmayan düzeni, dünyanın yapısı, hakaretleri, mevsimleri, gece ve gündüzün şaşmayan nizamı hep bir olan Yaratıcı'yı gösterir. Kur'ân-ı Kerîm'de de Allah azze ve celle şöyle buyuruyor;

     "Oysa, (anlamıyorlar ki,) göklerde ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı, bu iki alem de kargaşalık içinde yıkılıp giderdi! Bunun içindir ki, O mutlak hükümranlık tahtının Efendisi, O sınırsız kudret ve yücelik sahibi Allah, insanların tanımlama ve tasvir yoluyla kendisine yakıştırdığı her şeyin ötesinde, her şeyin üstündedir!" (21 / ENBİYÂ - 22)

      Peki bu soru nerede duracaktır? Yaratıcı'nın yaratıcısı var, onun da var, onun da var.... Elbette ki, akıl ve mantığın gereği olan bir yerde kesilip bitmesidir. İşte sorunun kesilip bittiği yerdeki son yaratıcı gerçek yaratıcı, Allah'tır...

      Şayet bu soru hiçbir yerde durmadan devam edecek deniyorsa, bu da büyük bir akılsızlık, mantıksızlık ve saçmalıktır. Mutlaka bir yere dayanması, bir yerde durması, bitmesi gerekir ki akıl bunu kabul edebilsin. Misallerle bu konuyu açıklayalım inşeAllah...

     Hiç tren görmemiş birini ilk defa şehre indirip trene bindiriyoruz. Seksen vagonlu uzun bir katar bu. En arkadaki vagondan başlıyoruz bu adama hareket halindeki treni gezdirmeye... Adam körüklü bir aralıkla öndeki vagona geçerken bakıyor ve diyor ki;
- Şimdi anladım, bu vagon öndekine bağlanmış o bunu çekiyor.
     İkinci vagonu da geçerken aynı şekilde cümlesini tekrarlıyor;
- Anlıyorum, bu vagonu da öndeki çekiyor.
     Böylece geze dolaşa en öndeki vagona geliyor. Ve oradan da lokomotife...
- Haa anladım, diyor... Bu en öndeki vagonu da lokomotif çekiyor.

     Şimdi bu adam lokomotiften çıkıp, onunda önünde bulunan ve lokomotifi çeken bir şeyi arasa, akıllılık yapmış olur mu? Olmaz... Çünkü onun çekicilik kuvveti kendisindendir. Lokomotif bizzat kendisi harekerlidir. Çekme işi de en son ona dayanmaktadır.

      Bu misalle de öğreniyoruz ki; Bütün yaratıklar bir Yaratıcı'ya bağlanmazsa, uzayıp giden sebeplerin bitip tükenmeyen zincirlemesi mantıksız bir kısır döngü oluşturur. Ama onlar bir yerde durup Yaratıcı'ya bağlanırlarsa, konu mantıklı bir çözüme kavuşmuş olur.
   
      Bir başka örnek verecek olursak;
      Ayakta duran bir insana soralım;
- Senin başın nerededir?
- Vücudumun üzerindedir.
- Vücudun nerededir?
- Ayaklarımın üzerindedir.
- Ayakların neyin üzerindedir?
- Dünya'nın üzerinde.
- Dünya neyin üzerindedir?
- Dünya hiçbir şeyin üzerinde değildir.Onda boşlukta durabilme gücü vardır. Bir şeye dayanıp durma mecburiyetinde değildir...

      İşte bu cevaptaki gibi, Allah'ın varlığı zatındandır, yani kendisindendir. Varlığı için başkasına muhtaç değildir... Niçin muhtaç değildir? Çünkü O'nun varlığı, İlah oluşu en mükemmeldir, muazzamdır, en yücedir. Böyle olduğu için de noksanlıklardan, eksikliklerden münezzeh, yani çok uzak ve yüksektir. Başkasına muhtaç olmak da bir noksanlık ve acizliktir. İşte en mükemmel varlık sahibi olan Allah azze ve celle, bu başkasına muhtaç olma noksanından da elbette uzaktır. Dolayısıyla da, "Allah'ı kim yarattı?" sorulursa O'na noksanlık verilmiş, böylece mantığa ters düşülmüş olur...

     Bir yazıya bakalım ve sırasıyla onu yapanı bulmaya çalışalım;
- Yazıyı kim yazdı?
- Kalem yazdı.
- Kaleme kim yazdırdı?
- Onu tutan parmaklar.
- Parmakları kim tuttu?
- El tuttu.
- Eli kim tuttu?
- Kol tuttu.
- Kolu kim tuttu?
- Vücut tuttu.
     Böylece mesele gerçekten sapar ve yazıyı kimin yazdığını da bulamamış oluruz. Halbuki, manalı bir yazı, bir ilimden kaynaklanmıştır. Yazı  ise bir ilimden çıkmıştır, aslen yazıyı yazdıran ilimdir...

     Bu örneklerden de açıkça anlaşılacağı üzerine varlıkların zincirleme bir tarzda birbirlerini yaratmaları söz konusu olamaz. Onları yaratan ve fakat kendisi yaratılmamış olan bir Yaratıcı'nın varlığı kesin bir mecburiyettir.

     Bir kağıda sıfır yazalım. Sıfırın sonuna bir rakam yazıncaya kadar bunun değeri sıfırdır. Sıfırın soluna bir rakam yazmadan sıfırları artırırsak herhangi bir değer kazanmaz. Soluna bir rakam yazmadığım sürece bunlar hiçbir değer ifade etmeyeceklerdir. Çünkü; "Hep aynı şeye muhtaç ve aynı hususta da aciz olanların bir araya gelmesi, ihtiyacı çoğaltmaktan ve acizliklerini artırmaktan başka işe yaramaz."
         
      Bir mana kazanabilmeleri için birbirlerinin aynı olan sıfırları bir başka rakama dayandırmak gerekir. Sebepler zincirinin de bir Yaratıcı'ya bağlanması gerekir. Zira akılsız, kör ve sağır sebeplerden akıllı, lüzumlu ve manalı neticeler meydana getirilmesi ancak ilim ve kudret sahibi bir Yaratıcı'ya dayandırılmalarıyla mümkündür.

     
Bir fıkra ile son örneğimize de verelim;
     Dursun ilk defa camiiye giriyor ve cemaatle namaz kılıyordu. Baktı ki bütün cemaat öndeki tek bir adamın arkasındalar, nasıl hareket ederse aynını yapıyorlardı.
   
     Cemaatin imama uyuşu, aklını kurcaladı. Namazdan sonra camii avlusunda imama yaklaştı ve kendisine has sorusunu sordu:
- Haçen imam efendu, çemaat sana uyuyır da, sen çime uyuyırsun da?

      İmam cevap verdi:
- Cemaat imama uyar ama, imam kimseye uymaz. Şayet imam da bir başka şeye uysa, imam olamaz; o da cemaat durumuna düşer. Yani imam olmanın şartı, nasıl başkasına uymamaksa, cemaat olmanın gereği de imama uymaktır.....

        Madde Ezelî ve Ebedî Olur Mu?..
     
Bu soru da Şeytan'ın bir hilesidir. Genellikle de inancı zayıf insanların, ya da inançsızların zaman zaman ortaya atıp kalpleri ve kafaları bulandırmak maksadını güdüyor. Yaratıcı olarak Allah'a inanmayanlar, sebeplerin ve maddenin ezelî ve ebedî olduğunu iddia ediyorlar. Yani onlara göre madde öncesiz ve sonsuzdur.

      Bilimsel gelişmelere göre bu görüş çok yanlış ve asılsızdır. Kimya bilgini John C.; "İlimlerin Hakim Olduğu Çağda Allah'ın Varlığı İspatlanmıştır" adlı eser de şöyle diyor:

      "Kimya bize bazı maddelerin yok olma yolunda bulunduğunu söyler. Ancak bazı maddeler yokluğa doğru sür'atle ilerlerken, diğer bir kısmı ise yavaş yavaş gider. Bu yüzden madde ebedî(sonsuz) değildir."

      Sonsuz olmayan bir şey aynı zamanda öncesiz de değildir...

      Allah azze ve celle'ye olan sozsuz imanımız ve bağlılığımız her türlü şüphenin üstesinden gelip imanın vereceği benzersiz huzura kavuşturur. Zaten Rasulullah s.a.v. bu gerçeği asırlar öncesinden bakınız ne kadar net anlatmıştır;

"Şeytan size gelir ve dünyayı Allah yarattı, Allahı kim yarattı? diye vesvese verir. Böyle bir vesveseyle karşılaştığınız zaman:

-Ben Allah'a ve Rasûlüne inandım, iman ettim. Şeytan, boşuna benimle uğraşıp durma, deyiniz". [Buhari]
     
(Öğretmenin Not Defteri 1-2-3/ Vehbi Vakkasoğlu'nun kitaplarından alıntıdır...)

14 Mart 2013 Perşembe

Siyer-i Nebi Ders Notları - 20 (Zekeriyyâ A.s, Hz. Meryem, Yahyâ A.s ve İsâ Aleyhisselam - 2)


          Tekrardan dönüyoruz Meryem validemize... Meryem, bu temiz ortam içerisinde iffetli ve şerefli bir şekilde yetişti. Allah Teâlâ'nın koruması altında Beytül-Makdis civarında hayatını sürdüren Hz. Meryem'e melekler sürekli gelerek, kendisine Allah indindeki makamını ve Allah'ın onu diğer kadınlar arasından bir peygamber annesi yapmak için seçtiğini müjdeliyorlardı. Mevla, Hz.Meryem'i İsâ a.s için hazırlıyor.

