28 Şubat 2013 Perşembe

Siyer-i Nebi Ders Notları - 18 (Süleyman Aleyhisselam)


          SÜLEYMAN ALEYHİSSSELAM

          Dâvûd a.s'ın vefatından sonra hem peygamber olarak hemde hükümdar olarak İsrailoğullarının başına, oğlu Süleyman a.s geçmiştir. Bir hatırlatma olarak İsrailoğulları; Yakup a.s'ın oğulları demektir. İsrail, Yakup a.s'ın lâkabıdır. Yakup a.s'ın oniki oğlundan gelen soya - ırka İsrailoğulları diyoruz.

          Süleyman a.s'dan Kur'an-ı Kerim'de 17 yerde bahsedilir. Peygamberliği, şahsiyeti, Krallığı ile ilgili olarak da 51 ayette bahsedilir.

          “Süleyman” isminin aslı, İbrânîce olan Salomon’dur. Bu kelime Türkçe de kullandığımız, akl-ı selîm ve nâzik mânâlarına gelen “Selîm” ile eş anlamlıdır. Sakin, hikmetli karar veren, olgun, irade sahibi, dirayetli, hareketlerini kontrol edebilen, taşkınlıkları olmayan, uysal, aklı başında anlamlarında olan bir kelimedir. İsmiyle müsemma olan bir Peygamberdir. Süleyman a.s, kendisi gibi kral peygamber olan Dâvud a.s’ın (en küçük) oğludur. Rivayetlere göre, Kudüs yakınlarında Gazze’de doğdu. Süleyman as'ın annesi, Dâvûd a.s'ın en saliha olan hanımıdır. Oğluna küçük yaşından itibaren az uyumasını tembihlermiş. Peygamberler, maddî miras bırakmadıkları (Buhârî, Meğâzi 14; Müslim, Cihad 51, 52; Ebû Dâvud, İmâre 19) için, babasına malda değil; saltanat ve peygamberlikte varis olmuştur. Rivayetlere göre Dâvud a.s’ın 19 evlâdından biri olduğu halde, diğer 18 kardeşinden ilim, hikmet, takvâ gibi özellikleri ile küçük yaşlarından beri sivrildiği için, babasının mânevî alanlardaki miraslarına sahip olmuştur (27/Neml, 16). Milattan önce 1032 ilâ 975 yılları arasında yaşadığı, 1014 yılında babası Dâvud as'ın vefatı üzerine İsrailoğulları krallığını devraldığı tarihî bilgilerden anlaşılmaktadır. Babası gibi önce sultan, sonra peygamber oldu. Mescid-i Aksa’yı yedi yılda inşaa ettirdi. Kudüs’de vefat etti.

          Varlıklı ve mevki sahibi herkes gibi, peygamberlerin tümü için geçerli olduğu şekilde Süleyman as. için de birtakım düşmanlar çıkmış ve bunlar çeşitli fitnelerle Süleyman as.’ın mülkünde çeşitli ihtilâl denemelerine girişmiştir.

          Süleyman as, hakkında çok masallar uydurulan, masal kahramanıymış gibi anlatılan, hakkında bir çok efsane türetilmiş olarak bilinir halk arasında...

          Ehl-i Kitap, Süleyman as.’ı peygamber olarak tanımaz. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes’ te daima “kral” olarak bahsedilir (Örnek olarak bkz. I. Krallar, 10/23; 11/1). Hıristiyan ve yahûdiler, Krallığını büyüye borçlu, büyücü bir kral olarak görürler. Birçok sihir kitabını onun yazdığı iddia edilerek ona iftira atılır. Ölümünden sonra, sarayının altında gömülü olan büyü kitaplarını cinlerin gömüldükleri yerden çıkardıkları gibi ithamlar yapılır. Hz. Süleyman’ın büyük saltanat ve güçlerini büyülerle elde ettiği yolunda Tevrat (I. Krallar ve II. Krallar) kaynaklı isnad, itham ve iftirasını Kur’ân-ı Kerim şiddetle reddeder. Kitab-ı Mukaddes’i tahrif edenler, Süleyman as. için, puta tapma suçu işlediği iftirasını da Tevrat’a geçirmekten (Kitab-ı Mukaddes, 1. Krallar 11/1-10) çekinmemişlerdir. Yahudilere göre o, sihirbazlığın mûcidi bir büyücü kraldır; krallığını büyülü güç kaynağı yüzüğünden almaktadır.Acı olan durum, biz Müslümanların durumu... Biz o kadar çok Ehl-i Kitaptan dinimiz açısından etkilenmişiz ki, bilgi yönünden hemen hemen bir çok kaynaklarda Süleyman a.s'ın  büyü yapan, uçan kaçan biri olduğu kaydedilmiştir. Kur’an-ı Kerim ise Süleyman as.’ı vahye mazhar olmuş peygamberler arasında sayar (4/Nisâ, 163). Kendisine Allah tarafından bahşedilen nimetlerden bazılarını dile getirir.


          Süleyman a.s'a Bahşedilen Nimetler:

1- Kuş Dilini Bilmesi: Kur’an, bu konuda şöyle der:

 “Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.” (27/Neml, 16) 

          Kuşların, hayvanların dilini bilmesi, Hz. Süleyman’a Allah’ın bahşettiği bir mûcizeydi. Ona bu mûcize sâyesinde, kuşların hislerindeki münâsebetleri sezecek kadar derin ve uzaklardaki cüz’î şeylere nüfuz edecek kadar yüksek bir his ve idrâke sahipti. Süleyman a s'a kuş dilinin öğretilmesi kesin olmakla birlikte, işin detayları ve nasıl olduğu bizce meçhuldür.

2- Süleyman’ın Atları: Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın atlarından şu şekilde bahsediyor:

“Öğleden sonra kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını yere diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu. 
          Atın üç ayağını yere basıp dördüncünün tırnağını dikerek duruşu, en güzel duruşu ifade eder ki bu hal ekseriya safkan Arap atlarında görülür. Âyette bir de Süleyman as’ın atlarının güzel koştuğuna işaret edilmiştir. En fazla beğenilip övülen iki sıfatı dile getirilen bu atların sayısı hakkında 20’den 20 bin’e kadar, cinsi hakkında da savaş atından kanatlı olmasına kadar hayli değişik rivayetler vardır ki, bu tür rivayetlerin Hz. Peygamber’den mervî sahih haberler olmadığı için, sadece abartı ve masalımsı unsurların boyutları açısından değerlendirmelidir.

Süleyman, ‘gerçekte ben mal (yani at) sevgisine, Rabbimi anmayı sağladığı için düştüm’ dedi. Nihayet bu atlar koşup gözden kayboldukları zaman, ‘onları bana getirin!’ dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” (38/Sâd, 31-33) 

          İsrailiyat asıllı rivayete göre: Süleyman a.s, atlarını severken -zevk-ü sefa yaparken-  namaz kılmayı kaçırdı, Allah'ı anmayı unuttu, bu yüzden atları çağırdı ve onları kesti.

          Ayette kestiği gibi bir ibare geçmemektedir. Fakat Allah'ı unuttu ifadesi bulunmakta ama bunu da namazı geçirdi olarak tanımlandıramayız. Peki ne diyebiliriz buna?

          Mevdudi: Bu ayetlere kesin mana veren hata etmiş olur. Bu ayetler, açık ayetler değildir. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, Süleyman as. bu atların bakımıyla, savaş işleriyle hazırlıklarıyla çok uğraştı ve Allah'ı anmayı bir an için unuttu ve kendisine kızdı. Fakat atlar ondan korkup kaçınca, bunun üzerine "onları bana getirin!" demektedir. Atlara olan sevgisi dünyevî bir sevgi değildir. (Allahu Alem)...

          Elbette ki at sevgisi fıtrîdir, salma atlara karşı düşkünlük insanlara çekici kılınmış, süslü gösterilmiştir (3/Âl-i İmrân, 14). Mü’minlerin düşmanlara karşı, onları korkutacak şekilde, gücü yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlaması Kur’an’ın emridir (8/Enfâl, 60). Peygamberimiz sav. de, kıyâmete kadar “at”ta hayır olduğunu belirtir (Buhârî, Cihad 43; Müslim, İmâre 96; Muvattâ, Cihad 44).

         Süleyman as.'da bu atlara çok özel ilgi gösteriyor ve yeni yerler fethetmek, savaşlarda üstün gelmek için kullanıyor. Bugüne göre; özel savaş uçakları, tanklar, deniz altları, jetler gibi o tarz bir askeri teçhizattır. Üzerine binip gezsin diye, dünya zevki için verilmiş nimetler değildir. Göreceğiz ki, Süleyman a.s hayatı boyunca kendisine verilen nimetleri, mal ve mülkü zevk-ü sefa için kullanmamıştır. Allah'ın dinini yaymak, daha başka ülkelere Allah'ın kelâmını götürmek için aracı olarak bu atları kullanıyor.

          Asla Peygamberlere; onlar da dünya malına çok taparlardı, gibi bir yakıştırmada bulunmuyoruz... Yahudiler niçin bu şekilde iftirada bulunuyorlar? "Gördünüz mü bak, Süleyman bile atlara olan sevgisinden Allah'ı anmayı unutmuş. Biz unutsak ne olacak..." diyebilmek için iftira atıyorlar. Bu şekilde bir zâfiyete sahip olan kişi zaten peygamber olamaz..

3- Hz. Süleyman’ın Üç Duâsı: Rasulullah s.a.v’in bildirdiğine göre, Süleyman as. Beytü’l-Makdis’i yapıp bitirdiği zaman Allah’tan:

          a) Allah’ın hükmüne uygun hüküm; İnsanlar arasındaki dâvâ konusu problemlerde ve ictihada dayanan hususlarda Allah’ın kendisini doğruya ulaştırması,
          Günümüzde de herkese göre hak(hüküm) vardır. Gerçek hak (hüküm) nedir? Allah'ın indirdiğidir...

          b) Kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak mülk ve saltanat;
“Süleyman, ‘Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.” (38/Sâd, 35)

          Kur’an, onun duâsının kabul edildiğini ve dileğine nâil olduğunu haber verir.(38/Sâd, 35-40)

          Ne istiyor Süleyman a.s? Mülk ve saltanat... Niye böyle bir şey istiyor ki? Bir Müslüman, hele de Peygamber Allah'tan dünya mülkü ve saltanatını ister mi? Zaten var saltanatı niye daha fazlasını istiyor ki? Bir de diyor ki " benden sonra kimseye nasip olmasın"...

         Süleyman as'ın daha fazla mülk ve saltanat istemesinde ki niyeti; övünmek, adını tarihe yazdırmak, dünyaya kazık çakmak değildir, tabii ki asla bir peygambere yakışmaz ki, muhakkak oda bunları istememiştir.

          Alimlerin bu konuda değişik yorumları var. En takdire şâyan olanı ise:
          Bahis konusu mülkün daha ziyade mânevî mülk olduğu ve mânevî varlıklara tasarrufta bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bilindiği gibi Süleyman a.s, peygamber olması yanında aynı zamanda bir kraldı. Kral, coğrafî bir vatan üzerinde hükmeden kişi olduğuna göre Süleyman as. da bundan hâriç tutulamaz. Süleyman a.s'ın yaşadığı dönemde milattan önce 1030'lu 975'li yıllarda, dünyada çok büyük İmparatorluklar mevcut idi.  Süleyman a.s da başka büyük bir Krallığa sahip. Bugünkü Filistin’le Ürdün’ün tamamı ve Sûriye’nin bir kısmını içine alan topraklarında hüküm sürdüğünü tarihî bilgilerden ve ilgili haberlerden öğrendiğimiz Süleyman a.s’ın hükmetmekte idi. Dünyanın değişik yerlerinde de başka Krallıklar, saltanatlar var. Hepside zorba, hain, zalim Krallıklar... Süleyman as da emri altındakilere hükmetmek, diğer Krallıklara da sözünü geçirmek, bu Krallıkları dize getirmek, onları Allah'ın dinine sokmak için, Allah'tan mülk ve saltanatını arttırmasını istiyor. Mülk ve saltanat istemesinin sebebi budur. Her peygamber de olduğu gibi bir İslam devleti kurmak bunu da tüm dünyaya yaymak için uğraşmıştır.

          Fahreddin Razi: Büyük adamlar büyük düşünür... Süleyman a.s bu isteğinde şöyle bir şey vardır; "Ya Rabbi! Bana öyle bir dünya malı ver ki, şu dünya mülküne heveslenen insanlar görsünler bu dünya mülkünün geçici olduğunu. Desinler ki, 'Bir Süleyman geldi geçti, o bile tahtını bıraktı gitti'. "

          Peygamberler mal olarak miras bırakmazlar. Süleyman a.s öldü de mülkü çocuklarına mı kaldı? Hayır... Peygamberler geriye ilim mirası bırakırlar. Süleyman a.s mülk ve saltanattan maksatıda dünya malını istemek değildir. Çünkü, Allah azze ve celle buyurmuştur ki;

"Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur. " (42 / ŞÛRÂ - 20)

          Mesela: Karun da büyük bir mülke sahipti. Sadece hazinelerinin anahtarlarını 40 deve taşıdığı rivayet edilir... Süleyman da zengin... Aralarında ki fark; Süleyman a.s kendisine bahşedilenlerin emanet olduğunu biliyor ve sahibi için kullanıyor. Ama Karun mülkün Mâliki, sahibi olduğunu iddia ediyor. Süleyman as Mülk ve saltanatı, dünyaya Allah'ın dinini hakim kılmak için kendisine araç olması, aynı zamanda da insanlığa örnek ve ibret olması için istemiştir...

          Bizler dahi bazen kullanırız: "Dünya kalsaydı, Süleyman'a kalırdı. Süleyman'a bile kalmamış ki bize kalsın..."

         Süleyman a.s’ın bu dileğine nâil olduğuna müteâkip âyetler işaret eder. Ayrıca Rasulullah s.a.v’in, birçok hadis mecmuasında yer alan bir vâkıası da bunu teyid eder: Peygamberimiz, namaz kıldığı esnâda, ibâdetine engel olmak için kendisine hücum eden cin tâifesinden bir ifriti zararsız hale getirdikten sonra onu mescidin direklerinden birine bağlamayı ve ashâbına göstermeyi düşünmüş, fakat kardeşi Süleyman peygamberin duâsını hatırladığı için bundan vazgeçmiştir (Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39, 40; Nesâî, Sehiv 19).

          c) Mescidine ibâdet niyetiyle girecek herkesin, anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından arınmasını dilemiş ve bu dilekleri kabul edilmiştir. (Nesâî, Mesâcid 6; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 196; K. Sitte, 12/357). Bu hadisin başka varyantlarındaki ifadeye göre Süleyman as’a ilk iki dileği verilmiştir. Hz. Peygamber, “sonuncu dileğin biz (Muhammed ümmetin)e verilmesini umarız” (İbn Mâce, İkame 196; Ahmed bin Hanbel, II/176; K. Sitte Terc, 17/103) buyurmuştur.

          Bugün ki Mescid-i Aksâ böyle değildir tabii, bir Yahudi gidip dua etse ibadet etse kabul olur, o kişi tertemiz olur anlamına gelmez.. Yazıklar olsun biz Müslümanlara!.. Yahudi'nin bir suçu yok bu konuda. Herkes görevini yapıyor... Yazıklar olsun bizlere ki, böyle bir dua varken Süleyman Mabedi'nin yanından bile geçemiyorken, evlerimizde sıcak yataklarımızda uyuyorken, yazıklar olsun bizlere!..

          Tıpkı atası İbrahim a.s'ın Kabe'yi inşâ ederken dua etmesi gibi Süleyman a.s'da atasını örnek alarak oda dua etmiş... Biliyor ki Süleyman a.s: Allah için bir salih amel işlendiğinde, yapılan salih amel; Kur'an'a, Sünnet'e uygunsa ve yapan kişi de bunu büyük bir samimiyetle yapıyorsa, ne dua edilirse o dua kabul edilecektir. Bizler de bunu biliyor muyuz? İnşeAllah bizlerde bunu kullanalım...

4- Rüzgârın Emrine Verilmesi: Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“İçinde bereketler yarattığımız kutlu ülkeye doğru onun emriyle esip gitsin diye kasırga (gibi esen zorlu) rüzgârı Süleyman’ın emrine Biz verdik. Çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.” (21/Enbiyâ, 81) 

          Başka bir âyet, bu rüzgârın Süleyman as’ı sabahtan öğleye ve öğleden akşama kadarki zaman içerisinde, yürüyüşle birer aylık mesâfeye (takriben 900 km.) götürdüğünü beyan eder (34/Sebe’, 12).
İbn-i Kesir Tefsiri'nde geçen isrâiliyat kaynaklı olduğu aşikâr olan rivayete kısaca değinecek olursak.

          Süleyman a.s'ın büyük bir uçan halısı var imiş. Sefere çıkacağı zaman başta bütün hanımlarını, bütün atlarını, ordularını, kuşları hepsini bu halının üzerine doldurup gideceği yere hemen ulaşır imiş....

          Bu konu hakkında ki en düzgün açıklama ise; Büyük bir ordu sahibi olan Süleyman a.s'ın, ordu için gerekli olan donanımlarının arasında atların yanı sıra gemiler de mevcut idi. Milattan öncesinde ki gemiler haliyle yelkenli oldukları için rüzgârla gidiyorlar. Süleyman a.s savaşa gideceği zaman rüzgâr, Allah'ın izni ile gemilerin gitmek istediği yöne doğru esiyordu. Bu rüzgâr gemilere zarar vermeyecek şekilde çar çabuk gitmelerini sağlayacak şiddetle eserdi. (Allahu A'lem -Allah bilir ki- bu sadece bir yorumdur.)

          Rüzgârın Süleyman a.s’ın emrine âmâde kılınması konusunda pek çok rivayet vardır ve bu rivayetlerde hâkim unsur isrâiliyattır; bu rivayetlerden sakınmak evlâ, Kur’an’ın nassı ile yetinmek en sağlam yoldur. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 10/160). Eski tefsir, kasasu’l-enbiyâ ve tarih kitaplarımız isrâiliyat kaynaklı akla mantığa ters rivayetlerle malesef doludur. Süleyman a.s, bu anlatımlarda tevhid peygamberi vasfından ziyade bir masal kahramanı, efsanevî destansı kişi hüviyetindedir. Hakikatini bilmediğimiz ve tahkikten de uzak olduğumuz bu tür hurâfelere girmemek gerekir.

           Burada bilmemiz gereken en önemli husus; Rüzgâra hükmeden Süleyman a.s değildir!.. Allah izin verdiği için bir şekilde rüzgâr Süleyman a.s'ın lehine kolaylık sağlamıştır. Yoksa Süleyman a.s rüzgâr'ın hükümranı - efendisi asla değildir. Fakat Allah azze ve celle bir kuluna yardım etmek isterse rüzgârı da onun emrine verir, yağmuru da onun emrine verir, bulutu da... Bu tabiat olayını emrine vermekten kasıt; Allah'ın onun lehine işleri çevirmesi kolaylaştırmasıdır...

5- Süleyman a.s’a Verilen “Aynü’l-Kıtr”: 
       
Sebe’ sûresinin 12. âyetinde Allah. “aynü’l-kıtr’ı ona sel gibi akıttık” buyurur.

           Bütün müfessirler bunun “erimiş bakır madeni” olduğunda müttefiktirler. (Bu âyette geçen “aynü’l-kıtr”ın petrol olduğunu iddia edenler varsa da bu, hiçbir delile dayanmayan hayali bir görüştür.) Bu sayede Süleyman a.s kendisine lazım olan binaları, âlet ve edevâtı, muhtemelen ordusunun techizatını kolaylıkla yapmaya ve temin etmeye muvaffak olmuştur. Savaş için gerekli olan techizatların haricinde büyük yemek kazanlarıda yaptırır ve yemek dağıtırmış.

         Bakır madeni bir mûcize olarak Süleyman a.s’a cidden bir pınar gibi mi akıtıldı, yoksa bu, Süleyman a.s’ın ilim ve fen yardımıyla bakırı eritmesinden kinâye midir? Bu soru da zihinleri meşgul etmiştir. Bu iki ayrı görüşü savunan iki büyük müfessiri örnek olarak verebiliriz:

         Fahreddin Râzi, bu işi mûcize olarak düşünmeyenleri kınar ve bunları inanç zayıflığı ve Allah’ın kudretine itimatsızlıkla itham eder.

         Elmalılı ise, bakırın ilim ve sanatla akıtılmış olmasını peygamberlik makamı için daha mühim görür. (Elmalılı, Eser Y. VI/3951).

6- Timsaller/Heykeller ve Dalgıçlar: Kur’an-ı Kerim, Süleyman a.s’a iş gören bazı cinlerin râm edildiğini bildirir ki bunlar, ona, mihrablar (mescidler), timsaller/heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar, sabit kazanlar yaparlardı .

“Süleyman’a da sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü de bir aylık mesâfe olan rüzgârı verdik (emrine âmâde kıldık) ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azâbı tattırırdık.” (34/Sebe’, 12)

“Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sâbit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud âilesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!” (34/Sebe’, 13)

          Timsâl: Canlı veya cansız bir şeyin aslına benzer biçimde yapılan herhangi bir sûreti, heykelidir. Cinlerin Süleyman a.s için yaptıkları, onların aynı zamanda sanatkâr ve ellerine iş yakışır, belli bir seviyede hesap kitap, ilim-irfan sahibi olduklarını ifade eder. Ve yine aynı âyetler Süleyman as’ın halka son derece şefkatli, onların huzurunu ön planda tutan ve düşünen bir kişi olduğunu da ifade ederler. İri iri çanaklar, havuz büyüklüğünde yerinden kalkmaz çömlek, tencere ve kazan gibi kapların yapılması, Süleyman as’ın fakir dostu olduğunu, kurulan muazzam sofralarda halkın ağırlandığını ifade eder (Elmalılı, VI/3953).

          Kur’ân-ı Kerim Süleyman as’a şeytanlardan bina ustaları, dalgıçlar ve fesatlarına meydan verilmeyecek bir surette sıkı kontrole tâbi olan diğerlerinin de râm edildiğini bildirir:

“Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” (38/Sâd, 36-38)

          Rivayetlere göre dalgıçlar, Süleyman a.s’a denizlerde bulunan her çeşit süs eşyasını, cevher ve incileri bulup çıkarırlardı. Şeytanların Süleyman a.s’ın emrine râm edilmesinden sonra onun için yaptıkları ve bunların nelerden ibaret oldukları yolunda birçok rivayet varsa da, bunlara itibar etmemek, Kur’an’ın nassı ile yetinmek ve dolayısıyla hurâfelere dalmamak en hayırlı iştir (Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 12/390).


          Kur’ân-ı Kerim'de Geçen Süleyman a.s'ın Kıssaları:

          Süleyman a.s’ın Kürsüsüne Atılan Ceset: Süleyman a.s'la ilgili olarak bir âyette şöyle buyrulur:

“Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.” (38/Sâd, 34) 

          Kürsüye atılan “ceset” konusu müfessirleri çok meşgul etmiş ve buna dair hayli değişik izahlara yer verilmiştir. İsrâiliyat kaynaklı rivayetlerden bir kaçı ise şöyle:

          Kurtubi Tefsirinden: Süleyman a.s, Saydun di­ye bilinen denizdeki adalardan bir adaya yaptığı gazada bir kralın kızını esir aldı. Saydun kralının kızını esir alınca, o kızı beğendi. Ona müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Onu korkuttuysa da kız: İstersen beni öl­dür, müslüman olmam, dedi. Müşrik olduğu halde o kızla evlendi. Yakuttan bir putu vardı, bu puta müslüman oluncaya kadar Süleyman'dan habersiz kırk gün süreyle ibadet etti. Süleyman da kırk gün mülkü elinden alınmak sure­tiyle cezalandırıldı.

          İbn-i Kesir Tefsirinden: Süleyman a.s'ın kürsüsü üzerine atılan, Asaf adındaki şeytân idi, Süleyman ona: İnsanları nasıl fitneye düşürürsün? diye sordu da Âsaf: Yüzüğünü bana göster, sana haber vereyim, dedi. Süleyman a.s yüzüğünü Asaf'a verince o, yüzüğü denize attı. Süleyman a.s'ın hükümranlığı gitti ve kendisi de bir yolculuğa çıktı. Âsaf, Süleyman a.s'ın tahtına kuruldu. Ancak Allah Teâlâ onu Süleyman a.s'ın kadınlarından engelledi. Ne o kadınlara, ne de kadınlar ona yaklaşmadılar ve onu çirkin gördüler. Süleyman a.s (yolda rastladıklarından) yiyecek isteyip : Beni tanımıyor musunuz? Bana yiyecek verin, ben Süleyman'ım, diyor ve onlar da kendisini yalanlıyorlardı. Nihayet bir gün bir kadın ona bir balık verdi. Süleyman a.s balığın karnını temizlerken yüzüğünü o balığın karnında buldu ve hükümranlığı kendisine geri döndü ve Âsaf kaçıp denize girdi.

           Bütün bunlar İsrâiliyâttan olup en masum olan rivayetler, malesef daha kötüleri de mevcut...

           Kur’an’da anılan bu cesedin ne olduğu ve bundan neyin kastedildiği kesin olarak belli değildir. Konu ile ilgili olarak Rasulullah s.a.v’den de bir açıklama yoktur. Ama bunun, şu veya bu diye kestirilip atılmasına imkân yoktur. Muhtemelen Süleyman a.s’ın Beytü’l-Makdis’i yaptırdığı sırada inşaat işlerinde çalıştırdığı sanatkârlar içinde, çeşitli hilelere vâkıf dessas kişiler vardı. Bu şeytanların veya şeytan ruhluların planladıkları bir ihtilâl yüzünden Süleyman  a.s'ı bir müddet nüfûzunu yitirmiş veya tahtından uzaklaşmış, bu sûretle tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı işgal edilip, ona muayyen bir zaman için heykel gibi birisi oturtulmuş olabilir... (Allahu A'lem)...


          Süleyman a.s'ın Ordusu ve Nemle (Karınca):
“Andolsun ki Biz, Dâvud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Bunun için onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun’ derlerdi.” (27/Neml, 15)

“Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.” (27/Neml, 16)

          Süleyman a.s üç grup varlıktan müteşekkil bir orduya sahip... İnsanlar, cinler ve kuşlar... İnsanları gayet iyi biliyoruz. Cinleri de Kur'an'da haber verildiği şekilde biliyoruz ama kısaca biraz bahsedelim inşeAllah; “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar cinsine delâlet eden bir cins isimdir. Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı insanın yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı, gözle görülmez ve çeşitli şekillere girebilen varlıklardır. Cinler yerler, içerler, evlenip, çoluk-çocuk sahibi olurlar, ibâdet ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı, kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar.

          İslâm’a göre rûhânî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi rûhânî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de  vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan rûhânî varlıklar anlaşılır.

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?” (6/En’âm  130)

“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip  de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona İman ettik(Artık) kimseyi Rabbimıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” (72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14)

          Rasulullah s.a.v'e tâbi oldukları gibi Süleyman a.s'a da tâbi olmuşlardır. Fakat hepsi tâbi olmuş değildir. Süleyman a.s'ın ordusunun dışında kalıp düşmanlık edenlerde mevcuttu tıpkı insanlar gibi... Nasıl ki, o dönemde yaşayan bütün insanlar Süleyman a.s'ın ordusunda değilse, aynı şekilde cinlerden de sadece belli bir grup Süleyman a.s'ın ordusundadır. Kabiliyetlerine göre cinlerden denize dalıp ordan inci, yakut, mercan çıkaran görevli cinler, Süleyman Mâbed'ni inşâ eden işçi cinler, bakırdan büyük yemek kazanları yapan cinler var. Birde bizzat ordunun içerisinde bulunup yeni yerler fethetmeye giden cinler var. Ve Süleyman a.s'ın zamanında ki insanlar, tıpkı günümüzde de olduğu gibi cinlerin gaybı bildiğini zannediyorlar.(Bundan ileride bahsedeceğiz inşeAllah)

         Kuşlara gelelim... Bizler kuşları da biliyoruz ama ayetlerde sadece bir kuş hariç diğerlerinden bahsedilmemiştir. Buda Hüdhüd Kuşudur... (ileride bu kuştan detaylı bahsedeceğiz inşeAllah) Birbirinden farklı bu üç grup varlığı intizamlı, düzenli olarak idare edebilmek her babayiğidin harcı değildir.

“Cinlerden (görünmeyen varlıklardan), insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları Süleyman’ın hizmetine toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu.” (27/Neml, 17)

          Süleyman a.s ordusuyla bir sefere çıktığında yolları “karınca vâdisi”ne uğrar; ya da karıncaların olduğu bir vâdiden geçerler. Süleyman ve ordusunun kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu gören bir nemle/karınca (muhtemelen reis durumunda olan, arkadaşlarını uyarır):

“Nihayet karınca(larla dolu bir) vâdiye geldikleri zaman, bir karınca, ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi.” (27/Neml, 18)

“(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih amel yapmamı gönlüme getir.

          Şükredebilmek için Allah'ın kendisini muvaffak kılmasını istiyor. Sen beni muvaffak kılmazsan ben şükredemem diyor... Unutursak şükredemeyiz, nasıl şükredeceğimizi bilmezsek şükredemeyiz... Şükretmeyi bize öğretende Allah'tır... Allah ile bağımız sağlam olmaz ise, şeytanla sağlam olan bağ sayesinde şeytan şükretmeyi unutturur... Çok ince bir nokta, teşekkür ederken bile Rabbimizin bizi yönlendirmesine muhtacız.

Rahmetinle, beni sâlih (dürüst ve erdemli) kullarının arasına kat.” (27/Neml, 19)

          İlginç ki, arkasında üç farklı varlıktan müteşekkil bir orduya sahip olmuş, karıncayı duyabilmesi ihsan edilmiş biri olarak; "beni salih kullarının arasına koy" diyor... Kendisi zaten salih kul değil mi?.. Süleyman a.s biliyor ki, amele güven olmaz. Bu kadar nimet arasında ayağım kayabilir. Allah korkusunun en içten hissedilmesi bu olsa gerek... Kendini bir şey zannetmemek, mütevazî olmak, kendini asla beğenmemek  riyâ yok... Bizler ise cenneti garantilemişcesine, bizden salih kul var mıdır havalarındayız...

          Bu olay hakkında ki birinci mucize Süleyman a.s'ın karıncayı duymasıdır. İkinci mucize ise, yer deki minicik karıncanın Süleyman a.s'ı tanıyor olmasıdır... SubhânAllah...

          Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bunun dışında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Buna rağmen tarih ve tefsir kitaplarına konuyla ilgili yığın yığın mâlûmat dercedilmiştir.

       
          Süleyman a.s. ve Belkıs:

“(Bir gün Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: ‘Hüdhüdü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (27/Neml, 20)

         Âyetten anlıyoruz ki; Süleyman a.s çok dikkatli, keskin bakışlı bir hükümdar. Gözümüzün önünde bir canlandırdığımızda; askerler yürüyor, kuşlar uçuyor, cinler nerde Allah bilir... Bir hükümdar (Allahu Alem) atının üzerinde bütün bunlardan haberdar, bir de içlerinden bir kuşun olmadığını fark ediyor...

         Burada Hüdhüd'den bahsedelim inşeAllah... Bugün "İbibik" ve "Çavuş Kuşu" olarak bilenen kuşlardan olduğu rivayet ediliyor. (Allahu Alem) Bu kuş, insani özelliklere sahip bir kuş imiş. Anne babasına gösterdiği hürmetle bilinirmiş. Başında dikkat çeken bir sorgucu bulunan bu kuşun huy ve itiyatları hakkında pek çok şey söylenmiştir. Ana ve babasına gösterdiği hürmet özellikle belirtilir. Eşi ölünce hüdhüd yeni bir eş aramaz, tek eşli imiş. Ebeveyni yaşlanınca, onların yiyeceklerini temin edermiş. (İslâm Ansiklopedisi)

        İbn Abbas’tan nakle göre, Süleyman a.s’ın özellikle hava yolculuklarında kendisi ve ordusu için su lazım olduğunda hüdhüdü çağırırdı. Süleyman a.s’ın su mühendisi olan bu kuş, insanların yeryüzünde olan bir cismi gördükleri gibi arzın derinliklerinde bulunan suyu görür ve onun ne kadar derinlikte olduğunu da anlardı. Suyun yer ve derinliği böylece keşfedildikten sonra Süleyman görevlilere emreder, orası kazılır ve su çıkarılırdı (İbn Kesir, Tefsir 5/227-228; Taberî, Tefsir 19/143). 

“Ya bana (mâzeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da mutlaka onu şiddetli bir cezayla azâba uğratacağım veya boğazlayacağım!” (27/Neml, 21)

“Çok geçmeden (hüdhüd) gelip ‘Ben, dedi, senin (henüz) bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.” (27/Neml, 22)

“Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkân verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım.” (27/Neml, 23)

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidâyete giremiyorlar.” (27/Neml, 24)

“Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmezler.” (27/Neml, 25)

“(Halbuki) O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tapılacak yoktur.” (27/Neml, 26)

        Bahsedilen Sebe' kraliçenin isminin Belkıs olduğu rivayet edilir. Sebe', Yemen ve Arap Yarımadasının Güneyinde kalan bir yerdir.

“(Süleyman Hüdhüde) dedi ki: ‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” (27/Neml, 27)

“Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.” (27/Neml, 28)

         Mektup, bir tebliğ yöntemidir...

“(Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) ‘Beyler, ulular! Bana çok şerefli bir mektup bırakıldı’ dedi.” (27/Neml, 29)

        Belkıs, hüdhüd'den söz etmediğine ve bırakıldı dediğine göre büyük ihtimal mektubu bırakıldıktan sonra görüyor...(Allahu Alem)

“Mektup Süleyman’dandır, Bismillâhirrahmânirrahîm (diye); Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.” (27/Neml, 30)

“Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek, müslümanlar olarak bana gelin’ diye (yazmakta)dır.” (27/Neml, 31)

         Şerefli bir mektub olduğunu nerden anlamış olabilir?
1. Süleyman a.s meşhur bir hükümdar.
2. Süleyman a.s'ın mühüründen.
3. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlanması da olabilir... Çünkü Belkıs Allah'ı bilmiyor.

“(Sonra kraliçe) dedi ki: ‘Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam.” (27/Neml, 32)

“Onlar, şöyle cevap verdiler: ‘Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaşçılarız; emir ise senindir, artık ne emredeceğini düşün taşın.” (27/Neml, 33)

“Kraliçe, ‘hükümdarlar bir memlekete girdilermi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını hakir hale getirirler. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır’ dedi.” (27/Neml, 34)

         Bu ayette Belkıs'ın Kraliçe şahsiyetinin arkasından kadın şahsiyeti çıkıyor. Kadınlar savaşı sevmezler. Şehrinin harap olmasını, binalarının yıkılmasını istemiyor.

“Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.” (27/Neml, 35)

          Belkıs, Süleyman a.s'ı sınamak istiyor; gerçekten Müslüman olmalarını mı istiyor, yoksa mallarına - topraklarına mı talip?

“(Elçiler, hediyelerle) gelince Süleyman şöyle dedi:’Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz.” (27/Neml, 36)

“(Ey elçi!) Onlara var (söyle:) İyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakir halde oradan çıkarırız.” (27/Neml, 37)

         Süleyman a.s'ın burada öfkelenmesinin sebebi kendisine tâbi olunmaması asla değildir. Kraliçe rüşvet gönderiyor... "Sen bu hediyeleri al, bana karışma"...

“(Sonra Süleyman müşâvirlerine) dedi ki: ‘Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melîkenin tahtını bana getirebilir?” (27/Neml, 38)

          Süleyman a.s, Kraliçe'nin savaşmak istemeyip Müslüman olacağını anlıyor. Fakat savaştan kaçtığı, korktuğu için Müslüman olmasın imanı kuvvetlensin, gerçekten iman etsin demek istiyor.

“Cinlerden bir ifrit, ‘sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var’ dedi.” (27/Neml, 39)

“Kitaptan ilmi olan kimse ise, ‘gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm’ dedi. (Süleyman) onu (kraliçenin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, 

Süleyman a.s: "vay be helal olsun sana" demiyor... "vay be, nasıl hükümdarım ama der demez hemen oluverdi" demiyor...

‘bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.” (27/Neml, 40)

“(Süleyman devamla) dedi ki: ‘Onun tahtını bilemeyeceği bir vaziyete sokun; getirin, bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?” (27/Neml, 41)

        Kraliçenin girişi sonra anlatılmış, önce taht konusu anlatılmış...

“Kraliçe gelince, ‘Senin tahtın da böyle mi?’ dendi. O şöyle cevap verdi: ‘Tıpkı o! Zaten bize daha önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik (müslüman olmuştuk).” (27/Neml, 42)

“Onu, Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi kâfir/inkârcı bir kavimdendi.” (27/Neml, 43)

“Ona ‘köşke gir!’ dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. Süleyman ‘bu billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir’ dedi. Kraliçe dedi ki: ‘Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmiştim. Süleyman’ın maiyyetinde âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.” (27/Neml, 44)

          Bugün bizler o şekilde bir platform görsek etkilenmeyiz, zaten şuan ki teknolojiye göre gayet normal bir şeydir. Ama milattan öncesinden bahsediyoruz... Tıpkı Musa a.s'ın asasının ejderha olduğunu göre sihirbazların iman etmesi gibi Kraliçe de onun o dönem için yapılamayacağını ilahi bir kudretin eseri olduğunu biliyor. Tahtı gördüğünde de zaten ben iman etmiştim diyor...


          Süleyman a.s Kıssasından Alacağımız Dersler:

"Andolsun ki peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Bu (Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak kendinden önce gelen kitapları tasdik eden, inanan bir kavme her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir hidayet ve bir rahmettir." (12 / YÛSUF - 111)

1. İsteneni Allah için istemek...Allah'ın dininin hakim olmasına katkı sağlayacaksa istemek aksi halde elindekiyle yetinmek ve verilen nimetleri de yerinde kullanmak.

2. Önce bulunduğumuz yerden ve tüm dünyada neler olduğundan haberdar olmak. Nice zulüm altındaki kardeşlerimizden, Müslümanlar üzerinde oynanan oyunlardan ne kadar haberdarız diyeceğiz ama ülkemizden, dünyadan geçtik kendimizden haberimiz yok henüz...

3. Dünya malına karşı tavrı. Rüşvet almaması, tâğutların kendilerine karışılmaması için sundukları menfaatleri red etmek...

4. Muazzam dünya servetini kalbinde taşımaması... Karun ile Süleyman a.s'ın arasındaki fark; Süleyman a.s malın kendisinde emanet olduğunu biliyor, Karun ise malın kendisine ait olduğunu, "ben çalıştım, ben kazandım, nereye ve kime vereceğime ben karar veririm"...

5. Allah'ın verdiği nimetleri, O'nun kanunlarına göre değerlendirerek toplumun refahını arttırmak.

     
          Süleyman a.s'ın Vefatı:

          Süleyman a.s'ın yaşadığı toplumda cahil halk tarafından cinlerin gaybı bildiğine iman ediliyor. Bizim toplumumuzda bu inançta malesef. Burçlardan haber verenler, astrologlar vs. "sen bu ay çok kızgın olacaksın"... Bu telkin verildiği an otomatikman zaten olmayacağı varsa da bilinç altına yerleşmesi sayesinde o ruh haline bürünüyor kişi. Burçlar; Gök Tanrılarının, Gök Cisimlerinin, Ay Tanrısı, Güneş Tanrısı gibi uydurma ilahların etkisiyle oluşarak insan hayatını günümüzde dahi halen etkilediğine inanılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de burçlara bakınca ruh haliniz ne imiş, yaşamınızı nasıl yönlendireceğinize bakın gibi bir şey asla geçmez...

"Andolsun biz, gökte burçlar yaptık. Ve onu bakanlar için süsledik." (15 / HİCR - 16)

"Gökteki burçlar (gezegenlere yörüngeler belirleyen), orada ışık kaynağı olan güneşi ve aydınlık saçan ayı yaratan Allah'ın şanı yücedir." (25 / FURKÂN - 61)

          Burçların insan kaderi ve tabiatı üzerindeki etkilerine dair Kur'an'da böyle bir durumdan söz edilmez. Yıldızlardan ve burçlardan hükümler çıkarmak ise  Rasulullah s.a.v tarafından şiddetle reddedilmiştir. Peygamber s.a.v.'in yasaklamasından sonra Hz. Ömer de halifeliği sırasında, karada ve denizde yol bulma dışında yıldızlardan kehânet yoluyla hükümler çıkarıp geleceğe âit şeylerden söz edilmesini yasaklamıştır. Ömer (r.a) bu yasağına gerekçe olarak; halkın çoğunun bu kehânetlerin etkisi altında kalarak onlardan zarar göreceğini bu kehanetlerin ilmî bir tarafı bulunmadığını ve kader konusunda da onlardan bir fayda sağlanamayacağını, ileri sürüyordu. Burçlara Kur'an'da dört ayrı âyette yer verilişinin, mevsimlerin sayısıyla bağlantılı olma gibi bir hikmeti olabilir. Güneş, mevsimlere göre, belli burçların içindeymiş gibi görünür. Mevsim ve iklimlerin de insan üzerinde bir etkisinin olduğu açıktır. Bundan, burçların insan üzerinde etkileri olduğu hükmünü çıkarmak yanlış olur. Çünkü güneşin bir burçta görünmesi, aslında bir görüntü aldanmasından başka bir şey değildir. Her yıldız kümesi görüntüde bir burç oluşturur. Eğer biz, güneş ailesinin bütün üyelerini, uzak bir noktadan, bir arada görebilsek onları da bir burç gibi görürüz. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz kî burçlar ne bizim ruhumuz ne kaderimiz ve ne de bize hükmeden ilâhımızdır!.. 

         Süleyman a.s'ın kavmi de Allah'a şirk koşmaya kadar götüren bu tür inançlardan cinlerin gaybı bildiğine iman etmekte olup bu konu üzerine çok meraklı bir toplum imiş. Süleyman a.s cinlerin gaybı bilmediklerini tebliğ etse de anlamamakta ısrar etmişler. Bizde günümüzde gaybın sadece Allah'ın bildiğine  inandıramadığımız gibi...

          Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz...Yaşamı boyunca İsrailoğullarına tevhidi anlatmaya çalışan Süleyman a.s'ın ölümü de tevhidi anlatır biçimde oluyor.

          Süleyman a.s asasına dayalı bir şekilde olduğu yerde vefat ediyor. Beytü’l-Makdis (Süleyman Mabedi) inşâ ediliyor. Süleyman a.s'ın o şekilde ölmesinin nedenlerinden birinin, cinlerin çalışmayı bırakmamaları için kendilerini gözetlediğini zannetmelerini sağlamak içindir, diye rivayet edenler var.(Allahu Alem) Süresini ancak Allah'ın bildiği uzun bir zaman ölümü anlaşılmıyor. Süleyman a.s'ın ölümü; asasına giren tahta kurusunun asayı kemirmesi ile asanın yere düşlesi ve Süleyman a.s'ın da yere yıkılması sonucunda öğrenilmiş oluyor.

“(Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Bu sûretle yere kapanıp yıkılınca öldüğü anlaşıldı. Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (34/Sebe’, 14)

         Süleyman a.s ölümüyle, cinlerin gaybı bilmediklerini öğretmiş oldu...

         Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir.

“ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.” (72/Cinn 26-27) 

         Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere  yükselirler, ne İlâhî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilâsına düşmemeli, kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a ihlâsla İman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar ve istilâlarına uğramazlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder