20 Şubat 2013 Çarşamba

İNKÂRCILARIN ÜÇ İDDİASI (2.Kendiliğinden Oluş veya Tesadüf)



          Şimdi de bakalım eşya ve varlıklar kendi kendine oluşur mu? Tesadüfen meydana gelen bir eşya veya varlık mevcut mudur?

          İçerisinde bulunduğumuz evlerimizi düşünelim. O binalar acaba nasıl yapılmıştır? Ben size o binaların kendi kendine oluştuğunu söylesem inanır mısınız?

         Desem ki, sel suları taşları, biriketleri sürüklemiş, sonra da onları üst üste yığmış, duvarlar meydana gelmiş. Sonra da uçuşan kiremitler tavana.....

         Halbuki evlerimiz planlı, ölçülü biçili olan binalardır. Tesadüf olsaydı düzenli ve intizamlı olmaması gerekirdi. Ne varsa, mutlaka onun bir yapıcısı, yaratıcısı vardır.

         Basit bir masa, küçük bir resim, bir elbise kendi kendine olmaz da; bu koca kâinat, dünya, gezegenler, ay, yıldızlar ve güneş kendi kendine olur mu?

         Basit bir resmin mutlaka ressamı vardır diyeceksiniz, ama onun aslı olan canlı insanın yaratıcısını inkâr edeceksiniz. Bu, olacak şey midir?

         Defterinizdeki üç-beş satırlık ödevden daha mı basittir bu kâinat kitabı? Muhteşem bir kitap bu dünya. Okumaya düşünmeye, sırlarını çözmeye insanın ömrü yetmez. Bu kadar manalı ve büyük bir kitaba, kendi kendine olmuştur diyeceğiz de sonra da akıllı geçineceğiz.

          Mesela depremler... Durup dururken, kendi kendine hiçbir şey olmaz. Mutlaka ona te'sir eden, etkileyen vardır. Tabii ki depremin sebeplerini ilim adamları açıklıyor. O da doğrudur. Fakat o açıklanan sebepler işi yapan mıdır? Elbette ki değildir. İlim adamları sadece sebepleri açıklamaktadır. O sebepler kendi başlarına karar verip iş gören akıllı, kudretli şeyler değildir. Asıl o sebepleri yaratan Allah'tır. Çünkü sebepler yaratıcı değildir. Allah bu dünya da her şeyi bir sebebe bağlamış, her şeyi bir kanuna göre düzenlemiştir. Sebebi yaratan Allah'tır. Kanunu koyan ve uygulayan da O'dur. Ama ilim adamları bu kanunları açıklıyorlar. Fakat kanunu koyan Allah'ı anlatmadıkları için, kafaları karıştırabiliyorlar. Halbuki olayın sebeplerini açıklasalar, sonra da bu sebebi yaratanın Allah olduğunu söyleseler olmaz mı?..

         Mesela Amerikalılar ders kitapların da Lavoisier Kanunu'nu bu düşünceye göre açıklamışlar. Bu fizik kanununa göre; Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan bir şey de hiç olmaz. Allah'ın kudreti hariç. Yani Allah isterse var yok, yok da var olur... Kanunu koyan Allah, isterse onları değiştirir ya da bir an için geçersiz kılabilir...