Hani Melekler, dedi ki: «Meryem, doğrusu Allah, kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada da, ahirette de 'seçkin, onurlu, saygın' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır.»( 3 / ÂLİ İMRÂN - 45 )

«Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve o salihlerdendir.»( 3 / ÂLİ İMRÂN - 46 )

           Bu müjde Hz.Meryem'e gelince çok şaşırmıyor. Umulur ki; "evleneceğim ve çocuğum olacak" diye düşünmüş olabilir.(Allah-u Alem)

Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o, ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti.  (19 / MERYEM - 16)

Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da, düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. (19 / MERYEM - 17)

           Doğu tarafına çekilmesi hususunda farklı rivayetler var; namaz kılmak için, testisine su doldurmak için veya bir şekilde  ihtiyaçlarını karşılamak üzere gitmişti. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu sırada Allah azze ve celle, Cebrâil a.s'ı parlak yüzlü ve güzel görünümlü bir genç suretinde ona gönderdi. Hz. Meryem, onu bir insan zannettiği ve kendisine bir zarar verebileceğinden korktuğu için ne yapacağını şaşırmıştı. Etrafta o an yardıma çağırabileceği kimse de yoktu. Allah'a sığınmaktan başka çaresi kalmayan Hz. Meryem, ona; 

Demişti ki: «Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)'a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).» (19 / MERYEM - 18)

          Cebrâil a.s bir insan şeklinde değil de, melek suretinde gelmiş olsaydı, onu görünce dehşete düşüp ondan kaçacak ve söylediklerini dinlemeye tahammül edemeyecekti. Onun bu korkusunu gidermek ve geliş sebebini anlatmak için Cebrâil a.s ona şöyle dedi: 

Demişti ki: «Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).» (19 / MERYEM - 19)

          Hz. Meryem onun Cebrâil a.s olduğunu anlayınca, sakinleşti ve getirilen haber daha önce kendisine bildirilmiş bir şey olduğu halde (3/Âl-i İmrân, 45-46) yine de hayretini ifade etmekten kendini alıkoyamadı ve kendisine hiç bir erkek eli değmemiş; iffetli bir kimse olduğu halde bunun nasıl mümkün olabileceğine bir cevap almak istedi.

O: «Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken» dedi.  (19 / MERYEM - 20)

«İşte böyle» dedi. «Rabbin, dedi ki: -Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır) .» Ve iş de olup bitmişti. (19 / MERYEM - 21)

          Allah azze ve celle, İsa a.s'ın babasız doğmasını takdir ettiğinden, onu mûcizevî bir şekilde dünyaya getirmek için ruhundan üfleyerek yaratmıştır. Meryem'in gebe kalmasını Allah azze ve celle şöyle açıklamaktadır: 

Böylelikle ona gebe kaldı. Ardından da onunla uzak bir mekâna çekildi. (19 / Meryem - 22)

Irzını iffetle korumuş olan (Meryem'i) de an! Biz ona ruhumuzdan üflemiş, kendisini de oğlunu da âlemler için bir âyet (mucize) kılmıştık. (21 / Enbiyâ - 91)

Biz ona, ruhumuzdan üfledik. O, Rabbinin sözlerini tasdik etmişti ve itaatkâr olanlardandı. (66 / Tahrîm - 12).

          Hz. Meryem gebe kalınca, insanların bulamadığı bir yere çekilip tek başına beklemeye başladı. İnsanların gözünden uzak bir yere çekilmesi kavminin şüphe ve itham dolu bakışlarından kurtulmak içindi. Zaten o, başına gelen bu büyük hâdiseyi insanlara nasıl izah edeceğini bilemediğinden, sıkıntı içinde ne yapacağını şaşırmıştı.

          Hamilelik süresi hakkında farklı görüşler bulunmaktadır. Bir kısmı, bu müddetin bir veya dokuz saat kadar olduğunu söylerken; diğer bir kısmı da, sekiz ay olduğunu söylemişlerdir. Sahih olan, cumhurun görüşüne göre ise, bir kadının tabii hamilelik müddeti kadar gebe kalmış ve yine aynı tarzda çocuğunu doğurmuştur. (İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 216).

          Doğum sancıları gelince, insanlardan uzaklaşmış olduğu yerdeki bir hurma ağacının altına sığınmak zorunda kaldı. O, bu haldeyken insanların onu itham edecekleri şeyden dolayı ne kadar büyük bir bunaltı yaşadığını şu Âyet-i Kerîm'de açık bir şekilde ortaya koymaktadır;

Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: «Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim.»(19 / Meryem - 23)

          Hz. Meryem'in o anda zihnen içinde bulunduğu sarsıntıyı gidermek ve Allah azze ve celle'nin koruması altında olduğunu hatırlatıp teskin etmek için ona şöyle seslenildi;

Altından (bir ses) ona seslendi: «Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır.»(19 / Meryem - 24)

Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüversin.»(19 / Meryem - 25)

         Hz. Meryem, çocuğunu dünyaya getirmişti. Ancak, kavminin yanına, onların bu konuda içinde bulundukları fitne halini bildiği halde nasıl dönebilirdi?.. Onu, hak etmediği halde, iffetsizlikle itham edeceklerdi. O, içinde bulunduğu durumun içyüzünü onlara nasıl inandırabilirdi?.. Bu karmakarışık düşünce ve sıkıntı halinde ne yapacağım şaşırmışken, ona seslenen; sıkılmadan yiyip içmesini ve kavmine gidince nasıl davranması gerektiğini şöyle bildirmişti;

Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: «Ben Rahman (olan Allah)'a oruç adadım, bugün hiç bir insanla konuşmayacağım.» (19 / Meryem - 26)

         Hz. Meryem, Rabbinin mucizelerini görünce, yaratanının kendisini koruduğunu ve kavmine karşı da mahçup etmeyeceğini idrak etmenin verdiği bir huzura kavuştu. Çünkü yanında mutlak anlamda bir delil vardı ve ortadaki mucizevî olayın ispat edilmesi de Allah azze ve celle için kolay bir şeydi. Bu inanç içerisinde İsâ a.s'ı alıp kavminin yanına gitti. Bu, kavmi için de çözülmesi kolay olmayan bir durumdu. Zira onlar daha doğmadan Mâbede adanmış ve orada ibadete dalmış tertemiz, iffetli bakireyi kucağında bir çocukla karşılarında görünce dehşete düşüp sarsıntı geçirdiler.

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: «Ey Meryem, sen gerçekten şaşırtıcı bir şey yaptın.»(19 / Meryem - 27)

«Ey Harun'un kız kardeşi, senin baban kötü bir kişi değildi ve annen de azgın utanmaz (bir kadın) değildi.» (19 / Meryem - 28)

           Yahudiler soylarıyla övünürler. Hz.Meryem'in soyundan geldiği, Mûsâ a.s'ın kardeşi Hârun a.s'dır. Bu hitap ile yaptığını sandıkları şeyin ne kadar acâyip bir şey olduğunu ortaya koymayı amaçlamışlardı. İbn Cerir'in söylediğine göre ise, Hârun aralarında bulunan fâcir bir kimsedir ve onlar Meryem'i itham ederken kötü bir kimsenin kardeşi yaparak, onu aşağılamak istemişlerdi (İbn Kesîr, a.g.e., V, 221).

Meryem, (bana değil, çocuğa sorun dercesine) çocuğu gösterdi. Dediler ki: «Henüz beşikte olan bir çocukla biz nasıl konuşabiliriz?» (19 / Meryem - 29)

(İsa) Dedi ki: «Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. (Allah) Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.» (19 / Meryem - 30)

«Nerede olursam (olayım,) beni mübarek kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekâtı vasiyet (emr) etti.» (19 / Meryem - 31)

«(Beni) anneme saygılı, hayırlı evlat kılıp. Zorba, bedbaht ve hayırsız biri yapmadı.» (19 / Meryem - 32)

«Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün de.» (19 / Meryem - 33)

          Ancak kavminin, diğer peygamberlerin kavimlerinin de yaptığı gibi, mucizelere rağmen, onu yalanlamayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Zira Kur'ân-ı Kerim'de İsrailoğullarına lânet edilişin sebepleri dile getirilirken, Hz. Meryem'e yaptıkları iftira da zikredilmektedir;

Bir de inkâr etmeleri ve (babasız çocuk doğurması üzerine) Meryem’e karşı büyük bir iftirâ söylemeleri  (4 / NİSÂ - 156)

İşte Meryem oğlu İsa; hakkında kuşkuya düştükleri «Hak Söz»'e göre budur. (19 / Meryem - 34)

           İsâ a.s'ın durumunu Allah azze ve celle, Adem a.s'ın durumuna benzetmektedir:

 “Allah katında İsâ'nın durumu da Adem'in durumu gibidir. Allah Âdem'i topraktan yarattı. Sonra ona ‘ol’ dedi ve o oluverdi” (3 / Âl-i İmran - 59). 

          Âdem a.s'ın topraktan yaratılışına inanmak nasıl imanla alakalı bir şey ise, Hz. Meryem'in, İsâ a.s'ı babasız olarak dünyaya getirişi de imanla alakalıdır. Kalbinde fitne bulunanlar, Yahûdi ve Hristiyanlar gibi onun durumu hakkında şüpheye düşerler, Allah'a teslim olan kalpler ise, olayı âyetlerin haber verdiği şekilde kabul edip tasdik ederler. Allah azze ve celle, Rasulüne hitap ederek, onun şahsında bütün mü'minleri uyarmaktadır; 

"Bu, Rabbin tarafından bir gerçektir. Sakın şüphe edenlerden olma." (3 / Âl-i İmrân - 60)

          Yahûdiler, iftira atarak Hz. Meryem'in marangoz olan akrabası Yusuf Neccar'dan hamile kaldığını iddia ediyorlar. Matta ve Barnaba İncil'lerinde ki kayıtlara göre de;  Hz. Meryem, İsâ a.s'ı alarak Yusuf Neccar'la birlikte Mısır'a gidiyor.

           İsâ a.s'dan sonra Hz. Meryem'in ne kadar yaşadığı ve nerede öldüğü hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır.

          “İsâ” kelimesi, Süryânice asıllıdır. “Mübârek” anlamına gelir; aslı “Îşau”dur. Bazı hıristiyan toplumlar “Yesû(s)”, Frenkler “Jesu(s)” derler. “Mesîh” İbrânice bir kelime olup aslı “Meşîha”dır. Hz. İsa’nın bir lakabıdır, elini sürdüğü hastayı iyileştirdiği, bereketle meshedilerek manevî kirlerden arındığı, çok seyahat ettiği, annesinden yağ sürülmüş ve tertemiz olarak doğduğu için bu isim verildiği belirtilir. 

          “İsâ” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 25 yerde geçer. İsâ a.s'ın lâkabı olan “Mesîh” 11 yerde ve çoğunluğu “İbn Meryem” şeklinde olmak üzere “Meryem” ismi de 34 yerde kullanılır. İsâ ismi, Kur’ân-ı Kerim’de geçen âyetlerin tümünde “İbn Meryem -Meryem oğlu-” ifadesiyle geçer. Bu şekilde kullanılması, İsâ a.s'ın bir beşer olduğu ve bir beşerden doğduğunun vurgulanması için olmalıdır. 

          İsâ a.s, Kur’ân-ı Kerim’e göre ancak bir kuldur;

Doğrusu o (Îsâ), sâdece kendisine ni'met (peygamberlik) verdiğimiz bir kuldur; ve onu (babasız yaratmakla) İsrâiloğullarına (ibretli) bir misâl kıldık. (43 / ZUHRÛF - 59)

         Kur’ân, onun kul olmanın ötesinde bir sıfatla anılmasını veya insan üstü bir varlık olarak düşünülmesini kesin ifadelerle reddeder ve İsâ a.s'ın da, meleklerin de Allah'a kul olmaktan asla çekinmeyeceklerini belirtir;

Ey Kitap Ehli, dininiz konusunda aşırılığa sapmayınız, Allah hakkında gerçek olmayan sözler söylemeyiniz. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın sadece bir peygamberi, Meryem'e sunduğu bir kelimesi ve ondan gelen bir ruhtur. Allah'a ve peygamberine inanınız. Allah «üçtür» demeyiniz. Bundan vazgeçiniz, hayrınıza olan budur. Allah ancak tek bir ilahtır, çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde ve yeryüzünde bulunan herşey onundur. Allah insan için yeterli bir vekildir. (4 / NİSÂ - 171)

         Kendilerini Allah’ın kulu olarak ifade etmekten onur duyan peygamberlere tapılmaz, onlara tanrı muâmelesi yapılmaz...

          İsâ a.s, kendisine kitap verilen üçüncü peygamberdir. Allah azze ve celle, tahrif edilen Tevrat'a mukabil olarak, hükmünü fes ederek İsâ a.s ile beraber İncil'i gönderiyor. İsâ a.s'a tabii olanların ismi Hıristiyan değil, Îsevî'dir... Mûsâ a.s'ın tebliğ etmiş olduğu dine, onun gibi inananlar, tabii olanların ismi Yahûdi değil, Mûsevî'dir... Yahûdiliği ortaya, Mûsevîliği bozan Mûsevîler çıkartmıştır. Îsevîlik te bozulunca adı Hıristiyanlık olmuştur.

         İsâ a.s otuz yaşında, Romalıların elinde bulunan Yahudiye’de Romalılardan Tiberius iktidarı döneminde peygamberlik görevi aldığında bunu İsrailoğullarına bildirdi. Önce Celile (Galile)’de, sonra Kudüs’te insanları hak dine davet etti. Peygamberliğini destekleyecek bir takım mûcizeler beyan ediliyor;

Allah şöyle diyecek: «Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğullarına apaçık belgelerle geldiğinde onlardan küfre sapanlar, «Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir» demişlerdi (de) İsrailoğullarını senden geri püşkürtmüştüm.» (5 / MÂİDE - 110)

         İsâ Mesih, İsrailoğullarına birçok mûcizeler gösterdiği halde bu mûcizelerin sahibinin Allah olduğunu, mûcizelerin kendi peygamberliğine alamet olduğunu açık seçik ilan ettiği halde, onlar yine inanmaya yanaşmadılar, küfür ve inatlarında ısrar ettiler. Çünkü yaşadıkları bölge Roma İmparatorluğunun yönetimindeydi. Vâliler, bizzat Yahûdi asıllı şahıslar olup, Roma Kralının emirlerine göre yönetiliyorlar. Kral ne emrederse, Dinin emirlerine uymasada bunlar uygulanıyordu. Yahya a.s'da buna karşı durduğu için şehid edilmişti. Dünyevî çıkarlarına uymadığı için İsrailoğulları, İsâ a.s'ı da kabul etmiyorlar. İnkârlarının sebebi; ne babasız doğmuş olması, ne mûcizeleri, ne de İncil'i beğenmediklerinden değildir. Onların oturtmuş oldukları düzenin bozulması, Tevrat'ı tahrif etmişlerken İncil'i İsâ a.s hayatta iken değiştiremeyecekleridir. 

Bir zamanlar Meryem oğlu İsa da: «ey İsrail Oğulları, ben size gönderilmiş Allah elçisiyim. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici olarak geldim» demişti. Fakat onlara apaçık deliller gelince: «Bu apaçık bir kandırmacadır» dediler. (61 / SAFF - 6)

          İsrailoğullarından büyük bir kısım İsâ a.s'ı reddediyorlar. Bütün bunlara rağmen İsâ a.s davasından vazgeçmiyordu;

Nitekim İsa, onlardan küfrü sezince, dedi ki: «Allah için bana yardım edecekler kimdir?» Havariler: «Allah'ın yardımcıları biziz; biz Allah'a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol» dedi. (3 / ÂLİ İMRÂN - 52)

(Havârîler:) «Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve peygambere uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz.»(3 / ÂLİ İMRÂN - 53)

          Havâriler, İsâ a.s'ın yardım isteğine ânında cevap vermişler, Allah’ın yolunda yardım, sosyal nizamı gerçekleştirmeye yardım için derhal ileri atılmışlardı. Rivayet edildiği üzere Havâriler on iki  kişiydiler. Her davetçinin mutlaka yardımcılara ihtiyacı vardır. Rasulullah da hicretten az önceki hac mevsiminde şöyle demişti: “Rabbimin sözünü tebliğde bana yardım edecek kimdir? Muhakkak ki Kureyş, Rabbimin sözünü tebliğ etmemi engelliyor.” Nihayet Allah, Medinelileri yardımcı yaptı. Havârî, Habeşçe’den Arapçaya geçmiş bir kelime olup “yardımcı” anlamına geliyordu. İsâ a.s'ın havârileri gibi Muhammed Mustafa a.s.v’in de yardımcıları çıktı. “Yardımcılar” anlamına geliyordu “ensâr” kelimesi de.

         Yahûdiler, Mekke Müşriklerinin Rasulullah s.a.v uyguladıkları gibi İsâ a.s'a ve Havârilerine de boykot - ambargo uyguluyorlar. Açlık baş gösteriyor. Bunun üzerine Havâriler;

Havariler: «Ey Meryem oğlu İsa, Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. 
         Âyet-i Kerîm'de geçtiği üzere "Ey Meryem oğlu İsâ" hitabından anlıyoruz ki, Havâriler İsâ a.s'ın Allah'ın oğlu olmadığını biliyorlar... 
O da: «Eğer inanmışlarsanız Allah'tan korkup sakının» demişti. (5 / MÂİDE - 112)

Her Peygamber, kendinden mûcize isteyen kavmini Allah'ın azabı ile korkutmuştur. Şayet o mûcize başlarına gelirde, gördükleri mûcizeye rağmen isyan ederlerse Allah azze ve celle'nin azap indirmesi çok yakındır. (5 / MÂİDE - 113)

(Bu sefer Havariler:) «Ondan yemek istiyoruz, kalplerimiz tatmin olsun, senin de gerçekten bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahidler olalım» demişlerdi. (5 / MÂİDE - 114)

Meryem oğlu İsa da: «Allah'ım, Rabbimiz, bize gökten bir sofra indir, öncemiz ve sonramız için bir bayram ve Sen'den de bir belge olsun. Bizi rızıklandır, Sen rızık vericilerin en hayırlısısın» demişti. (5 / MÂİDE - 115)

Allah demişti ki: «Şüphesiz ben bunu size indireceğim. Artık sonra sizden kim küfre saparsa, ben onu gerçekten alemlerden hiç kimseyi azablandırmayacağım bir azabla azablandıracağım.» (5 / MÂİDE - 116)

          İsrailoğulları'nın, kendi süflî çıkarlarıyla bağdaşmadığı için İsâ a.s'ı dönemin Vâlisine; "Vâlinin aleyhine propaganda yapmak, halkı isyana teşvik etmek, halkı bölmek - baba ile oğulun arasını açmak " iddialarında bulunarak şikayet ediyorlar. Pontius Pilatus MS 26 - 36 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nun Yahûdiye eyaletinin vâlisidir. Bazı kaynaklarda savcı olduğu belirtilir. İsâ a.s'ın ölüm emri çıkartılıyor. İsâ a.s ve Havârileri arandıkları üzere askerlerden kaçıyorlar. Peygamber hakkında komplo kurmuşlardı; ama Allah azze ve celle, onların tuzaklarını boşa çıkaracak, hilelerine karşılık verecekti. Nasıl ki;  Nûh’u tûfandan, İbrâhim’i Nemrut’tan ve ateşten, Mûsâ’yı Firavun’dan ve boğulmaktan, Muhammed Mustafa s.a.v’i müşriklerin tuzaklarından koruyup kurtardığı gibi İsâ a.s’ı da, onu öldürmek isteyen yahûdilerin elinden kurtarmış, İsâ a.s’a ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsâ’ya benzeterek onu öldürtmüştür.

Onlar ise bir tuzak kurdular. Allah da (buna karşılık) bir tuzak kurdu.» Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.(3 / ÂLİ İMRÂN - 54)

Hani Allah, İsa'ya demişti ki: «Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni kendime yükselteceğim, seni küfredenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar küfre sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Bana'dır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.» (3 / ÂLİ İMRÂN - 55)

«Küfredenleri ise, dünyada ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur.»(3 / ÂLİ İMRÂN - 56)

«İman edip salih amellerde bulunanların ecirleri eksiksiz ödenecektir. Allah, zalim olanları sevmez.»(3 / ÂLİ İMRÂN - 57)

         Hıristiyanlık, İsâ a.s'a ilk olarak inanan havârilerin kabullerinden oluşmaktadır. Aslında Kur’ân’ın ifadesine göre, İsâ a.s’ın tebliğ ettiği din hıristiyanlık, havâriler de hıristiyan değildi. Onlar saf ve temiz müslümanlardı.  Sonra İslam’dan ferâgat edilerek, özellikle Pavlos’un ve bazı mühtedî rolündeki yahûdilerin kasıtlı, bazı câhillerin de iyi niyetli tahrifleriyle hıristiyanlık adı altında yeni bir din ortaya çıktı. “Hıristiyanlık” ismini ilk kez kullanmaya başlayan 43-44 yıllarında Antakya’lı müşrikler oldu. Pavlos ve Barnabas Antakya yöresine gelip dinlerini yaymak istediklerinde, kendilerine karşı çıkan müşrikler onlara alaylı bir şekilde Mesîhî anlamına gelen “hıristiyan” dediler. Daha sonra bu isim yaygınlık kazandı ve o günden itibaren kullanılmaya başlandı. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de İsâ a.s'a tâbi olanlara hiçbir zaman hıristiyan denilmemiştir. Onlara “nasârâ”, yani “yardımcılar” adı verilmiştir. (Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi, c. 1, s. 544)

         Nasârâ, yani İsâ a.s’ın yardımcıları, onun insanların arasından çekilmesinden sonra çeşitli fırkalara ayrıldılar. Kimileri inkâr etmeye kalkarken, kimi de onu Allah’ın oğlu, hatta daha da ileri götürerek İlah ilân etmeye başladılar. Kur’an, bunların küfür ve şirklerini ilân ediyor: 

Andolsun, «Gerçekten Allah, Meryem oğlu Mesih'tir» diyenler küfre saptı. Oysa Mesih'in dediği (şudur:) «Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. Çünkü O, kendisine şirk koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir, zulmedenlere yardımcı yoktur.» (5 / MÂİDE - 72)

Andolsun, «Allah üçün üçüncüsüdür» diyenler küfre sapmışlardır. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan küfredenlere mutlaka acıklı bir azab dokunacaktır. (5 / MÂİDE - 73)

Yahudiler: «Üzeyir Allah'ın oğludur» dediler; Hıristiyanlar da: «Mesih Allah'ın oğludur» dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki küfredenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?(9 / TEVBE - 30) 

Onlar Allah dışında hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu İsa'yı ilah edindiler. Oysa onlara sadece tek ilaha, kendisinden başka ilah olmayan ve onların yakıştırma ortaklarından uzak olan Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti. (9 / TEVBE - 31)

         İsâ a.s hakkında böyle fırkalara ayrılan İsrailoğulları, yaklaşık üç yüz sene sonra Doğu Roma İmparatoru Konstantin hıristiyanlığı kabul etti. Onun putperest anlayışı benimsetmek ve hıristiyanlığı bozmak için bu dine girdiği de söylenir. Şurası kesindir ki, Konstantin, Mesih’in getirdiği dini devlet dini haline getirmek için değiştirip tahrif etti. Dinde atmalar ve katmalar yaptı. Tevhid içerikli İncilleri yaktırdığı gibi, papalığı ilk defa o ortaya çıkardı. Kiliselere resimler, heykeller, putlar girmeye başladı. Mesih’in işlediğini zannettikleri bir günah sebebiyle orucu on gün arttırdılar. Böylece Mesih’in dini Konstantin’in dini oldu. Bunun yanı sıran Konstantin, on iki binden fazla kilise, manastır yaptırdı. Kendi adıyla anılan Kostantiniyye (İstanbul) şehrini kurdu ve kraliyet ailesini yeni dine soktu.

          Hıristiyanlar, İsâ a.s'dan sonra sadece tevhid kavramını zedelemekle kalmadılar. Bir çeşit putperestliğe de başladılar; azizlere, havârîlere, râhiplere ve mezarlara tapmaya başladılar. Kiliselere İsâ a.s'ın, Hz. Meryem'in, havârilerin, meleklerin ve hûrilerin heykelleri/putları yerleştirildi. 431 yılında papa kurulu bir araya gelerek İsâ a.s’ın ulûhiyetini ve Hz. Meryem’in “Tanrı’nın anası” olduğu akîdesini resmen kabul ettiler. Yahûdilerin Tevrat’ı ve Mûsâ a.s’ın dinini tahrif ettikleri gibi; hıristiyanlar da İncil’i ve İsâ a.s’ın getirdiği dini tahrif ettiler. (Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 81-82)

ve Allâh dediği (buyurduğu) zaman: «Ey Meryem oğlu İsa, insanlara, beni ve annemi Allah'ı bırakarak iki ilah edinin, diye sen mi söyledin?» dediğinde: «Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer bunu söyledimse mutlaka sen onu bilmişsindir. Sen bende olanı bilirsin, ama ben Sen'de olanı bilmem. Gerçekten, görünmeyenleri (gaybleri) bilen Sen'sin Sen.» (5 / MÂİDE - 116)

«Ben onlara bana emrettiklerinin dışında hiç bir şeyi söylemedim. (O da şuydu:) 'Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen'din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.» (5 / MÂİDE - 117)

Eğer onları azablandırırsan, şüphesiz onlar Senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, şüphesiz aziz olan, hakîm olan da Sen'sin Sen.» (5 / MÂİDE - 118)

         Yeryüzündeki bütün dinlerden, sadece İslâmiyet, Îsevîliğin temel inançlarından olan İsâ a.s’ın babasız olarak, iffetli ve dindar bir bâkireden doğduğunu kabul etmiştir. Yalnız müslümanlar, İsâ a.s’ın peygamber, hem de vahy ürünü olan, içinde hikmet ve nur olan İncil’i getiren büyük peygamber olduğunu kabul ederler. Hıristiyanların, kendilerine müslümanlardan çok yakın kabul ettikleri yahûdiler, bütün bu konularda inançsızdırlar ve de İsâ a.s'ı kendilerinin öldürdüklerini ileri sürerek bununla iftihar bile ederler. Yahûdiler, İsâ a.s’ın peygamberliğine de, İncil’in vahy ürünü kutsal bir kitap olduğuna da inanmazlar.

         İsa a.s, ancak üç yıl tebliğini sürdürme fırsatı bulmuş, 33 yaşında, gençlik döneminde tevhidi hâkim kılmaya çalıştığı toplumunun arasından ayrılmak mecburiyetinde bırakılmıştır. İsâ a.s'ın tebliğ ettiği tevhid dini, İsâ a.s’dan çok kısa bir zaman sonra tanınmayacak kadar şirk ve küfür unsurları katılarak hak din vasfını kaybetmiştir. 

         Allah azze ve celle İsâ a.s'ı kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Âlimlerin çoğunluğuna göre, Allah onu kudretiyle manevî semâlardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir.

Ve: «Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı gerçekten öldürdük» demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. (4 / NİSÂ - 157)

Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.(4 / NİSÂ - 158)

Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahid olacaktır.(4 / NİSÂ - 159)

Hiç şüphesiz o, kıyamet saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan (kıyametten) yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve bana uyun. Dosdoğru olan yol budur. (43 / ZUHRÛF - 61 )

         Ehl-i Sünnet'in yaygın kanâtine göre;  cisim ve rûhuyla göğe yükseltilen İsâ a.s, Kıyâmet vaktine yakın yeryüzüne inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm şeriatıyla hükmedecektir.
İsâ a.s'ın tekrar dünyaya gelişi ve Deccalin ortaya çıkışı hakkında İmam-ı Azam Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber adlı eserinde şunları bildirmektedir:

Deccal'in, Yecuc ve Mec'uc'un çıkması , Güneşin batıdan doğması, İsâ a.s'ın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri sahih haberlerde aktarıldığı üzere haktır, olacaktır.(Ebu Hanife , Numan B. Sabit (150/767), Fıkh-ı Ekber, Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982) 

          Bir başka anlayışa göre Allah  azze ve celle onu yahudilerden korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve rûhunu semâdaki yerine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce gelecek olan da onun rûhudur. “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım...” (3 /ÂL-İ İMRÂN - 55)

         Bazı müfessir ve âlimler, bu konuda fazla yorum yapmak istemezler. Seyyid Kutub,  Âl-i İmrân Sûresi 55. Âyet'in tefsirinde; O'nun vefatı nasıl gerçekleşti ve o nasıl yükseltildi... Bu konu Allah'tan başkasının yorumunu bilemeyeceği "müteşabih" kapsamına giren gayb meselesidir. Onları araştırmakla elde edilecek yararlı bir sonuç yoktur. Ne inançta ne de hukukta bunun bir yararı olmaz. Bu meselelerin peşine düşenler ve onları tartışma konusu edenler sonunda kuşkuya kapılırlar, kafaları karışır ve çıkmaza girerler. Allah'ın bilgisine havale edilen bu meselede ne kesin bir gerçeğe ne de gönül huzuruna kavuşabilirler. Allah'ın İsa'ya bağlı olanları kıyamet gününe kadar kafirlerden üstün kılacağı meselesine gelince burada yorumda bulunmak zor olmayacaktır. Ona bağlı olanlar Allah'ın doğru dinine... İslâm'a iman edenlerdir. Tüm peygamberlerin gerçekliğini tanıdığı, her peygamberin kendisine çağırdığı Allah'ın gerçek dinine iman eden herkesin inandığı dine iman edenlerdir... Bu nitelikleri taşıyanlar ise, Allah'ın terazisinde kıyamete kadar kafirlerden üstündür. İman gerçeği ve bağlılık gerçeği ile kafirlerin ordusuna karşı koydukları sürece bu üstünlük somut bir hakikat olarak hayatta gözlenecektir. Allah'ın dini tektir. Meryem oğlu İsa'da kendisinden önceki ve sonraki peygamberlerin getirdiği gerçeğin aynısına çağrıda bulunmuştur. Hz. Muhammed'e (salât ve selâm üzerine olsun) uyanlar, Adem'den (selâm üzerine olsun) zamanın sonuna kadar geçen bütün peygamberler kervanına uymuş olurlar. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, c. 1, s. 297)

          Mevdûdî, Nisâ, sûresi, 158. âyetindeki “Allah onu kendisine yükseltti” ifadesini tefsir ederken şöyle der: Burada Allah, meselenin gerçeğini anlatıyor. Kur’ân yahûdilerin İsâ a.s’ı öldürmeyi başaramadıklarını, Allah’ın onu kendisine yükselttiğini açıkça söyler; fakat meselenin nasıl olduğunu ve ayrıntıları konusunda sessiz kalır. Ne Allah’ın onu bedeni ile birlikte yeryüzünden gökteki bir yere yükselttiğini, ne de onun diğer insanlar gibi ölüp rûhunun göğe yükseltildiğini belirtmez. Mesele o kadar kapalı bir dille anlatılmıştır ki, olay hakkında, olayın olağanüstü mûcizevî olduğunu söylemekten başka bir yorum yapmak imkânsızdır. (Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, c. 1, s. 380)

         Konuyla ilgili hadisler ise şöyledir;
“Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, muhakkak yakında Meryem oğlu İsa, âdil bir hâkim olarak inecektir. O, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O zaman, mal o kadar artacak ki, onu kimse kabul etmeyecek. Artık Allah'a bir kere secde etmek dünya ve dünyanın içinde olan her şeyden daha hayırlı olacaktır.” [Buhârî, Büyû 102, Mezâlim 31, Enbiyâ 49; Müslim, İman 242, hd. no: 155; Ebû Dâvud, Melâhim 14, hd. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, hd. no: 2234; Ahmed bin Hanbel, II/240, 294, 538; Tecrîd-i Sarih Terc. c.6, s. 532]

“Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa ibn Meryem de iner. Bu müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat İsa (a.s.): ‘Hayır!’ der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz.” [Müslim, İman 247; Küt. Sitte, 14/274]

“İbn Meryem gökten sizin yanınıza indiği zaman devlet reisiniz kendinizden, namazda imâmınız olduğu (İsa da imâmınıza uyduğu) halde bakalım nasıl olursunuz?” [S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 182]

"Ebû hureyre; Benliğime hakim olan zata yemin ederim ki, Meryem'in oğlunun adaletli bir hakem olarak size inmesi pek yakındır. O, Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak; mal çoğalacak ki, kimse onu kabul etmeyecektir. (Sünen-i Tirmizi, 4/93)

           Şu kadar ki, İsâ a.s'ı veya Mehdi'yi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Yani kimse, İsâ a.s'ı karşılama, ona ait protokolde yer bulma gibi bir görevle görevli değildir. Yarın güneşin doğması gibi bir olaydır o. Her mü’min, üzerine düşen görevlerle ilgilenmelidir.

           Bu konu ile meşgul olmanın iki aşırı boyutundan da sakınılmalıdır;
a.) Bazı yazarlar, konuşmacılar bu konuyu abartarak farklı bir gündem, insanların ilgisini çekecek bir konu etrafında kendilerine kamuoyunda yer açmak istemektedirler. Bu tam anlamı ile bir istismardır. Din üzerinden aç kurtluk yapmaktır. Mü’minler olarak buna fırsat vermememiz gerekirdi...

b.) Bir tür psikolojik bunalım geçirenlerin takıntısı olarak ortaya çıkan konulardan da biridir. Tedavi görmesi gereken bir hal olarak izlenmelidir bu.

          Allah azze ve celle de zaten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu Müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren anlamında en büyük mehdî olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere İsâ nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir. Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı, hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. 

          İşimiz var, sorumluluklarımız var. Cihatla mükellefiz. İbadetlerimiz aksıyor. Nesil yetiştiremiyoruz. Ailelerimiz çöküyor. Kur’ân hecrediliyor. Düşmanlarımızın gözü üzerimize dikili duruyor… Laftan ziyade icraâta daha çok ihtiyacımız var!..
          

Siyer-i Nebi Ders Notları - 19 (Zekeriyyâ A.s, Hz. Meryem, Yahyâ A.s ve İsâ Aleyhisselam - 1)

          Süleyman a.s'ın ardından, İsrailoğulları'nın başına hükümdar olarak oğlu geçiyor. Fakat aynı iktidarı sağlayamıyor. Bunun akabinde de İsrailoğulları dinlerini tahrif etmeye, bütün maneviyatlarını çökerterek sapıtmaya hızla devam ediyorlar. Ne zaman ki, İsrailoğulları sınırlarını aşmışlarsa, dinlerini tahrif ederek ahlâki çöküşe uğramışlarsa; Allah azze ve celle başlarına zorba devletleri, zorba yöneticileri hakim kılarak onlara musallat etmiştir. Zalim hükümdarlar ile alakalı olan kısım Zekeriyya ve Yahya a.s'ın hayatlarının son dönemleriyle ilişkilidir. Bu konuya geri döneceğiz inşeAllah...

         Şam, Kudüs ve çevresinde Batlamyusçular diye nitelenen İsrailoğulları'nın bir kolu ortaya çıkıyor. Bunlar, Beyt-i Makdis’e hürmet eder­ler, orada yaşarlar ve İsrailoğulları’nı hoş tutarlardı. Bu kavmin uluları, ibadethâneden hiç dışarıya çıkmazdı. Beyt-i Makdis’te gece-gündüz ibadet ederlerdi.

          Süleyman Mâbedi'nin içerisinde, İsrailoğulları'nın ileri gelenlerinden bir grup din adamı yaşamaktaydı. Fakat Mâbedin dışarısında kalan halk, son derece ahlâkî çöküntüye sahip. Komşu İmparatorluklar tarafından halen daha ezilen ve sömürülen zelil olmuş bir ırk konumundaydı. Süleyman Mâbedi'ndeki alimlerde tabii ki masum değiller... Onlar da Beyt-i Makdis'e gelen, malî gelirin kesilmemesi için halka göre Tevrat'ı tahrif ediyorlar. El misal; İsrailoğullarından zengin bir kişinin işlediği zinanın kısası uygulanmıyor ki maddî yardımını kesmesin. Fakir bir kişi bu günahı işlediğinde ise kısas uygulanıyor. Böyle bir halî durumda iken, sapıklıklarının da bizzat farkında olarak;  kendilerine bir peygamber göndermesi için Allah’a dua ediyorlar. Bu dualarının akabinde Allah azze ve celle, Zekeriyya a.s'ı gönderiyor. Zekeriyya a.s, İsrailoğulları'nın isyankârlıklarını, bozgunculuklarını düzeltmeye çalışan onlara Allah'ı, tevhidi, ahireti hatırlatmaya çalışan bunun karşılığında çok büyük sıkıntılar çekmiş olan bir Peygamberdir. İsrailoğulları bir peygamber istemiş olmalarına rağmen, geldiği vakit baş tacı etmiyorlar. Her fırsatta Zekeriyya a.s'ı yalanlıyorlar.

         Zalim ve zorba Krallar da; kendilerine dini hatırlatan her salih kişiyi kesip biçerek, kendilerine karışılmamasını, karışacak olanlara da göz dağı veriyorlardı. Mâbed'de bulunan alimlerde bunlara göz yumarlardı. Zekeriyya a.s'da bu zorbalıklardan nasibini almış bir peygamberdir.

          Kur'an'da, Zekeriyya a.s'ın genel olarak hayatından bahsedilmez. Kur'an'da, Zekeriyya adı yedi defa geçmektedir. Adının geçtiği yedi ayette de, yapmış olduğu dualardan bahsedilir.  Soyu Dâvûd a.s'a dayanmakta olup, ordan da Yâkub a.s'a kadar varmaktadır. Zekeriyya a.s'ın hanımı, Süleyman a.s'ın soyundan gelen İşâ (Elizabeth)'dır.  İşâ (Elizabeth), aynı zaman da İsa a.s'ın annesi olan Hz.Meryem'in annesi Hanne'nin kız kardeşidir.

          Bir soy ağacı çizecek olursak; Zekeriyya a.s, Dâvûd a.s'a ve ordan Yakub a.s'a dayanan bir soya sahiptir.
          İşâ (Elizabeth) Süleyman a.s'ın soyuna dayandığına göre kız kardeşi Hanne'de Süleyman a.s'ın soyuna dayanmaktadır.
          Hz.Meryem'in babası İmran da Dâvûd a.s'ın soyundandır. Böylece Hz.Meryem de her halukârda    Yakub a.s'ın soyundan ordan da soyu İbrahim a.s'a kadar dayanmaktadır....
         
           Zekeriyya a.s Peygamber olmasının yanı sıra; Süleyman Mâbedin de kulluk eden, Mâbedde reis ve müşavir konumunda olan yani kendisine danışılan, fetva sorulan, ders veren alimden de biridir. Fakat Mâbedde bulunan diğer bilginler/alimler gibi geçimini Mâbede yapılan bağışlardan karşılamıyor. Ebû Hureyre'nin naklettiğine göre, Rasulullah s.a.v; "Zekeriyya a.s marangoz idi" (Ahmed bin Hanbel, II/405) diyerek onun elinin emeği ile geçinen bir zanaat ehli olduğunu haber vermiştir.

           Burada kısa bir ara vererek Zekeriyya a.s'a tekrardan geri dönmek üzere bırakıyor ve geçiyoruz Hz. Meryem validemize... Çünkü; Zekeriyya, Meryem, Yahya ve İsa a.s aynı zamanda yaşıyorlar. Dört büyük şahsiyetten bir arada bahsetmeye çalışacağız inşeAllah...

            Hz. Meryem, İsrailoğulları'nın ileri gelenlerinden, aynı zamanda da alimlerden biri olan ve Dâvûd a.s'ın soyundan gelen İmran'ın kızıdır.

“Allah iman edenlere namusunu koruyan, İmran’ın kızı Meryem'i de misal gösterir.” (66/Tahrîm, 12). 

          “Meryem” Süryânice hizmetkâr anlamındadır. Allah’a adanıp dinin ve Mescid-i Aksâ’nın hizmetinde bulunduğu için bu isim verilmiştir. Meryem aynı zaman da "dindar kadın" demektir. Erkeklerden sakınan, iffetli anlamında "Betül" adıyla da adlandırılır. İmran'ın hanımı Hanne, kısır bir kadın olup, uzun yıllar hiç çocuğu olmamış idi. Yine Zekeriyya a.s'ın hanımı ve Hanne'nin de kız kardeşi olan İşâ (Elizabeth)'nın da çocuğu olmuyordu.

          Rivayete göre (doğruluğunu ancak Allah bilir); Bir gün bir ağacın gölgesinde otururken yavrusunu doyurmaya çalışan bir kuş gördüğünde bu olay içindeki çocuk sahibi olma duygusunu alevlendirdi.(İbnül-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1979, I, 298). 

          Kendisine salih bir çocuk ihsan etmesi için Allah'a dua ediyor ve duası kabul edilirse çocuğunu Beytül-Makdis'e hizmetçi olarak adayacağını söylüyor. Allah azze ve celle duasını kabul ederek ona bir evlat nasip eder ve Hanne hamile kalır.

          Burada Hanne'nin çocuk istemesinin nedeni; bir çocuk sahibi olmadan ölmek değil!..  Çocukla zaman geçireyim oyalanayım, bana bir meşgale olsun değil!.. Kısır kadın derler korkusu değil!.. Nedenini çocuğa hamile kaldıktan sonra yaptığı duadan anlıyoruz ki, Hanne çocuğunu ilk olarak Allah'a adamak için istiyor...

Bir zaman İmrân’ın hanımı (Hanne) şöyle demişti: « 'Rabbim! Gerçekten ben karnımdakini (ibâdet için) âzâd edilmiş (bir köle) olarak sana adadım, artık benden kabûl buyur! Şübhesiz ki Semî' (her niyâzı işiten), Alîm (herşeyi bilen) ancak sensin!' » (3 / ÂLİ İMRÂN - 35)

          Hamile kalacak olan kadın, çocuğunu niçin doğuracağını bilmelidir. Çocuk; evliliğin bir gereği, kız olup oğlan olsun veya oğlan olup kız olsun diye, birincisi olur ikinci bir kardeşi olsun diye ikinci olur üçüncüsü olsun diye değildir!.. Hanne bir kadının niçin çocuk doğuracağını öğretiyor burada bizlere... Rabbim bir çocuk bahşederse onu Allah'a ve dinine adayacağım denilmelidir. Hanne'nin çocuğunu eğitimindeki attığı ilk adım, salih bir niyet; Allah rızası içindir... Müslüman bir kadın doğurduğu her çocuğu İslam'a yeni bir fert olsun diye doğurmalıdır.

          Yaptığı duada bir diğer dikkat çeken husus ta şu ki: "Rabbim" diyor. Neden Kâdir demiyor, Samed demiyor, Hâlık demiyor da Rabbim diye niyaz ediyor? Çünkü Rab: Yaratan, yarattıklarını başı boş bırakmayarak onları terbiye eden, yetiştiren demektir...

          Hanne amacına uygun dua ediyor. Amacı: bizzat bu çocuğun Allah'ın yetiştirmesi, bizzat Allah'ın terbiye etmesi. Hanne'nin çocuk eğitiminde ki attığı ikinci adım; çocuğu için dua etmek ve dua ederken de amacına uygun sözcükler ile niyazda bulunmak. 

          Burdan da öğreniyoruz ki, dualarımızda uygun Esma'yı seçmeliyiz. 

          Hanne bu adamayı yaparken çocuğunun bir kız olma ihtimali aklına gelmemişti. Ama erkek istemesinin sebebi; soyumu sürdürsün, oğlu yok demesinler diye değildir... Eğer çocuk kız olursa Beytül-Makdis'te hizmette bulunması nasıl mümkün olabilirdi? Mâbedde yatılı olarak kalacaktı. Kadınların özel durumları buna müsaade etmediği gibi, kurallara göre de bu imkansız bir şeydi. Bunun içindir ki, Meryem, dünyaya geldiği zaman annesi, Allah Teâlâ'ya şöyle seslenmişti: 

Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: «Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. 

          Hanne'nin çocuk eğitiminde ki attığı üçüncü adım; adadığı ve yetiştirmek istediği çocuğu, amacıyla müsemma olacak bir isim koyuyor. Meryem; Allah'ın hizmetkârı, dindar kadın, abide, İbadete düşkün kadın demekti.r

Ben onu ve soyunu o kovulmuş şeytanın şerrinden koruman için Sana emânet ediyorum.» (3 / ÂLİ İMRÂN - 36)
          Ebû Hureyre (r.a.) diyor ki: "Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, anasından doğduğu anda Şeytan ona do­kunmuş olmasın. Çocuk, Şeytanın bu dokunmasından dolayı ilk defa ağlar. An­cak Meryem ve oğlu İsa bundan müstesnadır." [Buhari, K. Tefsir el-Kur'an sure 3, bab: 2]

          Babası İmran, Meryem'in doğumundan önce vefat etmişti. Hanne, çocuk her ne kadar kız olsada adağından vaz geçmeyerek çocuğu kundaklayıp Beytül-Makdis'e götürerek, orada görevli bulunanlara teslim etti. 

          İkrime (Taberi Tefsiri'nden), Meryemin bakımı işini şöyle anlatmaktadır: Meryemin annesi onu bir beze sararak alıp Mâbedin hizmetçilerine götürdü. Hanne onlara "Alın bu adağı, ben bunu buraya hizmete ada­dım. Bu benim kızımdır. Kadınlar mâbede giremez ama ben bunu tekrar evi­me döndürmem." dedi. Onlar da: "Bu bizim İmamımızın kızıdır." dediler. Çün­kü İmran bunların namazlarını kıldıran İmamları ve kurbanlarını kesen rehber­leriydi. (Yani salih bir kişiydi.)Orada bulunan Zekeriyya "Bunu bana verin. Çünkü onun teyzesi benim hanımımdır." dedi. Onlar ise "Bu bizim İmamımızın kızı, gönlümüz onu sana teslim etmeye razı değil." dediler. İşte o zaman, Tevratı yazdıkları kalemlerle kur'a çektiler. Kur'a Zekeriyya'ya çıktı. O da Meryemin bakımını üzerine aldı.

"Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı da ona sorumlu kıldı." 

         Böylece Hz. Meryem, bir peygamber'in koruması altında yetişti. Zekeriyya a.s onun için mescidde özel bir yer (mihrab) tahsis etmişti. O burada sürekli ibadet ve dua ile meşgul olurdu. Yanına Zekeriyya a.s'dan başkası giremiyordu. Zekeriyya a.s yiyecek bir şeyler vermek için yanına girdiğinde, her defasında yiyeceklerle karşılaşıyordu. Bu yiyecekler, yazın kış meyveleri ve kışın da bulunmayan yaz meyveleri idi. Allah Teâlâ, peygamber annesi yapacağı şerefli bir kadını bu şekilde rızıklandırıyordu. 

Zekeriya, ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: «Meryem, sana nerden bu?» deyince, «Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir» dedi. (3 / ÂLİ İMRÂN - 37)

          Muhteşem bir cevap... "Ben bugün çok namaz kıldım, çok ibadet ettiğim, saliha olduğum için getirildi" gibi verilen nimeti kendisinden bilir tarzda bir cevap vermiyor... O nimetin Rabbin'den geldiğini, asla kendisinden kaynaklanmadığını, övgünün Allah'a ait olduğunu belirtiyor...

          Dünya ve cennet kadınlarının  en faziletlileri; Hz. Asiye, Hz.Meryem, Hz.Hatice, Hz. Fatıma'dır...
          Cennet ehli kadınların en faziletlisi Hüveylid kızı Hatice, Muhammed'in kızı Fatıma, Muzahim'in kızı ve Firavun'un eşi Asiye ve İmran'ın kızı Meryem'dir. [Ahmed b. Hanbel Mesned kitabında (1. cüz, s. 293) İbn-i Abbas'tan naklediyor.]

           Hz.Meryem'in göstermiş olduğunu bu üstün tevekkül örneğinin bir benzerini yine dünya ve cennet kadınlarının en faziletlilerinden biri olan Rasulullah s.a.v. kızı, Hz.Fatıma'da görüyoruz;

           Sa’lebî, Kasas-ul Enbiya’da, Zemahşerî, Keşşaf’da “Kullema dehale aleyha Zekeriyya...” [Al-i İmran/37] ayetinin tefsirinde ve Suyutî, ed-Dürr-ül Mensur’da mezkur ayetin tefsirinde Ebu Ye’la vasıtasıyla Cabir’den şu rivayeti nakletmişlerdir. Sa’leb’inin nakline göre rivayetin metni şöyledir: "Abdullah İbn-i Hamit, Cabir İbn-i Abdullah’tan rivayet etmiştir ki: Resulullah s.a.v birkaç gün yemek yemeden geçirdi. Bu durumdan meşakkate düşen Resulullah s.a.v  (bir şey bulmak için) hanımlarının evlerinde yiyecek bir şey aradı, ama bir şey bulamadı. Bunun üzerine Hz.Fatıma’nın  yanına gelip: “Kızım, yiyecek bir şeyin varsa getir yiyelim; ben açım” dedi. 

          Fatıma: “Hayır, Allah’a andolsun (ki bir şey yoktur)...” diye cevap verdi. Resulullah s.a.v  oradan ayrıldığında, Hz. Fatıma’nın komşusu iki tane ekmek ve biraz da eti Hz. Fatıma’ya gönderdi. O da onları alıp bir kabın içerisine bırakıp üzerini örttü. Kendisi ve çocukları bir vâde yemeğe muhtaç olmalarına rağmen: “Resulullah s.a.v kendim ve yanımdakilere tercih edeceğim” dedi.

          Sonra, Hasan ve Hüseyin’i cedleri Resulullah s.a.v peşi sıra gönderdi ve Resulullah geri döndü.

          Fatıma: “Çocuklarım sana feda olsun, Allah bize bir şey verdi ve ben onu senin için ayırdım.” dedi. Resulullah s.a.v de: “Getir” diye buyurdu. Onu getirip üzerini açtığında kabın (ekmek ve et ile) dolu olduğunu gördü. Gördüğüne şaşırdı ve bunun Allah’ın bereketi olduğunu anladı. Bunun için Allah’a hamd edip Peygambere salavat getirdi.

           Resulullah s.a.v “Bunu nereden elde ettin?” diye sorunca Fatıma: “Bu Allah’ın indinden (gelen) bir nimettir, Allah dilediğine hesapsız rızk verir” dedi. Resulullah da s.a.v Allah’a hamdederek şöyle buyurdu: “Hamd olsun Allah’a ki, seni, Beni İsrail’in kadınlarının en üstünü olana benzetmiştir. Ona da Allah güzel bir rızk verince eğer o rızktan sorulsaydı; Bu Allah’ın indindendir; gerçekten Allah dilediğine hesapsız rızk verir” derdi. Sonra Resulullah s.a.v, Ali r.a'yı çağırdı. O da geldi. Resulullah s.a.v, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin ve Peygamberin bütün hanımları o yemekten doyuncaya kadar yediler. Ama kap yine olduğu gibi dolu kalmıştı.
    
           Hz.Fatıma demiştir ki: "Ben o yemekten bütün komşularıma da verdim. Allah ona bereket ve kalıcı bir hayır vermişti. Kaptaki yemeğin aslı, iki tane ekmek ve bir parça etten ibaretti, geri kalanı ise Allah’ın verdiği bereket idi."[Kasas-ul Enbiyâ, s.513, Kaşşâf Tefsiri, Al-i İmrân suresinin tefsiri, 37 âyet, ed-Dürr-ül Mensur, Al-i İmrân suresinin tefsiri, 37. âyet.]

           SubhanAllah... Burda biraz düşünelim; hadiste geçtiği üzere, evde yiyecek hiçbir şeyin bulunmaması ne demektir?!.. Bu bizlerin anlayabileceği bir husus değildir... Çünkü yemek yoktur demiyor... Bir hurma, bir ekmek parçası, bir avuç un vs. hiç bir şeyin olmaması nasıl bir şeydir bizler bilmiyoruz... Bazen deriz ya, dolu olan dolabı açıp bir göz gezdirip "aman yiyecek hiçbir şeyde yok!.." Halbuki kahvaltılıklar vardır veya yemekte vardır da beğenmiyoruzdur... Öyle bir Peygamberin, böyle bir ümmetiyiz... (Estağfirullah, Estağfirullah, Estağfirullah...)

            Ve Zekeriyya a.s; "Gökten bir kız çocuğuna türlü türlü niyetleri indirmeye Kâdir olan Rabbim bu yaşımdan sonra bana evlat vermeye elbette ki Kâdir'dir" diyor ve o anda Rabbinden çocuk istemeye karar veriyor. Çünkü Zekeriyya a.s, her ne kadar Peygamber olsa da ve Mâbed'de ki Alimlerin reisi olsa da kendisini pek umursayan, dinleyen olmuyor. Zekeriyya a.s, ümmetinden kendisi "ölüp gittikten sonra, benim yerime kim geçecek, bunlara İslam'ı kim anlatacak" diye endişeleniyor. Kendisi 99 yaşında, hanımı 98 yaşında.Ve tıpkı Hanne gibi Rabbin'den bir erkek evlat istiyor. Bu çocuğu istemesinin tek bir amacı var; Peygamber olması ve kendisinden sonra İsrailoğullarına İslam'ı tebliğ etmeye devam etmesi. 

          Tam bir teslimiyet ile Zekeriyya a.s Allah'a dua ediyor. Bu duasının üzerine Allah azze ve celle, onu üç şey ile müjdeliyor;
1. Hemen oracıkta duasını kabul ediyor.
2. Ona istediğini veriyor, bir oğul ile müjdeliyor.
3. Hem peygamber olacağını bildiriyor hem de o verdiği oğulun adını da bizzat Allah azze ve celle kendisi  koyuyor.

(Bu,) Rabbinin kulu Zekeriya'ya olan lütuf ve ihsanının anlatımıdır. (19 / MERYEM - 2 )

Hani O, Rabbine içinden yalvarmış. (19 / MERYEM - 3 )

Demişti ki: «Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu; ben sana dua etmekle mutsuz olmadım.» (19 / MERYEM - 4 )

...«Rabbim bana katından tertemiz bir soy bağışla. Doğrusu Sen, duaları işitensin» dedi. (3 / ÂLİ İMRÂN - 38)

«Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın) dır. Artık bana kendi katından bir yardımcı armağan et.» (19 / MERYEM - 5 )

«Bana mirasçı olsun, Yakup oğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu (kendisinden) razı olunan(lardan) kıl.» (19 / MERYEM - 6 )

O mihrapta namaz kılmakta iken, melekler ona seslendi: «Allah, sana Yahya'yı müjdeler. O, Allah'tan olan kelimeyi (İsa'yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.»  (3 / ÂLİ İMRÂN - 39)

(Allah buyurdu:) «Ey Zekeriya, şüphesiz biz seni, adı Yahya olan bir çocukla müjdelemekteyiz; biz bundan önce ona hiç bir adaş kılmamışız.» (19 / MERYEM - 7 )

Dedi ki: «Rabbim, karım kısır (bir kadın) iken, benim nasıl oğlum olabilir? Ben de yaşlılığın son basamağındayım.» (19 / MERYEM - 8 )

(Ona gelen melek:) «İşte böyle» dedi. «Rabbin dedi ki: -Bu benim için kolaydır, daha önce sen hiç bir şey değil iken, seni yaratmıştım.» (19 / MERYEM - 9 )

Dedi ki: «Rabbim, bana bir belge (ayet) ver.» Dedi ki: «Senin belgen, sapasağlam iken, üç tam gece insanlarla konuşmamandır.» (19 / MERYEM - 10 )

Böylelikle (Zekeriya) mescidten kavminin karşısına çıkıp onlara (şu anlamları) işaret etti: «Sabah akşam tesbih edin.» (19 / MERYEM - 11 )

          Yahya as, Mûsâ a.s'nın şeraitiyle amel eden peygamberlerin sonuncusuydu. O, İsâ a.s'dan altı ay önce dünyaya gelmişti. Yani İsâ a.s'dan altı ay büyük olarak, İşâ (Elizabeth) üç aylık hamileyken Hz.Meryem'de İsâ a.s'a hamile kalıyor. 

          İşâ (Elizabeth)'ın Yahya'ya halime kalması, Allah azze ve celle'nin adete aykırı, sıradan olaylara aykırı şekilde yaratabileceğine en büyük ve açık delillerden birisidir. Allah hikmet sahibidir. Burada muhteşem bir döngü oluşuyor. Allah azze ve celle, İsrailoğullarını İsâ a.s'a hazırlıyor. Mevla, babasız dünyaya gelecek olan İsâ'ya halkı şöyle hazırlıyor; Kısır bir kadının hamile kalması, birinci hafif mucize. Daha sonra arkasından, daha büyük bir mucize ile babasız Hz.Meryem hamile kalıyor.

          Yahya a.s daha küçük yaşta iken, kendisine hikmet verilmişti. Bu hikmet; çok küçük yaşında Tevrat ve Zebur ile ilgili ilimleri öğrenip araştırmış ve yaşının küçük olmasına rağmen alimlerin arasına girmişti. Yaşıtı olan çocuklar kendisine: "Ey Yahya! Bizimle gel, oynayalım" dedikleri zaman: "Ben, oyun için yaratılmadım" derdi (es-Sa'lebî, el-Arais, Mısır 1951, 375 vd.).

          Yüce Allah ona daha 30 yaşlarında iken peygamberlik vermiş; onu efendi, nefsine hâkim, şehvet ve kötülüklerden uzak kılmıştır (3/Âl-i İmrân, 39). İsrailoğullarından çeşitli zulümler görüyor. Hiç evlenmiyor, şehvetini dinginlediği için Yahudiler, Yahya a.s'a eş cinsel damgasını vurmuşlardır. 

(Yahyâyi ihsan etdik ve ona çocukluğunda:) «Ey Yahya, kitabı kuvvetle tut» (dedik). Henüz sabî iken ona hikmet verdik. Tarafımızdan (ona) bir kalb yumuşaklığı ve (günâhlardan) temizlik (verdik). O, çok takva sahibi biriydi. Anasına, babasına da itaatkârdı. Asla zorba ve isyankâr biri değildi. (19 / MERYEM - 12,13,14)

Ona selam olsun; doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağı gün de.  (19 / MERYEM - 15)

           Yahya a.s, İsrailoğullarına tebliğ etmek üzere beş şey ile emrolunuyor;
İmam Ahmed, Resulullah s.a.v.'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Yüce Allah, Zekeriyyâ a.s'nın oğlu Yahyâ a.s’a, hem kendisi amel etmek, hem de amel etmeleri için İsrail oğullarına emretmek üzere, beş kelime emretmişti. Kendisi bu hususta biraz ağır ve yavaş davranınca, İsâ a.s ona:

-Sen, hem kendin amel etmek hem de amel etmelerini İsrâil oğullarına emretmek üzere, beş kelime ile emrolunmuştun. Bunu İsrail oğullarına ya sen tebliğ edersin, ya da ben tebliğ ederim, deyince,       Yahyâ a.s:

-Ey kardeşim! Sen bu vazifeyi yerine getirmekte beni geçersen, ben azâba uğramamdan veya yere batırılmamdan korkarım, dedi ve hemen İsrâil oğullarını Beytü'l-Makdis'te topladı. Beytü'l-Makdis, İsrail oğulları ile doldu. Yahyâ a.s yüksek bir yere oturarak Allah'a hamd ve senâda bulunduktan sonra şöyle dedi:

-Yüce Allah, bana, hem kendim amel edeyim, hem de amel etmenizi size emredeyim diye beş kelime emretti. 

1. Onların ilki, Allah'a hiç bir şeyi şerik/ortak koşmaksızın O'na ibâdet etmenizdir. Bunun misâli, öz malı olan altın veya gümüşle bir köle satın alıp çalıştıran bir adama benzer ki, köle çalışmasının kazancını, efendisinden başkasına ödüyor. Hanginiz, kölesinin böyle davranmasına sevinir, râzı olur? Hiç kuşkusuz, sizi Yüce Allah yarattı ve rızkınızı vermektedir. Öyle ise Allah'a, hiç bir şeyi şirk koşmaksızın ibâdet ediniz.

2. Allah namaz kılmanızı size emretti. Namaza durduğunuzda, yüzünüzü sağa sola çevirmeyiniz. Şüphe yok ki Yüce Allah, kulu, yüzünü başka tarafa çevirmedikçe, hep ona yöneliktir.

3. Allah size orucu emretti. Bunun misâli, yanında misk kesesi olduğu halde, bir topluluk içinde bulunan ve hepsi ondaki misk kokusunu duyan bir kimseye benzer. Hiç şüphesiz oruçlunun ağzının kokusu, Allah'ın katında misk kokusundan daha güzeldir.

4. Allah size sadakayı emretti. Bunun misâli, düşmanını esir edip elini boynuna bağladıkları ve boynunu vurmak üzere yaklaştırdıkları bir kimseye benzer ki o, ‘canımı elinizden kurtarmak için size bir fidye, kurtulmalık versem, olmaz mı?’ diyerek kendisini onlardan kurtarıncaya kadar, az çok fidye parası öder durur.

5. Allah size, Allah'ı çok zikretmenizi, anmanızı da emretti. Bunun misâli, düşmanın süratle kendisini tâkip ettiği bir kimseye benzer ki, sağlam bir kaleye gelip onun içine sığınmıştır. İşte kul da, Allah'ı zikir ile meşgul oldukça, şeytandan böyle korunur." (Tirmizî, el-Emsâl, 3, Edeb 78; Ahmed bin Hanbel, IV/202, V/244).

          Bu hadiste görüldüğü gibi tevhid inancı, namaz, oruç, zekât ve zikir gibi ibadetler, yalnız Hz. Muhammed s.a.v'in ümmetine mahsus ibadetler değildir. Daha önceki peygamberlerin de ümmetlerine emrettiği ibadetlerdir.

          Yahya a.s’ın dâvet metodu, hikmet ve güzel öğütten ibaretti.

          Hıristiyan din bilginleri; Hz. Yahya’yı “Yuhanna” diye adlandırmışlar ve ona “Vaftizci” lakabı takmışlardı. Hz. Yahya’nın insanları vaftiz ettiğine dair özellikle Matta İncilinin çeşitli yerlerinde konu geçmektedir; Yahya a.s'ın, hıristiyanlarca yapılan vaftiz işini üstlendiği, Ürdün nehrinde vaftiz ettiği geçmektedir. (Bu İslam'la bağdaşan bir düşünce değildir, Hıristiyanların kaynaklarında Yahya a.s'ın geçtiğini, Peygamber olduğundan haberdar olduklarını belirtmiş olduk.)

           Yahya a.s Şehid Edilmesi;
           Tarihçiler, Yahya a.s’ın öldürülmesi ile ilgili birçok sebep naklederler. Bunların en meşhur olanını, İbn Kesir rivayet etmiştir. İncillerden alındığı anlaşılan bu rivayeti, en-Neccâr, Kasasu’l-Enbiyâ adlı kitabında şu şekilde aktarmaktadır: “Filistin hükümdarı/vâlisi Herodes, belâlı ve fâsık bir kimse idi. Bunun, erkek kardeşinin Herodya adında çok güzel bir kızı vardı. Kızın amcası, yeğeniyle evlenmek istiyordu. Kız ile annesi de, bu evliliğe razı idiler. Fakat Hz. Yahya, bu evlilik işini öğrenince, böyle bir şeyin olamayacağını belirtmişti. Çünkü bu evlilik işi, (müslümanlara göre haram olduğu gibi) ehl-i kitabın şeriatına göre de haramdı. Bu nedenle de kızın annesi, Hz. Yahya’ya karşı kalbinde kin besleyerek onu öldürtmek için bir hile tasarlıyordu. Bu sebeple de kızı Herodya’yı çok güzel bir şekilde süsledi ve en güzel elbiseler giydirdi ve Herodes’in huzuruna yolladı. Kız, Herodes’in aklını başından çelinceye kadar dans etti. Herodes, kıza: ‘Dile benden ne dilersen?’ dedi. Herodya, annesinin kendisine öğrettiği gibi: ‘Şu tabakta Yahya’nın başını istiyorum’ dedi. Herodes, kızın bu isteğini kabul edip Yahya’nın başının kendisine getirilmesini emretti. Bunun üzerine Yahya a.s.’ı, namazda iken, bir koyun boğazlar gibi boğazlayıp öldürdüler. Daha sonra, kesik başını, kanlar içinde tabağa koyarak Herodes’e getirdiler. Bunun üzerine Herodya’nın, o anda helak olduğu söylenir.”
Romalılar, genellikle fethettikleri yerlere, yerli vali ve hükümdar atama eğiliminde oldukları için Filistin’de kendilerine tabi olan yerlilerden oluşmuş bir devlet kurulmasına izin verdiler. Bu devlet, M.Ö. 40 yılında son derece akıllı ve zeki olan Herodes adlı bir yahudinin eline geçti. Bu kişi, tarihe “Büyük Herodes” adıyla geçmiştir. Herodes, iktidara sahip olduktan sonra aldığı çeşitli tedbirler ve izlediği dirayetli siyaset sayesinde yahudi devletinin sınırlarını benzeri görülmemiş şekilde genişletti. Öyle ki M.Ö. 40’tan M.Ö. 4’e kadar bütün Filistin ve Ürdün’ün büyük bir bölümüne hakim oldu. Herodes, bir yandan dinî lider ve din adamlarını himaye ederek yahudilerin desteklerini kazandı, diğer yandan da Roma kültür ve medeniyetini yayarak Roma İmparatorluğunu da memnun etti. Fakat yahudiler, siyaset ve devlette söz sahibi olmalarına rağmen din, ahlâk ve mâneviyat açısından büyük kayıplara uğradılar. Hz. İsa’yı öldürmek isteyen Herodes bu “Büyük Herodes”tir (bu konuyu İsâ a.s öldürülmesinde işleyeceğiz). Hz. Yahya’yı şehid eden ise onun torunu olan Herodes olmuştur. 

          Bu kıssa, bize; İsrailoğulları hükümdarlarının zulüm ve haksızlıkta ne kadar ileri gittiklerini göstermektedir. Çünkü bu hükümdarlar, bir anlık istekleri uğruna veya dine hürmeti ve şeriata saygısı olmayan cahil, fasık kimselerin arzularını yerine getirmek için peygamberleri öldürmeye ve sâlih kulların kanlarını dökmeye cür’et etmişlerdir. Çünkü İsrailoğulları, bu kötü işi başlatanların ilkidir. Hatta peygamber öldürmek, onların sapıklıklarının ve taşkınlıklarının bir alâmet ve işareti olmuştur. Hz. Yahya, Hz. Zekeriyya ve Hz. İsâ’ya karşı tertiplenen olaylar ve sayılarını ancak Allah’ın bildiği peygamberlerin, hem insanlığın ve hem de Allah’ın düşmanları yahûdileşmiş kimselerin ellerinde suçsuz yere kanları dökülmüştür.

          Yahya a.s’ın öldürülmesi olayında zorbalığa ve hükümdarın zulmüne karşı çıkan pek çok alim de öldürülmüştür. Bunların başında Yahya a.s’ın babası Zekeriyya a.s gelmektedir. Bazı tarihçiler, oğlu Yahya’nın öldürülmesinden sonra, Zekeriyya a.s'ın askerlerden kaçarak saklanmış olduğu ağaç kavuğunda testere ile biçilerek öldürüldüğünü belirtirler. 

          Said bin Müseyyeb’in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Buhtu’n-Nasr, Şam’a geldi. Orada Hz. Yahyâ’nın fokurdamakta olan kanı ile karşılaştı. Bunun nedenini sorunca, kendisine meseleyi anlattılar. O da, yetmiş bin kişiyi orada öldürünce, Hz. Yahya’nın kanı sakinleşip durdu.” (İbn Kesir, el-Bidâye, II/55).

           Yahya a.s’ın öğrencileri, Yahya a.s’ın öldürülmesinden sonra, oraya gelip başsız cesedini aldılar ve gömdüler. Daha sonra Hz. İsâ’ya gidip ona Hz. Yahya’nın öldürüldüğünü anlattılar. Hz. İsa, bu olaya çok üzüldü. 
           Yahya a.s’ın mübarek başı, Şam’daki Ümeyye Câmii’nde gömülü olduğu rivayet edilmektedir. (Allah'u Alem..)

           Rivayetlere göre; Yahya a.s, şehid edildiği zaman otuz küsur yaşındaydı. Yahya a.s ve İsâ sadece üçer yıl peygamberlik yapıyorlar. (Allah'u Alem...)

Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah'ın ipine ve insanların ipine (ahdine) sığınanlar başka- onlara zilet (horluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Allah'tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır. ( 3 / ÂLİ İMRÂN - 112 )

 Andolsun; «Gerçek, Allah fakirdir, biz ise zenginleriz» diyenlerin sözlerini Allah işitmiştir. Onların bu sözlerini ve Peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve: «Yakıcı olan azabı tadın» diyeceğiz. ( 3 / ÂLİ İMRÂN - 181 )

          Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifler, yahudiler tarafından öldürülen peygamberlerin isimlerini belirtmez. Ama bu durum, o kadar açıktır ki, yahudilerden bu konudaki ayetlere itiraz eden kimse çıkmamış, dolaylı yoldan hepsi bu tarihsel suçu kabul etmiştir.

Devamında Hz. Meryem'in İsâ a.s'a hamile kalmasından bahsedilecek inşeAllah...