          Konumuzu açıklayacak bir olaydan bahsedelim; İmam-ı Azam Ebû Hanîfe daha küçük bir çocukken bile çok akıllı, zeki ve bilgili imiş. Onun yaşadığı Bağdat şehrine bir Allah'ı inkâr eden adam gelmiş. Adam, kendisine çok güvenen biriymiş... Kim bana Allah'ın varlığını ispat edebilir demiş. O zaman;
- Bizim bu küçük bilginimiz bile, sana Allah'ın varlığını ispatlayabilir, demişler...
 Allah'ı inkâr eden adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzmüş küçük bilgini ve demiş ki:
- Hadi bakalım, ispatlasın da görelim.
          Büyük bir meraklı kitlesi toplanmış. Allah'ı inkâr eden adam kurulan yüksek bir kürsüye çıkıp oturmuş, herkese tepeden bakıp kasılıyormuş. Bu sırada Ebû Hanîfe, demiş ki:Benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce.
- Peki, demişler.
           Ebû Hanîfe gitmiş gelmemiş, yitmiş bulunmamış... Herkesin sabrı tükenmiş. Biraz da pişman olmuşlar. Acaba başkasını mı çıkartsaydık bu adamın karşısına gibilerden...Böylece bir hayli zaman geçtikten sonra gelmiş küçük bilgin. Allah'ı inkâr eden adamda biraz daha kendine güven belirmiş. Sormuş:
- Nerede kaldın? Yoksa Allah'ın varlığını ispatlayamamaktan mı korktun? diye.
Ebû Hanîfe gayet rahat ve soğukkanlılıkla cevap vermiş:
- Hayır. böye bir korkum yok. Çünkü Allah'ın varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi var. Benim evim karşı kıyıdadır. Bağdat'ın ortasından kocaman bir ırmak akar. Karşıya geçtikten sonra büyük bir fırtına çıktı. Tekrar dönüş için ne bir sandal, ne de bir köprü kaldı...
- Peki şimdi nasıl geçip geldin?..
- İşte bende onu anlatacağım. Geçdim kıyıya. Bir de baktım ki, kocaman kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atlıyorlar ırmağın içine. Yeni gelen taş da öncekinin üstüne, derken köprü ayakları meydana geldi. Bu arada havada kendi kendine uçuşan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. Arkasından çiviler yine havadan uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtalara tutuldular. O sırada kıyıdaki toprak da ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstünü kapattı. Büyük ve rahat bir yol gibi, kocaman bir köprü meydana geldi. Bende üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim.
Herkes şaşkınlık ve üzüntüyle bu sözleri dinlerken Allah'ı inkâr eden adamın keyfi büsbütün artmış ve demiş ki:
- Yahu, karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçma ile uğraşacak vaktim yok benim...
Ebû Hanîfe, adama bakmış ve tane tane şöyle konuşmuş:
- Neresi saçma bu anlattıklarımın?..
- Neresi saçma değil ki?.. Koskoca köprünün kendi kendine meydana geldiğini ciddi ciddi anlatıp duruyorsun. Hiç yapan, çalışan olmadan kendiliğinden köprü olur mu?
Ebû Hanîfe'nin gözleri sevinçle parıldamış ve şöyle demiş:
- Peki bir köprü mü daha san'atlı ve büyüktür, yoksa bu dünya mı?
- Elbette dünya çok büyük ve san'atlıdır.
- Öyleyse dünyaya göre çok daha küçük ve basit olan bir köprünün kendi kendine meydana gelmeyeceğini söylüyorsun da, bu muhteşem dünyanın nasıl kendi kendine oluştuğunu söyleyebiliyorsun. Köprüyü bir yapan vardır, ustasız olmaz diyorsun, doğru... Evet ama bu dünyayı da bir yaratan, yapan olmalı değil midir?
- Peki, demiş. Kabul ediyorum ki, bu dünya da kendi kendine oluşmamıştır. Onun da yaratıcısı vardır.
          Ama Allah'ı inkâr eden adamın bütün kozları bitmemiş. Öyleyse bir soru soracağım demiş. Tam olarak Allah'a inanmam için buna da cevap vermelisin.
- Peki Allah varsa, O'nu niçin göremiyoruz?
Ebû Hanîfe; "önce bize birer balla süt getirsinler de sohbetimiz tatlansın" demiş.
Sütler gelmiş. Adam sütüne balı karıştırıp sütünü tatlandırmış ve içmeye başlamış. Fakat  Ebû Hanîfe adama bir kaşık daha bal sunmuş, buyrun sütünüzü tatlandırın... Adam sağol demiş, yeterince tatlandı. Sen benim soruma cevap ver şimdi.
Ebû Hanîfe önce sütün balını halledelim demiş. Buyrun tatlansın sütünüz.
- Benimkisinin balı vardır dedim ya...
Ebû Hanîfe:
- İnanmam, demiş.
Adam büsbütün kızgın:
- Niçin inanmıyorsun?
- Ben görmediğim şeye inanmam. süte karıştırdığım balı gösterirsen inanırım...
- Süte karıştırılmış bal görünür mü? Onu gözüne gösteremem ama içersen tadından anlarsın. Hem bununla ne diye uğraşıyoruz? Sen bana sorumun cevabını söyle bakalım...
Ebû Hanîfe:
- Bana fırsat vermediniz ki... Sorunuzun cevabını kendiniz verdiniz...
- Nasıl yani?
- Süte karıştırdığınız bal nasıl gözle görülmezse Allah da vardır, ama bu özlerle görülmez. Siz bana sütün yağınıda gösteremezsiniz. Demek ki bu dünyada bulunan bir çok şeyi de biz gözümüzle göremiyoruz. Ancak onları meydana getirdikleri te'sirlerden ve eserlerden anlıyoruz. Ya da bir başka duyu organımızla varlıklarını anlıyoruz. Siz sütün yağını, balını görmediğiniz halde Allah'ı görmek istiyorsunuz. Halbuki bu gözümüz dünyadaki herşeyi de göremeyen sınırlı bir gözdür.
- Peki demiş. Son bir soru daha... Eğer buna da cevap verirsen bende Allah'a inanıp iman edeceğim.
- Sor, demiş.
- Kabul ediyorum ki Allah vardır. On'nun niçin görünmediğini de anladım. Öyleyse bu gözümüzle görünmeyen, fakat olduğunu aklımızla-duyularımızla anladığımız Allah, şimdi ne yapıyor?
- Cevabı sizin olduğunuz kürsüden verebilir miyim? diyerek adamı kürsüden indirip kendisi oturmuş ve: Allah, şimdi senin gibi kendisine inanmayan bir adamı bu kürsüden aşağı indirdi ve yerine beni oturttu...

          Artık günümüzde "Ben görmediğime inanmam" sözü geçersizdir. Ayrıca bilime de aykırıdır. Çünkü dünyada bulunan ve varlığı ispatlanan birçok şeyi göremediğimiz artık bilinmektedir. Mesela hava... Hayatımızı sürdürmemiz için muhtaç olduğumuz hava her yerde vardır. Fakat onu görmek de mümkün olmuyor.

          TESADÜFEN RAST GELMEK Mİ?
          Tesadüfen bir şey olur mu? Hadi oldu diyelim, düzenli ve güzel olur mu? Hadi bir defalık düzenli ve güzel de olsun. Bu durum birçok defalar tekrarlanır mı? Bu soruların hepsine evet dediğimiz takdirde tesadüfen oluşan bir dünyaya da "evet" diyebiliriz. Eğer sonuna kadar evet diyemiyorsak, tesadüfün yaratıcılığını da kabul etmemişizdir.
***
          Gözleri kör bir adam, yolda dileniyormuş. Biri şiddetli bir şekilde karşıdan gelip kendisine çarpmış ve aynı zamanda da söylenmeye başlamış:
- Be adam kör müsün? Hadi ben göremiyorum, sen bari önüne baksana!..
Kör dilenci şaşırmış:
- Ne! Sen de mi körsün?..
- Körüm ya.. Demek ben de bir görmeze çarpmışım. Neyse kusura bakma. Sen benim halimden anlamazsan kim anlar?
          Biraz daha dertleşmiş, sohbet etmişler. Kör dilenci, diğerine ne kadar kazandığını sormuş. Oda söylemiş, hatta paralarını çıkartıp göstermiş. Daha doğrusu gösterecekmiş ama diğeri yani kör dilenci paraları kaptığı gibi koşmuş. Düşünmüş ki, adam nasıl olsa kördür, kendisini takip edip bulamaz... Fakat iş hiç de düşündüğü gibi olmamış. Çünkü biraz koşmuş ki, tam sırtının ortasına bir taş yemiş. Biraz hızlanmaya çalışınca bir taş daha... Bir daha, bir daha... Yağmur gibi taş iniyormuş belinin ortasına...
         Çaresiz durmuş ve arkasından gelen adamın kör olmadığını artık anlayarak şöyle seslenmiş:
- Arkadaş, ne oluyoruz yahu!.. Senin attığın bu taşlar hiç de kör taşına benzemiyor...
***
          Demek ki, bir körün atacağı her taş tam hedefe "tesadüfen" varıp değmez. Aksi halde taşı atanın kör değil, görür biri olduğunu anlamak gerekir. Gören, bilen ve her attığını vuran biri...

          Rastlantı veya tesadüf denilen şey, sebepler gibi kör, sağır ve bilgisizdir. Dolayısiyle de görmeyi bilmeyi gerektiren bir iş defalarca gerçekleşemez. Hatta görmesek de, bilmesek de, anlamasak da, bu iş tesadüfen oluyor yerine, bilgili ve şuurlu bir yapan vardır diye düşünmeliyiz.

         Üstünde yaşadığımız dünyayı ve kainâtı düşündüğümüzde; o kadar muhteşem bir düzen ve intizam görürüz ki, milyonlarca yıldan beri tekrarlanıp duran bu olağanüstü güzelliğin, tesadüfen meydana gelmesi imkansızdır. Basit bazı örnekler verelim:
* Güneşimiz şimdiki ışığının yarısını verseydi, donardık. Aksine bir kat daha fazla ışık verseydi, yanar kül olurduk.
* Havadaki oksijen %20 yerine %50 veya daha fazla olsaydı, dünyada yanmaya müsait herşey, bir şimşek çakmasıyla tutuşup kül olacaktı. O durumda tutuşan küçük bşr dal parçası çevresindeki tüm ormanları mutlaka yakardı.
* Yağmur olmasaydı, yeryüzü üzerinde hayat bulunmayan bir çöle dönerdi. Rüzgârlar, denizler ve okyanuslar olmasaydı hayattan eser kalmazdı. Su, tuzdan süzülmeden buharlaşsaydı, hayat olmazdı. Yine buhar, havadan hafif olmasaydı hayat olmayacaktı.
* Çekim kanununun olmasıyla birlikte, dünya ay kadar küçük, ya da şimdikinin dörtte biri kadar olsaydı; onu koruyan atmosfer tabakasıyla denizn koruyuculuğu ortadan kalkacak, ısı derecesi öldürücü seviyeye yükselecekti.
          Şimdi düşününüz, bu sayılan maddeler yüzlere, binlere çıkarılabilir. Dünyada bugünkü düzenli ve normal hayatın meydana gelmesi için, adeta sayısız şartın bir araya gelmesi gereklidir ve bu sayısız şartlar bir araya gelmiş, yeryüzünde hayat binlerce yıldan beri süregelmiştir. Bütün bu şartların bir araya gelmesi, acaba tesadüf olabilir mi? Rastgele olaşabilir mi bütün bu hayret verici işler?..

         Göz ölçünüzü tesadüf mü aynı büyüklükte yapmıştır? Ya burnunuz hangi tesadüfle tam da yüzünüzün artasına yerleşti? Hele de ses alıcısı kulaklarınız başınızın iki yanına, hem de ses aynı büyüklükte olmak üzere tesadüfen mi asıldı? Ağzınızın içinde bulunan dişlerin o güzelim düzenleri tesadüfen mi oldu?..

          Akıllı postacılar bile, bazen adresi şaşırıp mektubu yanlış yerlere götürebiliyorlar. Oysa ki, vücudumuzdaki kılcal damarlar her vitamini ait olduğu adrese hiç de şaşırmadan götürüyorlar. Kaldı ki bu damarlar akılsızdır ve üstelik de taşıdıkları vitaminlerin adresleri üzerinde yazılı değilir.

          Bu kainatı, dünyayı, insanı, hayvanı, bitkiyi yaratan Allah mı, tesadüf mü?.. Sayılarla hesap edilemeyecek sayıda tesadüf, tesadüfen rastgelecek... Bu mümkün mü?...

          "KÂİNATTA TESADÜFE TESADÜF EDİLEMEZ..." (Sokrat)

(Öğretmenin Not Defteri 1-2-3/ Vehbi Vakkasoğlu'nun kitaplarından alıntıdır...)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder