28 Şubat 2013 Perşembe

Siyer-i Nebi Ders Notları - 18 (Süleyman Aleyhisselam)


          SÜLEYMAN ALEYHİSSSELAM

          Dâvûd a.s'ın vefatından sonra hem peygamber olarak hemde hükümdar olarak İsrailoğullarının başına, oğlu Süleyman a.s geçmiştir. Bir hatırlatma olarak İsrailoğulları; Yakup a.s'ın oğulları demektir. İsrail, Yakup a.s'ın lâkabıdır. Yakup a.s'ın oniki oğlundan gelen soya - ırka İsrailoğulları diyoruz.

          Süleyman a.s'dan Kur'an-ı Kerim'de 17 yerde bahsedilir. Peygamberliği, şahsiyeti, Krallığı ile ilgili olarak da 51 ayette bahsedilir.

          “Süleyman” isminin aslı, İbrânîce olan Salomon’dur. Bu kelime Türkçe de kullandığımız, akl-ı selîm ve nâzik mânâlarına gelen “Selîm” ile eş anlamlıdır. Sakin, hikmetli karar veren, olgun, irade sahibi, dirayetli, hareketlerini kontrol edebilen, taşkınlıkları olmayan, uysal, aklı başında anlamlarında olan bir kelimedir. İsmiyle müsemma olan bir Peygamberdir. Süleyman a.s, kendisi gibi kral peygamber olan Dâvud a.s’ın (en küçük) oğludur. Rivayetlere göre, Kudüs yakınlarında Gazze’de doğdu. Süleyman as'ın annesi, Dâvûd a.s'ın en saliha olan hanımıdır. Oğluna küçük yaşından itibaren az uyumasını tembihlermiş. Peygamberler, maddî miras bırakmadıkları (Buhârî, Meğâzi 14; Müslim, Cihad 51, 52; Ebû Dâvud, İmâre 19) için, babasına malda değil; saltanat ve peygamberlikte varis olmuştur. Rivayetlere göre Dâvud a.s’ın 19 evlâdından biri olduğu halde, diğer 18 kardeşinden ilim, hikmet, takvâ gibi özellikleri ile küçük yaşlarından beri sivrildiği için, babasının mânevî alanlardaki miraslarına sahip olmuştur (27/Neml, 16). Milattan önce 1032 ilâ 975 yılları arasında yaşadığı, 1014 yılında babası Dâvud as'ın vefatı üzerine İsrailoğulları krallığını devraldığı tarihî bilgilerden anlaşılmaktadır. Babası gibi önce sultan, sonra peygamber oldu. Mescid-i Aksa’yı yedi yılda inşaa ettirdi. Kudüs’de vefat etti.

          Varlıklı ve mevki sahibi herkes gibi, peygamberlerin tümü için geçerli olduğu şekilde Süleyman as. için de birtakım düşmanlar çıkmış ve bunlar çeşitli fitnelerle Süleyman as.’ın mülkünde çeşitli ihtilâl denemelerine girişmiştir.

          Süleyman as, hakkında çok masallar uydurulan, masal kahramanıymış gibi anlatılan, hakkında bir çok efsane türetilmiş olarak bilinir halk arasında...

          Ehl-i Kitap, Süleyman as.’ı peygamber olarak tanımaz. Kendisinden Kitab-ı Mukaddes’ te daima “kral” olarak bahsedilir (Örnek olarak bkz. I. Krallar, 10/23; 11/1). Hıristiyan ve yahûdiler, Krallığını büyüye borçlu, büyücü bir kral olarak görürler. Birçok sihir kitabını onun yazdığı iddia edilerek ona iftira atılır. Ölümünden sonra, sarayının altında gömülü olan büyü kitaplarını cinlerin gömüldükleri yerden çıkardıkları gibi ithamlar yapılır. Hz. Süleyman’ın büyük saltanat ve güçlerini büyülerle elde ettiği yolunda Tevrat (I. Krallar ve II. Krallar) kaynaklı isnad, itham ve iftirasını Kur’ân-ı Kerim şiddetle reddeder. Kitab-ı Mukaddes’i tahrif edenler, Süleyman as. için, puta tapma suçu işlediği iftirasını da Tevrat’a geçirmekten (Kitab-ı Mukaddes, 1. Krallar 11/1-10) çekinmemişlerdir. Yahudilere göre o, sihirbazlığın mûcidi bir büyücü kraldır; krallığını büyülü güç kaynağı yüzüğünden almaktadır.Acı olan durum, biz Müslümanların durumu... Biz o kadar çok Ehl-i Kitaptan dinimiz açısından etkilenmişiz ki, bilgi yönünden hemen hemen bir çok kaynaklarda Süleyman a.s'ın  büyü yapan, uçan kaçan biri olduğu kaydedilmiştir. Kur’an-ı Kerim ise Süleyman as.’ı vahye mazhar olmuş peygamberler arasında sayar (4/Nisâ, 163). Kendisine Allah tarafından bahşedilen nimetlerden bazılarını dile getirir.


          Süleyman a.s'a Bahşedilen Nimetler:

1- Kuş Dilini Bilmesi: Kur’an, bu konuda şöyle der:

 “Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.” (27/Neml, 16) 

          Kuşların, hayvanların dilini bilmesi, Hz. Süleyman’a Allah’ın bahşettiği bir mûcizeydi. Ona bu mûcize sâyesinde, kuşların hislerindeki münâsebetleri sezecek kadar derin ve uzaklardaki cüz’î şeylere nüfuz edecek kadar yüksek bir his ve idrâke sahipti. Süleyman a s'a kuş dilinin öğretilmesi kesin olmakla birlikte, işin detayları ve nasıl olduğu bizce meçhuldür.

2- Süleyman’ın Atları: Kur’ân-ı Kerim, Hz. Süleyman’ın atlarından şu şekilde bahsediyor:

“Öğleden sonra kendisine, üç ayağının üzerinde durup bir ayağını yere diken çalımlı ve safkan koşu atları sunulmuştu. 
          Atın üç ayağını yere basıp dördüncünün tırnağını dikerek duruşu, en güzel duruşu ifade eder ki bu hal ekseriya safkan Arap atlarında görülür. Âyette bir de Süleyman as’ın atlarının güzel koştuğuna işaret edilmiştir. En fazla beğenilip övülen iki sıfatı dile getirilen bu atların sayısı hakkında 20’den 20 bin’e kadar, cinsi hakkında da savaş atından kanatlı olmasına kadar hayli değişik rivayetler vardır ki, bu tür rivayetlerin Hz. Peygamber’den mervî sahih haberler olmadığı için, sadece abartı ve masalımsı unsurların boyutları açısından değerlendirmelidir.

Süleyman, ‘gerçekte ben mal (yani at) sevgisine, Rabbimi anmayı sağladığı için düştüm’ dedi. Nihayet bu atlar koşup gözden kayboldukları zaman, ‘onları bana getirin!’ dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” (38/Sâd, 31-33) 

          İsrailiyat asıllı rivayete göre: Süleyman a.s, atlarını severken -zevk-ü sefa yaparken-  namaz kılmayı kaçırdı, Allah'ı anmayı unuttu, bu yüzden atları çağırdı ve onları kesti.

          Ayette kestiği gibi bir ibare geçmemektedir. Fakat Allah'ı unuttu ifadesi bulunmakta ama bunu da namazı geçirdi olarak tanımlandıramayız. Peki ne diyebiliriz buna?

          Mevdudi: Bu ayetlere kesin mana veren hata etmiş olur. Bu ayetler, açık ayetler değildir. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, Süleyman as. bu atların bakımıyla, savaş işleriyle hazırlıklarıyla çok uğraştı ve Allah'ı anmayı bir an için unuttu ve kendisine kızdı. Fakat atlar ondan korkup kaçınca, bunun üzerine "onları bana getirin!" demektedir. Atlara olan sevgisi dünyevî bir sevgi değildir. (Allahu Alem)...

          Elbette ki at sevgisi fıtrîdir, salma atlara karşı düşkünlük insanlara çekici kılınmış, süslü gösterilmiştir (3/Âl-i İmrân, 14). Mü’minlerin düşmanlara karşı, onları korkutacak şekilde, gücü yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlaması Kur’an’ın emridir (8/Enfâl, 60). Peygamberimiz sav. de, kıyâmete kadar “at”ta hayır olduğunu belirtir (Buhârî, Cihad 43; Müslim, İmâre 96; Muvattâ, Cihad 44).

         Süleyman as.'da bu atlara çok özel ilgi gösteriyor ve yeni yerler fethetmek, savaşlarda üstün gelmek için kullanıyor. Bugüne göre; özel savaş uçakları, tanklar, deniz altları, jetler gibi o tarz bir askeri teçhizattır. Üzerine binip gezsin diye, dünya zevki için verilmiş nimetler değildir. Göreceğiz ki, Süleyman a.s hayatı boyunca kendisine verilen nimetleri, mal ve mülkü zevk-ü sefa için kullanmamıştır. Allah'ın dinini yaymak, daha başka ülkelere Allah'ın kelâmını götürmek için aracı olarak bu atları kullanıyor.

          Asla Peygamberlere; onlar da dünya malına çok taparlardı, gibi bir yakıştırmada bulunmuyoruz... Yahudiler niçin bu şekilde iftirada bulunuyorlar? "Gördünüz mü bak, Süleyman bile atlara olan sevgisinden Allah'ı anmayı unutmuş. Biz unutsak ne olacak..." diyebilmek için iftira atıyorlar. Bu şekilde bir zâfiyete sahip olan kişi zaten peygamber olamaz..

3- Hz. Süleyman’ın Üç Duâsı: Rasulullah s.a.v’in bildirdiğine göre, Süleyman as. Beytü’l-Makdis’i yapıp bitirdiği zaman Allah’tan:

          a) Allah’ın hükmüne uygun hüküm; İnsanlar arasındaki dâvâ konusu problemlerde ve ictihada dayanan hususlarda Allah’ın kendisini doğruya ulaştırması,
          Günümüzde de herkese göre hak(hüküm) vardır. Gerçek hak (hüküm) nedir? Allah'ın indirdiğidir...

          b) Kendisinden sonra hiçbir kimseye nasip olmayacak mülk ve saltanat;
“Süleyman, ‘Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.” (38/Sâd, 35)

          Kur’an, onun duâsının kabul edildiğini ve dileğine nâil olduğunu haber verir.(38/Sâd, 35-40)

          Ne istiyor Süleyman a.s? Mülk ve saltanat... Niye böyle bir şey istiyor ki? Bir Müslüman, hele de Peygamber Allah'tan dünya mülkü ve saltanatını ister mi? Zaten var saltanatı niye daha fazlasını istiyor ki? Bir de diyor ki " benden sonra kimseye nasip olmasın"...

         Süleyman as'ın daha fazla mülk ve saltanat istemesinde ki niyeti; övünmek, adını tarihe yazdırmak, dünyaya kazık çakmak değildir, tabii ki asla bir peygambere yakışmaz ki, muhakkak oda bunları istememiştir.

          Alimlerin bu konuda değişik yorumları var. En takdire şâyan olanı ise:
          Bahis konusu mülkün daha ziyade mânevî mülk olduğu ve mânevî varlıklara tasarrufta bulunduğu anlaşılıyor. Fakat bilindiği gibi Süleyman a.s, peygamber olması yanında aynı zamanda bir kraldı. Kral, coğrafî bir vatan üzerinde hükmeden kişi olduğuna göre Süleyman as. da bundan hâriç tutulamaz. Süleyman a.s'ın yaşadığı dönemde milattan önce 1030'lu 975'li yıllarda, dünyada çok büyük İmparatorluklar mevcut idi.  Süleyman a.s da başka büyük bir Krallığa sahip. Bugünkü Filistin’le Ürdün’ün tamamı ve Sûriye’nin bir kısmını içine alan topraklarında hüküm sürdüğünü tarihî bilgilerden ve ilgili haberlerden öğrendiğimiz Süleyman a.s’ın hükmetmekte idi. Dünyanın değişik yerlerinde de başka Krallıklar, saltanatlar var. Hepside zorba, hain, zalim Krallıklar... Süleyman as da emri altındakilere hükmetmek, diğer Krallıklara da sözünü geçirmek, bu Krallıkları dize getirmek, onları Allah'ın dinine sokmak için, Allah'tan mülk ve saltanatını arttırmasını istiyor. Mülk ve saltanat istemesinin sebebi budur. Her peygamber de olduğu gibi bir İslam devleti kurmak bunu da tüm dünyaya yaymak için uğraşmıştır.

          Fahreddin Razi: Büyük adamlar büyük düşünür... Süleyman a.s bu isteğinde şöyle bir şey vardır; "Ya Rabbi! Bana öyle bir dünya malı ver ki, şu dünya mülküne heveslenen insanlar görsünler bu dünya mülkünün geçici olduğunu. Desinler ki, 'Bir Süleyman geldi geçti, o bile tahtını bıraktı gitti'. "

          Peygamberler mal olarak miras bırakmazlar. Süleyman a.s öldü de mülkü çocuklarına mı kaldı? Hayır... Peygamberler geriye ilim mirası bırakırlar. Süleyman a.s mülk ve saltanattan maksatıda dünya malını istemek değildir. Çünkü, Allah azze ve celle buyurmuştur ki;

"Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekininde arttırmalar yaparız. Kim de dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz; ancak onun ahirette bir nasibi yoktur. " (42 / ŞÛRÂ - 20)

          Mesela: Karun da büyük bir mülke sahipti. Sadece hazinelerinin anahtarlarını 40 deve taşıdığı rivayet edilir... Süleyman da zengin... Aralarında ki fark; Süleyman a.s kendisine bahşedilenlerin emanet olduğunu biliyor ve sahibi için kullanıyor. Ama Karun mülkün Mâliki, sahibi olduğunu iddia ediyor. Süleyman as Mülk ve saltanatı, dünyaya Allah'ın dinini hakim kılmak için kendisine araç olması, aynı zamanda da insanlığa örnek ve ibret olması için istemiştir...

          Bizler dahi bazen kullanırız: "Dünya kalsaydı, Süleyman'a kalırdı. Süleyman'a bile kalmamış ki bize kalsın..."

         Süleyman a.s’ın bu dileğine nâil olduğuna müteâkip âyetler işaret eder. Ayrıca Rasulullah s.a.v’in, birçok hadis mecmuasında yer alan bir vâkıası da bunu teyid eder: Peygamberimiz, namaz kıldığı esnâda, ibâdetine engel olmak için kendisine hücum eden cin tâifesinden bir ifriti zararsız hale getirdikten sonra onu mescidin direklerinden birine bağlamayı ve ashâbına göstermeyi düşünmüş, fakat kardeşi Süleyman peygamberin duâsını hatırladığı için bundan vazgeçmiştir (Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40; Müslim, Mesâcid 39, 40; Nesâî, Sehiv 19).

          c) Mescidine ibâdet niyetiyle girecek herkesin, anasından doğduğu gündeki gibi günahlarından arınmasını dilemiş ve bu dilekleri kabul edilmiştir. (Nesâî, Mesâcid 6; İbn Mâce, İkametu’s-Salât 196; K. Sitte, 12/357). Bu hadisin başka varyantlarındaki ifadeye göre Süleyman as’a ilk iki dileği verilmiştir. Hz. Peygamber, “sonuncu dileğin biz (Muhammed ümmetin)e verilmesini umarız” (İbn Mâce, İkame 196; Ahmed bin Hanbel, II/176; K. Sitte Terc, 17/103) buyurmuştur.

          Bugün ki Mescid-i Aksâ böyle değildir tabii, bir Yahudi gidip dua etse ibadet etse kabul olur, o kişi tertemiz olur anlamına gelmez.. Yazıklar olsun biz Müslümanlara!.. Yahudi'nin bir suçu yok bu konuda. Herkes görevini yapıyor... Yazıklar olsun bizlere ki, böyle bir dua varken Süleyman Mabedi'nin yanından bile geçemiyorken, evlerimizde sıcak yataklarımızda uyuyorken, yazıklar olsun bizlere!..

          Tıpkı atası İbrahim a.s'ın Kabe'yi inşâ ederken dua etmesi gibi Süleyman a.s'da atasını örnek alarak oda dua etmiş... Biliyor ki Süleyman a.s: Allah için bir salih amel işlendiğinde, yapılan salih amel; Kur'an'a, Sünnet'e uygunsa ve yapan kişi de bunu büyük bir samimiyetle yapıyorsa, ne dua edilirse o dua kabul edilecektir. Bizler de bunu biliyor muyuz? İnşeAllah bizlerde bunu kullanalım...

4- Rüzgârın Emrine Verilmesi: Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur:

“İçinde bereketler yarattığımız kutlu ülkeye doğru onun emriyle esip gitsin diye kasırga (gibi esen zorlu) rüzgârı Süleyman’ın emrine Biz verdik. Çünkü her şeyin aslını bilen Biziz.” (21/Enbiyâ, 81) 

          Başka bir âyet, bu rüzgârın Süleyman as’ı sabahtan öğleye ve öğleden akşama kadarki zaman içerisinde, yürüyüşle birer aylık mesâfeye (takriben 900 km.) götürdüğünü beyan eder (34/Sebe’, 12).
İbn-i Kesir Tefsiri'nde geçen isrâiliyat kaynaklı olduğu aşikâr olan rivayete kısaca değinecek olursak.

          Süleyman a.s'ın büyük bir uçan halısı var imiş. Sefere çıkacağı zaman başta bütün hanımlarını, bütün atlarını, ordularını, kuşları hepsini bu halının üzerine doldurup gideceği yere hemen ulaşır imiş....

          Bu konu hakkında ki en düzgün açıklama ise; Büyük bir ordu sahibi olan Süleyman a.s'ın, ordu için gerekli olan donanımlarının arasında atların yanı sıra gemiler de mevcut idi. Milattan öncesinde ki gemiler haliyle yelkenli oldukları için rüzgârla gidiyorlar. Süleyman a.s savaşa gideceği zaman rüzgâr, Allah'ın izni ile gemilerin gitmek istediği yöne doğru esiyordu. Bu rüzgâr gemilere zarar vermeyecek şekilde çar çabuk gitmelerini sağlayacak şiddetle eserdi. (Allahu A'lem -Allah bilir ki- bu sadece bir yorumdur.)

          Rüzgârın Süleyman a.s’ın emrine âmâde kılınması konusunda pek çok rivayet vardır ve bu rivayetlerde hâkim unsur isrâiliyattır; bu rivayetlerden sakınmak evlâ, Kur’an’ın nassı ile yetinmek en sağlam yoldur. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, 10/160). Eski tefsir, kasasu’l-enbiyâ ve tarih kitaplarımız isrâiliyat kaynaklı akla mantığa ters rivayetlerle malesef doludur. Süleyman a.s, bu anlatımlarda tevhid peygamberi vasfından ziyade bir masal kahramanı, efsanevî destansı kişi hüviyetindedir. Hakikatini bilmediğimiz ve tahkikten de uzak olduğumuz bu tür hurâfelere girmemek gerekir.

           Burada bilmemiz gereken en önemli husus; Rüzgâra hükmeden Süleyman a.s değildir!.. Allah izin verdiği için bir şekilde rüzgâr Süleyman a.s'ın lehine kolaylık sağlamıştır. Yoksa Süleyman a.s rüzgâr'ın hükümranı - efendisi asla değildir. Fakat Allah azze ve celle bir kuluna yardım etmek isterse rüzgârı da onun emrine verir, yağmuru da onun emrine verir, bulutu da... Bu tabiat olayını emrine vermekten kasıt; Allah'ın onun lehine işleri çevirmesi kolaylaştırmasıdır...

5- Süleyman a.s’a Verilen “Aynü’l-Kıtr”: 
       
Sebe’ sûresinin 12. âyetinde Allah. “aynü’l-kıtr’ı ona sel gibi akıttık” buyurur.

           Bütün müfessirler bunun “erimiş bakır madeni” olduğunda müttefiktirler. (Bu âyette geçen “aynü’l-kıtr”ın petrol olduğunu iddia edenler varsa da bu, hiçbir delile dayanmayan hayali bir görüştür.) Bu sayede Süleyman a.s kendisine lazım olan binaları, âlet ve edevâtı, muhtemelen ordusunun techizatını kolaylıkla yapmaya ve temin etmeye muvaffak olmuştur. Savaş için gerekli olan techizatların haricinde büyük yemek kazanlarıda yaptırır ve yemek dağıtırmış.

         Bakır madeni bir mûcize olarak Süleyman a.s’a cidden bir pınar gibi mi akıtıldı, yoksa bu, Süleyman a.s’ın ilim ve fen yardımıyla bakırı eritmesinden kinâye midir? Bu soru da zihinleri meşgul etmiştir. Bu iki ayrı görüşü savunan iki büyük müfessiri örnek olarak verebiliriz:

         Fahreddin Râzi, bu işi mûcize olarak düşünmeyenleri kınar ve bunları inanç zayıflığı ve Allah’ın kudretine itimatsızlıkla itham eder.

         Elmalılı ise, bakırın ilim ve sanatla akıtılmış olmasını peygamberlik makamı için daha mühim görür. (Elmalılı, Eser Y. VI/3951).

6- Timsaller/Heykeller ve Dalgıçlar: Kur’an-ı Kerim, Süleyman a.s’a iş gören bazı cinlerin râm edildiğini bildirir ki bunlar, ona, mihrablar (mescidler), timsaller/heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar, sabit kazanlar yaparlardı .

“Süleyman’a da sabah gidişi bir aylık mesâfe, akşam dönüşü de bir aylık mesâfe olan rüzgârı verdik (emrine âmâde kıldık) ve onun için erimiş bakırı da kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azâbı tattırırdık.” (34/Sebe’, 12)

“Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sâbit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud âilesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!” (34/Sebe’, 13)

          Timsâl: Canlı veya cansız bir şeyin aslına benzer biçimde yapılan herhangi bir sûreti, heykelidir. Cinlerin Süleyman a.s için yaptıkları, onların aynı zamanda sanatkâr ve ellerine iş yakışır, belli bir seviyede hesap kitap, ilim-irfan sahibi olduklarını ifade eder. Ve yine aynı âyetler Süleyman as’ın halka son derece şefkatli, onların huzurunu ön planda tutan ve düşünen bir kişi olduğunu da ifade ederler. İri iri çanaklar, havuz büyüklüğünde yerinden kalkmaz çömlek, tencere ve kazan gibi kapların yapılması, Süleyman as’ın fakir dostu olduğunu, kurulan muazzam sofralarda halkın ağırlandığını ifade eder (Elmalılı, VI/3953).

          Kur’ân-ı Kerim Süleyman as’a şeytanlardan bina ustaları, dalgıçlar ve fesatlarına meydan verilmeyecek bir surette sıkı kontrole tâbi olan diğerlerinin de râm edildiğini bildirir:

“Bunun üzerine Biz de, istediği yere onun emriyle kolayca giden rüzgârı, bina kuran ve dalgıçlık yapan şeytanları, demir halkalarla bağlı diğer yaratıkları onun emrine verdik.” (38/Sâd, 36-38)

          Rivayetlere göre dalgıçlar, Süleyman a.s’a denizlerde bulunan her çeşit süs eşyasını, cevher ve incileri bulup çıkarırlardı. Şeytanların Süleyman a.s’ın emrine râm edilmesinden sonra onun için yaptıkları ve bunların nelerden ibaret oldukları yolunda birçok rivayet varsa da, bunlara itibar etmemek, Kur’an’ın nassı ile yetinmek ve dolayısıyla hurâfelere dalmamak en hayırlı iştir (Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 12/390).


          Kur’ân-ı Kerim'de Geçen Süleyman a.s'ın Kıssaları:

          Süleyman a.s’ın Kürsüsüne Atılan Ceset: Süleyman a.s'la ilgili olarak bir âyette şöyle buyrulur:

“Andolsun Biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.” (38/Sâd, 34) 

          Kürsüye atılan “ceset” konusu müfessirleri çok meşgul etmiş ve buna dair hayli değişik izahlara yer verilmiştir. İsrâiliyat kaynaklı rivayetlerden bir kaçı ise şöyle:

          Kurtubi Tefsirinden: Süleyman a.s, Saydun di­ye bilinen denizdeki adalardan bir adaya yaptığı gazada bir kralın kızını esir aldı. Saydun kralının kızını esir alınca, o kızı beğendi. Ona müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Onu korkuttuysa da kız: İstersen beni öl­dür, müslüman olmam, dedi. Müşrik olduğu halde o kızla evlendi. Yakuttan bir putu vardı, bu puta müslüman oluncaya kadar Süleyman'dan habersiz kırk gün süreyle ibadet etti. Süleyman da kırk gün mülkü elinden alınmak sure­tiyle cezalandırıldı.

          İbn-i Kesir Tefsirinden: Süleyman a.s'ın kürsüsü üzerine atılan, Asaf adındaki şeytân idi, Süleyman ona: İnsanları nasıl fitneye düşürürsün? diye sordu da Âsaf: Yüzüğünü bana göster, sana haber vereyim, dedi. Süleyman a.s yüzüğünü Asaf'a verince o, yüzüğü denize attı. Süleyman a.s'ın hükümranlığı gitti ve kendisi de bir yolculuğa çıktı. Âsaf, Süleyman a.s'ın tahtına kuruldu. Ancak Allah Teâlâ onu Süleyman a.s'ın kadınlarından engelledi. Ne o kadınlara, ne de kadınlar ona yaklaşmadılar ve onu çirkin gördüler. Süleyman a.s (yolda rastladıklarından) yiyecek isteyip : Beni tanımıyor musunuz? Bana yiyecek verin, ben Süleyman'ım, diyor ve onlar da kendisini yalanlıyorlardı. Nihayet bir gün bir kadın ona bir balık verdi. Süleyman a.s balığın karnını temizlerken yüzüğünü o balığın karnında buldu ve hükümranlığı kendisine geri döndü ve Âsaf kaçıp denize girdi.

           Bütün bunlar İsrâiliyâttan olup en masum olan rivayetler, malesef daha kötüleri de mevcut...

           Kur’an’da anılan bu cesedin ne olduğu ve bundan neyin kastedildiği kesin olarak belli değildir. Konu ile ilgili olarak Rasulullah s.a.v’den de bir açıklama yoktur. Ama bunun, şu veya bu diye kestirilip atılmasına imkân yoktur. Muhtemelen Süleyman a.s’ın Beytü’l-Makdis’i yaptırdığı sırada inşaat işlerinde çalıştırdığı sanatkârlar içinde, çeşitli hilelere vâkıf dessas kişiler vardı. Bu şeytanların veya şeytan ruhluların planladıkları bir ihtilâl yüzünden Süleyman  a.s'ı bir müddet nüfûzunu yitirmiş veya tahtından uzaklaşmış, bu sûretle tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı işgal edilip, ona muayyen bir zaman için heykel gibi birisi oturtulmuş olabilir... (Allahu A'lem)...


          Süleyman a.s'ın Ordusu ve Nemle (Karınca):
“Andolsun ki Biz, Dâvud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Bunun için onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun’ derlerdi.” (27/Neml, 15)

“Süleyman Dâvud’a vâris oldu ve dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (cömertçe, nasip) verildi. Doğrusu bu (Allah’tan) apaçık bir lütuftur.” (27/Neml, 16)

          Süleyman a.s üç grup varlıktan müteşekkil bir orduya sahip... İnsanlar, cinler ve kuşlar... İnsanları gayet iyi biliyoruz. Cinleri de Kur'an'da haber verildiği şekilde biliyoruz ama kısaca biraz bahsedelim inşeAllah; “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar cinsine delâlet eden bir cins isimdir. Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı insanın yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı, gözle görülmez ve çeşitli şekillere girebilen varlıklardır. Cinler yerler, içerler, evlenip, çoluk-çocuk sahibi olurlar, ibâdet ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı, kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar.

          İslâm’a göre rûhânî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi rûhânî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de  vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan rûhânî varlıklar anlaşılır.

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?” (6/En’âm  130)

“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip  de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona İman ettik(Artık) kimseyi Rabbimıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” (72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14)

          Rasulullah s.a.v'e tâbi oldukları gibi Süleyman a.s'a da tâbi olmuşlardır. Fakat hepsi tâbi olmuş değildir. Süleyman a.s'ın ordusunun dışında kalıp düşmanlık edenlerde mevcuttu tıpkı insanlar gibi... Nasıl ki, o dönemde yaşayan bütün insanlar Süleyman a.s'ın ordusunda değilse, aynı şekilde cinlerden de sadece belli bir grup Süleyman a.s'ın ordusundadır. Kabiliyetlerine göre cinlerden denize dalıp ordan inci, yakut, mercan çıkaran görevli cinler, Süleyman Mâbed'ni inşâ eden işçi cinler, bakırdan büyük yemek kazanları yapan cinler var. Birde bizzat ordunun içerisinde bulunup yeni yerler fethetmeye giden cinler var. Ve Süleyman a.s'ın zamanında ki insanlar, tıpkı günümüzde de olduğu gibi cinlerin gaybı bildiğini zannediyorlar.(Bundan ileride bahsedeceğiz inşeAllah)

         Kuşlara gelelim... Bizler kuşları da biliyoruz ama ayetlerde sadece bir kuş hariç diğerlerinden bahsedilmemiştir. Buda Hüdhüd Kuşudur... (ileride bu kuştan detaylı bahsedeceğiz inşeAllah) Birbirinden farklı bu üç grup varlığı intizamlı, düzenli olarak idare edebilmek her babayiğidin harcı değildir.

“Cinlerden (görünmeyen varlıklardan), insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları Süleyman’ın hizmetine toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk ediliyordu.” (27/Neml, 17)

          Süleyman a.s ordusuyla bir sefere çıktığında yolları “karınca vâdisi”ne uğrar; ya da karıncaların olduğu bir vâdiden geçerler. Süleyman ve ordusunun kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu gören bir nemle/karınca (muhtemelen reis durumunda olan, arkadaşlarını uyarır):

“Nihayet karınca(larla dolu bir) vâdiye geldikleri zaman, bir karınca, ‘ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi.” (27/Neml, 18)

“(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın sâlih amel yapmamı gönlüme getir.

          Şükredebilmek için Allah'ın kendisini muvaffak kılmasını istiyor. Sen beni muvaffak kılmazsan ben şükredemem diyor... Unutursak şükredemeyiz, nasıl şükredeceğimizi bilmezsek şükredemeyiz... Şükretmeyi bize öğretende Allah'tır... Allah ile bağımız sağlam olmaz ise, şeytanla sağlam olan bağ sayesinde şeytan şükretmeyi unutturur... Çok ince bir nokta, teşekkür ederken bile Rabbimizin bizi yönlendirmesine muhtacız.

Rahmetinle, beni sâlih (dürüst ve erdemli) kullarının arasına kat.” (27/Neml, 19)

          İlginç ki, arkasında üç farklı varlıktan müteşekkil bir orduya sahip olmuş, karıncayı duyabilmesi ihsan edilmiş biri olarak; "beni salih kullarının arasına koy" diyor... Kendisi zaten salih kul değil mi?.. Süleyman a.s biliyor ki, amele güven olmaz. Bu kadar nimet arasında ayağım kayabilir. Allah korkusunun en içten hissedilmesi bu olsa gerek... Kendini bir şey zannetmemek, mütevazî olmak, kendini asla beğenmemek  riyâ yok... Bizler ise cenneti garantilemişcesine, bizden salih kul var mıdır havalarındayız...

          Bu olay hakkında ki birinci mucize Süleyman a.s'ın karıncayı duymasıdır. İkinci mucize ise, yer deki minicik karıncanın Süleyman a.s'ı tanıyor olmasıdır... SubhânAllah...

          Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bunun dışında herhangi bir bilgi mevcut değildir. Buna rağmen tarih ve tefsir kitaplarına konuyla ilgili yığın yığın mâlûmat dercedilmiştir.

       
          Süleyman a.s. ve Belkıs:

“(Bir gün Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: ‘Hüdhüdü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (27/Neml, 20)

         Âyetten anlıyoruz ki; Süleyman a.s çok dikkatli, keskin bakışlı bir hükümdar. Gözümüzün önünde bir canlandırdığımızda; askerler yürüyor, kuşlar uçuyor, cinler nerde Allah bilir... Bir hükümdar (Allahu Alem) atının üzerinde bütün bunlardan haberdar, bir de içlerinden bir kuşun olmadığını fark ediyor...

         Burada Hüdhüd'den bahsedelim inşeAllah... Bugün "İbibik" ve "Çavuş Kuşu" olarak bilenen kuşlardan olduğu rivayet ediliyor. (Allahu Alem) Bu kuş, insani özelliklere sahip bir kuş imiş. Anne babasına gösterdiği hürmetle bilinirmiş. Başında dikkat çeken bir sorgucu bulunan bu kuşun huy ve itiyatları hakkında pek çok şey söylenmiştir. Ana ve babasına gösterdiği hürmet özellikle belirtilir. Eşi ölünce hüdhüd yeni bir eş aramaz, tek eşli imiş. Ebeveyni yaşlanınca, onların yiyeceklerini temin edermiş. (İslâm Ansiklopedisi)

        İbn Abbas’tan nakle göre, Süleyman a.s’ın özellikle hava yolculuklarında kendisi ve ordusu için su lazım olduğunda hüdhüdü çağırırdı. Süleyman a.s’ın su mühendisi olan bu kuş, insanların yeryüzünde olan bir cismi gördükleri gibi arzın derinliklerinde bulunan suyu görür ve onun ne kadar derinlikte olduğunu da anlardı. Suyun yer ve derinliği böylece keşfedildikten sonra Süleyman görevlilere emreder, orası kazılır ve su çıkarılırdı (İbn Kesir, Tefsir 5/227-228; Taberî, Tefsir 19/143). 

“Ya bana (mâzeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da mutlaka onu şiddetli bir cezayla azâba uğratacağım veya boğazlayacağım!” (27/Neml, 21)

“Çok geçmeden (hüdhüd) gelip ‘Ben, dedi, senin (henüz) bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim.” (27/Neml, 22)

“Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkân verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım.” (27/Neml, 23)

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidâyete giremiyorlar.” (27/Neml, 24)

“Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğiniz ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmezler.” (27/Neml, 25)

“(Halbuki) O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tapılacak yoktur.” (27/Neml, 26)

        Bahsedilen Sebe' kraliçenin isminin Belkıs olduğu rivayet edilir. Sebe', Yemen ve Arap Yarımadasının Güneyinde kalan bir yerdir.

“(Süleyman Hüdhüde) dedi ki: ‘Doğru mu söyledin, yoksa yalancılardan mısın, bakacağız.” (27/Neml, 27)

“Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak.” (27/Neml, 28)

         Mektup, bir tebliğ yöntemidir...

“(Süleyman’ın mektubunu alan Sebe’ melikesi,) ‘Beyler, ulular! Bana çok şerefli bir mektup bırakıldı’ dedi.” (27/Neml, 29)

        Belkıs, hüdhüd'den söz etmediğine ve bırakıldı dediğine göre büyük ihtimal mektubu bırakıldıktan sonra görüyor...(Allahu Alem)

“Mektup Süleyman’dandır, Bismillâhirrahmânirrahîm (diye); Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (başlamakta)dır.” (27/Neml, 30)

“Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek, müslümanlar olarak bana gelin’ diye (yazmakta)dır.” (27/Neml, 31)

         Şerefli bir mektub olduğunu nerden anlamış olabilir?
1. Süleyman a.s meşhur bir hükümdar.
2. Süleyman a.s'ın mühüründen.
3. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlanması da olabilir... Çünkü Belkıs Allah'ı bilmiyor.

“(Sonra kraliçe) dedi ki: ‘Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam.” (27/Neml, 32)

“Onlar, şöyle cevap verdiler: ‘Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaşçılarız; emir ise senindir, artık ne emredeceğini düşün taşın.” (27/Neml, 33)

“Kraliçe, ‘hükümdarlar bir memlekete girdilermi, orayı perişan ederler ve halkının ulularını hakir hale getirirler. (Herhalde) onlar da böyle yapacaklardır’ dedi.” (27/Neml, 34)

         Bu ayette Belkıs'ın Kraliçe şahsiyetinin arkasından kadın şahsiyeti çıkıyor. Kadınlar savaşı sevmezler. Şehrinin harap olmasını, binalarının yıkılmasını istemiyor.

“Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.” (27/Neml, 35)

          Belkıs, Süleyman a.s'ı sınamak istiyor; gerçekten Müslüman olmalarını mı istiyor, yoksa mallarına - topraklarına mı talip?

“(Elçiler, hediyelerle) gelince Süleyman şöyle dedi:’Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz.” (27/Neml, 36)

“(Ey elçi!) Onlara var (söyle:) İyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak sûrette hor ve hakir halde oradan çıkarırız.” (27/Neml, 37)

         Süleyman a.s'ın burada öfkelenmesinin sebebi kendisine tâbi olunmaması asla değildir. Kraliçe rüşvet gönderiyor... "Sen bu hediyeleri al, bana karışma"...

“(Sonra Süleyman müşâvirlerine) dedi ki: ‘Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melîkenin tahtını bana getirebilir?” (27/Neml, 38)

          Süleyman a.s, Kraliçe'nin savaşmak istemeyip Müslüman olacağını anlıyor. Fakat savaştan kaçtığı, korktuğu için Müslüman olmasın imanı kuvvetlensin, gerçekten iman etsin demek istiyor.

“Cinlerden bir ifrit, ‘sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var’ dedi.” (27/Neml, 39)

“Kitaptan ilmi olan kimse ise, ‘gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm’ dedi. (Süleyman) onu (kraliçenin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, 

Süleyman a.s: "vay be helal olsun sana" demiyor... "vay be, nasıl hükümdarım ama der demez hemen oluverdi" demiyor...

‘bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir, çok kerem sahibidir.” (27/Neml, 40)

“(Süleyman devamla) dedi ki: ‘Onun tahtını bilemeyeceği bir vaziyete sokun; getirin, bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?” (27/Neml, 41)

        Kraliçenin girişi sonra anlatılmış, önce taht konusu anlatılmış...

“Kraliçe gelince, ‘Senin tahtın da böyle mi?’ dendi. O şöyle cevap verdi: ‘Tıpkı o! Zaten bize daha önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik (müslüman olmuştuk).” (27/Neml, 42)

“Onu, Allah’tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi kâfir/inkârcı bir kavimdendi.” (27/Neml, 43)

“Ona ‘köşke gir!’ dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. Süleyman ‘bu billûrdan yapılmış, şeffaf bir zemindir’ dedi. Kraliçe dedi ki: ‘Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmiştim. Süleyman’ın maiyyetinde âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum.” (27/Neml, 44)

          Bugün bizler o şekilde bir platform görsek etkilenmeyiz, zaten şuan ki teknolojiye göre gayet normal bir şeydir. Ama milattan öncesinden bahsediyoruz... Tıpkı Musa a.s'ın asasının ejderha olduğunu göre sihirbazların iman etmesi gibi Kraliçe de onun o dönem için yapılamayacağını ilahi bir kudretin eseri olduğunu biliyor. Tahtı gördüğünde de zaten ben iman etmiştim diyor...


          Süleyman a.s Kıssasından Alacağımız Dersler:

"Andolsun ki peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Bu (Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Ancak kendinden önce gelen kitapları tasdik eden, inanan bir kavme her şeyi açıklayan, doğru yolu gösteren bir hidayet ve bir rahmettir." (12 / YÛSUF - 111)

1. İsteneni Allah için istemek...Allah'ın dininin hakim olmasına katkı sağlayacaksa istemek aksi halde elindekiyle yetinmek ve verilen nimetleri de yerinde kullanmak.

2. Önce bulunduğumuz yerden ve tüm dünyada neler olduğundan haberdar olmak. Nice zulüm altındaki kardeşlerimizden, Müslümanlar üzerinde oynanan oyunlardan ne kadar haberdarız diyeceğiz ama ülkemizden, dünyadan geçtik kendimizden haberimiz yok henüz...

3. Dünya malına karşı tavrı. Rüşvet almaması, tâğutların kendilerine karışılmaması için sundukları menfaatleri red etmek...

4. Muazzam dünya servetini kalbinde taşımaması... Karun ile Süleyman a.s'ın arasındaki fark; Süleyman a.s malın kendisinde emanet olduğunu biliyor, Karun ise malın kendisine ait olduğunu, "ben çalıştım, ben kazandım, nereye ve kime vereceğime ben karar veririm"...

5. Allah'ın verdiği nimetleri, O'nun kanunlarına göre değerlendirerek toplumun refahını arttırmak.

     
          Süleyman a.s'ın Vefatı:

          Süleyman a.s'ın yaşadığı toplumda cahil halk tarafından cinlerin gaybı bildiğine iman ediliyor. Bizim toplumumuzda bu inançta malesef. Burçlardan haber verenler, astrologlar vs. "sen bu ay çok kızgın olacaksın"... Bu telkin verildiği an otomatikman zaten olmayacağı varsa da bilinç altına yerleşmesi sayesinde o ruh haline bürünüyor kişi. Burçlar; Gök Tanrılarının, Gök Cisimlerinin, Ay Tanrısı, Güneş Tanrısı gibi uydurma ilahların etkisiyle oluşarak insan hayatını günümüzde dahi halen etkilediğine inanılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de burçlara bakınca ruh haliniz ne imiş, yaşamınızı nasıl yönlendireceğinize bakın gibi bir şey asla geçmez...

"Andolsun biz, gökte burçlar yaptık. Ve onu bakanlar için süsledik." (15 / HİCR - 16)

"Gökteki burçlar (gezegenlere yörüngeler belirleyen), orada ışık kaynağı olan güneşi ve aydınlık saçan ayı yaratan Allah'ın şanı yücedir." (25 / FURKÂN - 61)

          Burçların insan kaderi ve tabiatı üzerindeki etkilerine dair Kur'an'da böyle bir durumdan söz edilmez. Yıldızlardan ve burçlardan hükümler çıkarmak ise  Rasulullah s.a.v tarafından şiddetle reddedilmiştir. Peygamber s.a.v.'in yasaklamasından sonra Hz. Ömer de halifeliği sırasında, karada ve denizde yol bulma dışında yıldızlardan kehânet yoluyla hükümler çıkarıp geleceğe âit şeylerden söz edilmesini yasaklamıştır. Ömer (r.a) bu yasağına gerekçe olarak; halkın çoğunun bu kehânetlerin etkisi altında kalarak onlardan zarar göreceğini bu kehanetlerin ilmî bir tarafı bulunmadığını ve kader konusunda da onlardan bir fayda sağlanamayacağını, ileri sürüyordu. Burçlara Kur'an'da dört ayrı âyette yer verilişinin, mevsimlerin sayısıyla bağlantılı olma gibi bir hikmeti olabilir. Güneş, mevsimlere göre, belli burçların içindeymiş gibi görünür. Mevsim ve iklimlerin de insan üzerinde bir etkisinin olduğu açıktır. Bundan, burçların insan üzerinde etkileri olduğu hükmünü çıkarmak yanlış olur. Çünkü güneşin bir burçta görünmesi, aslında bir görüntü aldanmasından başka bir şey değildir. Her yıldız kümesi görüntüde bir burç oluşturur. Eğer biz, güneş ailesinin bütün üyelerini, uzak bir noktadan, bir arada görebilsek onları da bir burç gibi görürüz. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz kî burçlar ne bizim ruhumuz ne kaderimiz ve ne de bize hükmeden ilâhımızdır!.. 

         Süleyman a.s'ın kavmi de Allah'a şirk koşmaya kadar götüren bu tür inançlardan cinlerin gaybı bildiğine iman etmekte olup bu konu üzerine çok meraklı bir toplum imiş. Süleyman a.s cinlerin gaybı bilmediklerini tebliğ etse de anlamamakta ısrar etmişler. Bizde günümüzde gaybın sadece Allah'ın bildiğine  inandıramadığımız gibi...

          Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz...Yaşamı boyunca İsrailoğullarına tevhidi anlatmaya çalışan Süleyman a.s'ın ölümü de tevhidi anlatır biçimde oluyor.

          Süleyman a.s asasına dayalı bir şekilde olduğu yerde vefat ediyor. Beytü’l-Makdis (Süleyman Mabedi) inşâ ediliyor. Süleyman a.s'ın o şekilde ölmesinin nedenlerinden birinin, cinlerin çalışmayı bırakmamaları için kendilerini gözetlediğini zannetmelerini sağlamak içindir, diye rivayet edenler var.(Allahu Alem) Süresini ancak Allah'ın bildiği uzun bir zaman ölümü anlaşılmıyor. Süleyman a.s'ın ölümü; asasına giren tahta kurusunun asayı kemirmesi ile asanın yere düşlesi ve Süleyman a.s'ın da yere yıkılması sonucunda öğrenilmiş oluyor.

“(Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Bu sûretle yere kapanıp yıkılınca öldüğü anlaşıldı. Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (34/Sebe’, 14)

         Süleyman a.s ölümüyle, cinlerin gaybı bilmediklerini öğretmiş oldu...

         Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir.

“ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.” (72/Cinn 26-27) 

         Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere  yükselirler, ne İlâhî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilâsına düşmemeli, kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a ihlâsla İman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar ve istilâlarına uğramazlar.

22 Şubat 2013 Cuma

Bir Nokta Deyip Geçme...


          Padişahın biri, birgün rüyasında; sol gözünün üstünde beyaz perçemi olan bir çobanın kendi tahtına yerleşip kendisine vâris olduğunu görür. Padişah telaşlanır. Emirler verir, her yerde aranır ama böyle bir adam bulamazlar. Derken Padişah bir sefer için yola çıktığında, yol üzerindeki bir vadide rüyasında gördüğü adamın tıpkısının aynısı olan bir çoban görür. Çobanla konuşur biraz, ama hiç öyle tahtı ele geçirecek yapıda biri de değildir bu çoban. Padişah yine de ben tedbirimi alayım diyerek, çobana:
         - "Vezirime ulaştırmam gereken bir mektup var onu sen ulaştırır mısın?" der.

          Çoban da kabul eder. Padişah sıkı sıkı tembihleyerek, mektubun çok önemli olduğunu muhakkak baş vezire vermesini, karşılığında bir kese altın verileceğini söyler. Çoban da bunun üzerine yola koyulur. Yolda eşkıyalar yolunu keser ve değerli neyi varsa vermesini söylerler. Oda hiçbir şeyinin olmadığını ama Padişah'ın verdiği, baş vezire ulaştırılması gereken bir mektup olduğunu, ulaştırdığında bir kese altın verileceğini söyler.

          Eşkıyaların reisi mektubu alır ve başlar okumaya:
          -"Baş vezirim, bu adamı tez elden üldürün (اُولْدُرُن - tabi harekesiz olarak: اولدرن )...

          Eşkıya çobanın dürüstçe tavrına karşılık, üldürün kelimesinde lam (ل) harfi ile dal (د) harfinin arasına bir nokta koyar ve üldürün olur evlendürün (اَوْلَنْدُرُن - harekesiz olarak: اولندرن )... Ve yoluna devam edebilirsin, der.
 
          Çoban varır Saraya ve baş vezire verir mektubu. Vezir de:
          - "Tez elden evlendürün dediğine ve bana yolladığına göre kızıyla evlendirmemi istiyor. Herhalde çok değer verdiği biri ki sefer dönüşünü dahi beklemek istemiyor." diye düşünerek çoban ile Padişahın kızını evlendirir. Ve Padişah seferden döndüğünde tıpkı rüyasında olduğu gibi çobanı tahtına yerleşmiş vaziyette buluuur....

***

Bir nokta deyip geçme... 
Bir nokta hayatı kurtarır, bir nokta hayatı rezil eder...
Bir mıh bir ayağı, bir ayak bir atı, bir at bir askeri, bir asker bir orduyu korur...
Nokta deyip geçme, bazen yaşanan kötü şeyleri sonlandırmanı sağlar. Bazen de yepyeni şeylere başlamanı. Evet nokta deyipte geçme! Bir türlü bitmek bilmez sözcükleri türetmekten, kurtarır seni. Kısır döngüye girmiş yaşantına hiç hesapsız dur deyip yeniden başlayabilmeyi... Fırsattır defterin bitmeden, koyduğun her nokta yeniden başlamak için... Bu fırsatı kaçırma!.. 
Bir nokta deyip geçme... 

20 Şubat 2013 Çarşamba

İNKÂRCILARIN ÜÇ İDDİASI (3.Tabiat -Doğa- Yaratıcı Olabilir Mi?)



          Nedir tabiat? Nehirler, denizler, çöller, ormanlar, hayvanlar, bitkiler, gökler, ay, yıldız, güneş vs vs... kısaca doğa.

          Kitaplarda, televizyonda ve çeşitli yayınlarda "Tabiat yarattı", "Doğa yarattı" gibi ifadeler kullanılıyor. Bunlar şuursuzca, düşünülmeden veya kasıtlı olarak kullanılan ifadelerdir.

          Fakat bu yeni çıkmış değildir. Tabiatın yaratıcı olduğunu söyleyenler, daha ilk çağlardan itibaren bulunmuştur. Kimi güneşe, kimi aya ve yıldızlara hatta ağaca tapınanlar bile mevcuttur. Zaman zaman bazı hayvanlara da tapınıldığı olmuştur. Mesela Hindistan'daki bazı Hinduların inekleri kutsal saydıkları ve onlara taptıkları günümüzün bir gerçeğidir.

          Bu tabiatın herhangi bir parçasına tapınma, yani onu İlah sayma işi, eskiden nasıl başlamıştır? Şimdi buna bakalım:
          İnsanlar gerçek İlah inancını getiren peygamberlerin yolundan sapınca, bilgisizliğin de tesiriyle tabiatçı olmuşlardır. Tabiatçılık aslında çok ilkel bir inanıştır. Çıkış sebebi de hakiki inancın unutulmuş olmasındandır. Ama bu ilkel tabiatçılık şimdiki tabiatçılıktan daha mantıklıdır. Çünkü, hiç olmazsa tabiatın hangi kısmını yaratıcı saydığını söylüyor. Bilgisizlik sebebiyle ya kendisini korkutan şimşeğe ve gök gürültüsüne tapınıyor... Ya çok erişilmez ve parlak gördüğü güneşe... Ya faydasını gördüğü ve taşıp zarar vermesini önlemek istediği ırmağa... Ya sayısız yıldızlara... Bazen de her şeyi yakıp kül eden ateşe... Veya dünyada kendisine en gerekli olan ve çok faydasını gördüğü ineğe... Sonuç olarak diyebiliriz ki; gerçek inancı yitirmiş ilk devir insanları ya korkudan, ya da sevgiden bir tabiat parçasını İlah edinmiş, tapınmıştır. Ama şimdiki tabiatçılar, tabiatın hangi parçasının yaratıcı olduğunu söylemeden toptan "Tabiat yarattı" diyorlar...

          Bu söz kaçamak ve kaypak bir sözdür. Tabiat tek bir kısımdan meydana gelmiyor ki... Yaratıcı olan hangi kısmıdır?

          Önce bütün olarak tabiata bakalım. Tabiat bir eserdir. Sonradan yaratılmıştır. Başlangıcı olan ve sonradan olan her şey yaratılmıştır. Tabiatı yaratıcı olarak düşünmek ne büyük bir mantık yanlışıdır: "yaratılmış" bir şeye "Yaratıcı" demek oluyor...

          Tabiatta, dünyada enine boyuna geziyoruz, istediğimiz her işi yapıyoruz.Kuyu kazıyoruz, su ve petrol çıkarıyoruz. Tüneller açıyoruz, yollar yapıyoruz. Ormanları kesip, sularını doldurup baraj yapıyoruz. Bütün bunları yapıyoruz, sonra da kalkıp bu oyuncak gibi oynadığımız tabiata diyoruz ki:
          " Merak etme; seni böyle halden hale sokuyoruz ama, aslında sen yaratıcısın. Büyük bir yaratıcı... Her şeyi yaratansın...

          Hem düşünelim bir kere... Siz kendinizde olmayan bir şeyi başkasına verebilir misiniz? Sizde yok ama olmayan şeyi bir başkasına verdiğinizi söyleyebilir misiniz? Böyle bir iddiada bulunan kimsenin aklından zoru var demektir.

          Tabiat kendisinde olmayan aklı, düşünceyi, gözü, kulağı, hareketi başkasına verebilir mi? Tabiatta böyle bir yaratma gücü olsa, önce kendisini ayağımızın altından kaldırır ve daha değerli bir varlık haline getirirdi.

          Kendisi ayak altında sürünen bir varlık yaratıcı olabilir mi? Olabilirse, kendisinden daha yüksek, daha canlı, daha kıymetli ve daha akıllı bir varlığı yaratabilir mi? Kendisinde olmayan bir üstünlüğü başkasına verebilir mi?

          Elbette veremez. O halde tabiat yarattı sözü aslında düşünmeden söylenmiş bir söz olabilir ancak... Çünkü tabiat, bir sanattır. Her sanatın ise bir sanatkârı, sanatçısı vardır. Bir dizi kanundur, kanun koyucu olamaz... Yaratıktır, yaratıcı değildir...

          Şu halde varlık alemini sebepler yaratmadıysa, tesadüf meydana getirmediyse, tabiat ortaya koymadıysa, yaratıcı kimdir?
          "ALLAH"tır...
Geriye sadece bu kalıyor. Demek ki düşünen insan, Allah'a inanmak zorundadır.

Allah'a iman aklın mecburi istikametidir...


(Öğretmenin Not Defteri 1-2-3/ Vehbi Vakkasoğlu'nun kitaplarından alıntıdır...)

İNKÂRCILARIN ÜÇ İDDİASI (2.Kendiliğinden Oluş veya Tesadüf)



          Şimdi de bakalım eşya ve varlıklar kendi kendine oluşur mu? Tesadüfen meydana gelen bir eşya veya varlık mevcut mudur?

          İçerisinde bulunduğumuz evlerimizi düşünelim. O binalar acaba nasıl yapılmıştır? Ben size o binaların kendi kendine oluştuğunu söylesem inanır mısınız?

         Desem ki, sel suları taşları, biriketleri sürüklemiş, sonra da onları üst üste yığmış, duvarlar meydana gelmiş. Sonra da uçuşan kiremitler tavana.....

         Halbuki evlerimiz planlı, ölçülü biçili olan binalardır. Tesadüf olsaydı düzenli ve intizamlı olmaması gerekirdi. Ne varsa, mutlaka onun bir yapıcısı, yaratıcısı vardır.

         Basit bir masa, küçük bir resim, bir elbise kendi kendine olmaz da; bu koca kâinat, dünya, gezegenler, ay, yıldızlar ve güneş kendi kendine olur mu?

         Basit bir resmin mutlaka ressamı vardır diyeceksiniz, ama onun aslı olan canlı insanın yaratıcısını inkâr edeceksiniz. Bu, olacak şey midir?

         Defterinizdeki üç-beş satırlık ödevden daha mı basittir bu kâinat kitabı? Muhteşem bir kitap bu dünya. Okumaya düşünmeye, sırlarını çözmeye insanın ömrü yetmez. Bu kadar manalı ve büyük bir kitaba, kendi kendine olmuştur diyeceğiz de sonra da akıllı geçineceğiz.

          Mesela depremler... Durup dururken, kendi kendine hiçbir şey olmaz. Mutlaka ona te'sir eden, etkileyen vardır. Tabii ki depremin sebeplerini ilim adamları açıklıyor. O da doğrudur. Fakat o açıklanan sebepler işi yapan mıdır? Elbette ki değildir. İlim adamları sadece sebepleri açıklamaktadır. O sebepler kendi başlarına karar verip iş gören akıllı, kudretli şeyler değildir. Asıl o sebepleri yaratan Allah'tır. Çünkü sebepler yaratıcı değildir. Allah bu dünya da her şeyi bir sebebe bağlamış, her şeyi bir kanuna göre düzenlemiştir. Sebebi yaratan Allah'tır. Kanunu koyan ve uygulayan da O'dur. Ama ilim adamları bu kanunları açıklıyorlar. Fakat kanunu koyan Allah'ı anlatmadıkları için, kafaları karıştırabiliyorlar. Halbuki olayın sebeplerini açıklasalar, sonra da bu sebebi yaratanın Allah olduğunu söyleseler olmaz mı?..

         Mesela Amerikalılar ders kitapların da Lavoisier Kanunu'nu bu düşünceye göre açıklamışlar. Bu fizik kanununa göre; Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan bir şey de hiç olmaz. Allah'ın kudreti hariç. Yani Allah isterse var yok, yok da var olur... Kanunu koyan Allah, isterse onları değiştirir ya da bir an için geçersiz kılabilir...

          Konumuzu açıklayacak bir olaydan bahsedelim; İmam-ı Azam Ebû Hanîfe daha küçük bir çocukken bile çok akıllı, zeki ve bilgili imiş. Onun yaşadığı Bağdat şehrine bir Allah'ı inkâr eden adam gelmiş. Adam, kendisine çok güvenen biriymiş... Kim bana Allah'ın varlığını ispat edebilir demiş. O zaman;
- Bizim bu küçük bilginimiz bile, sana Allah'ın varlığını ispatlayabilir, demişler...
 Allah'ı inkâr eden adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzmüş küçük bilgini ve demiş ki:
- Hadi bakalım, ispatlasın da görelim.
          Büyük bir meraklı kitlesi toplanmış. Allah'ı inkâr eden adam kurulan yüksek bir kürsüye çıkıp oturmuş, herkese tepeden bakıp kasılıyormuş. Bu sırada Ebû Hanîfe, demiş ki:Benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce.
- Peki, demişler.
           Ebû Hanîfe gitmiş gelmemiş, yitmiş bulunmamış... Herkesin sabrı tükenmiş. Biraz da pişman olmuşlar. Acaba başkasını mı çıkartsaydık bu adamın karşısına gibilerden...Böylece bir hayli zaman geçtikten sonra gelmiş küçük bilgin. Allah'ı inkâr eden adamda biraz daha kendine güven belirmiş. Sormuş:
- Nerede kaldın? Yoksa Allah'ın varlığını ispatlayamamaktan mı korktun? diye.
Ebû Hanîfe gayet rahat ve soğukkanlılıkla cevap vermiş:
- Hayır. böye bir korkum yok. Çünkü Allah'ın varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi var. Benim evim karşı kıyıdadır. Bağdat'ın ortasından kocaman bir ırmak akar. Karşıya geçtikten sonra büyük bir fırtına çıktı. Tekrar dönüş için ne bir sandal, ne de bir köprü kaldı...
- Peki şimdi nasıl geçip geldin?..
- İşte bende onu anlatacağım. Geçdim kıyıya. Bir de baktım ki, kocaman kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atlıyorlar ırmağın içine. Yeni gelen taş da öncekinin üstüne, derken köprü ayakları meydana geldi. Bu arada havada kendi kendine uçuşan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. Arkasından çiviler yine havadan uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtalara tutuldular. O sırada kıyıdaki toprak da ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstünü kapattı. Büyük ve rahat bir yol gibi, kocaman bir köprü meydana geldi. Bende üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim.
Herkes şaşkınlık ve üzüntüyle bu sözleri dinlerken Allah'ı inkâr eden adamın keyfi büsbütün artmış ve demiş ki:
- Yahu, karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçma ile uğraşacak vaktim yok benim...
Ebû Hanîfe, adama bakmış ve tane tane şöyle konuşmuş:
- Neresi saçma bu anlattıklarımın?..
- Neresi saçma değil ki?.. Koskoca köprünün kendi kendine meydana geldiğini ciddi ciddi anlatıp duruyorsun. Hiç yapan, çalışan olmadan kendiliğinden köprü olur mu?
Ebû Hanîfe'nin gözleri sevinçle parıldamış ve şöyle demiş:
- Peki bir köprü mü daha san'atlı ve büyüktür, yoksa bu dünya mı?
- Elbette dünya çok büyük ve san'atlıdır.
- Öyleyse dünyaya göre çok daha küçük ve basit olan bir köprünün kendi kendine meydana gelmeyeceğini söylüyorsun da, bu muhteşem dünyanın nasıl kendi kendine oluştuğunu söyleyebiliyorsun. Köprüyü bir yapan vardır, ustasız olmaz diyorsun, doğru... Evet ama bu dünyayı da bir yaratan, yapan olmalı değil midir?
- Peki, demiş. Kabul ediyorum ki, bu dünya da kendi kendine oluşmamıştır. Onun da yaratıcısı vardır.
          Ama Allah'ı inkâr eden adamın bütün kozları bitmemiş. Öyleyse bir soru soracağım demiş. Tam olarak Allah'a inanmam için buna da cevap vermelisin.
- Peki Allah varsa, O'nu niçin göremiyoruz?
Ebû Hanîfe; "önce bize birer balla süt getirsinler de sohbetimiz tatlansın" demiş.
Sütler gelmiş. Adam sütüne balı karıştırıp sütünü tatlandırmış ve içmeye başlamış. Fakat  Ebû Hanîfe adama bir kaşık daha bal sunmuş, buyrun sütünüzü tatlandırın... Adam sağol demiş, yeterince tatlandı. Sen benim soruma cevap ver şimdi.
Ebû Hanîfe önce sütün balını halledelim demiş. Buyrun tatlansın sütünüz.
- Benimkisinin balı vardır dedim ya...
Ebû Hanîfe:
- İnanmam, demiş.
Adam büsbütün kızgın:
- Niçin inanmıyorsun?
- Ben görmediğim şeye inanmam. süte karıştırdığım balı gösterirsen inanırım...
- Süte karıştırılmış bal görünür mü? Onu gözüne gösteremem ama içersen tadından anlarsın. Hem bununla ne diye uğraşıyoruz? Sen bana sorumun cevabını söyle bakalım...
Ebû Hanîfe:
- Bana fırsat vermediniz ki... Sorunuzun cevabını kendiniz verdiniz...
- Nasıl yani?
- Süte karıştırdığınız bal nasıl gözle görülmezse Allah da vardır, ama bu özlerle görülmez. Siz bana sütün yağınıda gösteremezsiniz. Demek ki bu dünyada bulunan bir çok şeyi de biz gözümüzle göremiyoruz. Ancak onları meydana getirdikleri te'sirlerden ve eserlerden anlıyoruz. Ya da bir başka duyu organımızla varlıklarını anlıyoruz. Siz sütün yağını, balını görmediğiniz halde Allah'ı görmek istiyorsunuz. Halbuki bu gözümüz dünyadaki herşeyi de göremeyen sınırlı bir gözdür.
- Peki demiş. Son bir soru daha... Eğer buna da cevap verirsen bende Allah'a inanıp iman edeceğim.
- Sor, demiş.
- Kabul ediyorum ki Allah vardır. On'nun niçin görünmediğini de anladım. Öyleyse bu gözümüzle görünmeyen, fakat olduğunu aklımızla-duyularımızla anladığımız Allah, şimdi ne yapıyor?
- Cevabı sizin olduğunuz kürsüden verebilir miyim? diyerek adamı kürsüden indirip kendisi oturmuş ve: Allah, şimdi senin gibi kendisine inanmayan bir adamı bu kürsüden aşağı indirdi ve yerine beni oturttu...

          Artık günümüzde "Ben görmediğime inanmam" sözü geçersizdir. Ayrıca bilime de aykırıdır. Çünkü dünyada bulunan ve varlığı ispatlanan birçok şeyi göremediğimiz artık bilinmektedir. Mesela hava... Hayatımızı sürdürmemiz için muhtaç olduğumuz hava her yerde vardır. Fakat onu görmek de mümkün olmuyor.

          TESADÜFEN RAST GELMEK Mİ?
          Tesadüfen bir şey olur mu? Hadi oldu diyelim, düzenli ve güzel olur mu? Hadi bir defalık düzenli ve güzel de olsun. Bu durum birçok defalar tekrarlanır mı? Bu soruların hepsine evet dediğimiz takdirde tesadüfen oluşan bir dünyaya da "evet" diyebiliriz. Eğer sonuna kadar evet diyemiyorsak, tesadüfün yaratıcılığını da kabul etmemişizdir.
***
          Gözleri kör bir adam, yolda dileniyormuş. Biri şiddetli bir şekilde karşıdan gelip kendisine çarpmış ve aynı zamanda da söylenmeye başlamış:
- Be adam kör müsün? Hadi ben göremiyorum, sen bari önüne baksana!..
Kör dilenci şaşırmış:
- Ne! Sen de mi körsün?..
- Körüm ya.. Demek ben de bir görmeze çarpmışım. Neyse kusura bakma. Sen benim halimden anlamazsan kim anlar?
          Biraz daha dertleşmiş, sohbet etmişler. Kör dilenci, diğerine ne kadar kazandığını sormuş. Oda söylemiş, hatta paralarını çıkartıp göstermiş. Daha doğrusu gösterecekmiş ama diğeri yani kör dilenci paraları kaptığı gibi koşmuş. Düşünmüş ki, adam nasıl olsa kördür, kendisini takip edip bulamaz... Fakat iş hiç de düşündüğü gibi olmamış. Çünkü biraz koşmuş ki, tam sırtının ortasına bir taş yemiş. Biraz hızlanmaya çalışınca bir taş daha... Bir daha, bir daha... Yağmur gibi taş iniyormuş belinin ortasına...
         Çaresiz durmuş ve arkasından gelen adamın kör olmadığını artık anlayarak şöyle seslenmiş:
- Arkadaş, ne oluyoruz yahu!.. Senin attığın bu taşlar hiç de kör taşına benzemiyor...
***
          Demek ki, bir körün atacağı her taş tam hedefe "tesadüfen" varıp değmez. Aksi halde taşı atanın kör değil, görür biri olduğunu anlamak gerekir. Gören, bilen ve her attığını vuran biri...

          Rastlantı veya tesadüf denilen şey, sebepler gibi kör, sağır ve bilgisizdir. Dolayısiyle de görmeyi bilmeyi gerektiren bir iş defalarca gerçekleşemez. Hatta görmesek de, bilmesek de, anlamasak da, bu iş tesadüfen oluyor yerine, bilgili ve şuurlu bir yapan vardır diye düşünmeliyiz.

         Üstünde yaşadığımız dünyayı ve kainâtı düşündüğümüzde; o kadar muhteşem bir düzen ve intizam görürüz ki, milyonlarca yıldan beri tekrarlanıp duran bu olağanüstü güzelliğin, tesadüfen meydana gelmesi imkansızdır. Basit bazı örnekler verelim:
* Güneşimiz şimdiki ışığının yarısını verseydi, donardık. Aksine bir kat daha fazla ışık verseydi, yanar kül olurduk.
* Havadaki oksijen %20 yerine %50 veya daha fazla olsaydı, dünyada yanmaya müsait herşey, bir şimşek çakmasıyla tutuşup kül olacaktı. O durumda tutuşan küçük bşr dal parçası çevresindeki tüm ormanları mutlaka yakardı.
* Yağmur olmasaydı, yeryüzü üzerinde hayat bulunmayan bir çöle dönerdi. Rüzgârlar, denizler ve okyanuslar olmasaydı hayattan eser kalmazdı. Su, tuzdan süzülmeden buharlaşsaydı, hayat olmazdı. Yine buhar, havadan hafif olmasaydı hayat olmayacaktı.
* Çekim kanununun olmasıyla birlikte, dünya ay kadar küçük, ya da şimdikinin dörtte biri kadar olsaydı; onu koruyan atmosfer tabakasıyla denizn koruyuculuğu ortadan kalkacak, ısı derecesi öldürücü seviyeye yükselecekti.
          Şimdi düşününüz, bu sayılan maddeler yüzlere, binlere çıkarılabilir. Dünyada bugünkü düzenli ve normal hayatın meydana gelmesi için, adeta sayısız şartın bir araya gelmesi gereklidir ve bu sayısız şartlar bir araya gelmiş, yeryüzünde hayat binlerce yıldan beri süregelmiştir. Bütün bu şartların bir araya gelmesi, acaba tesadüf olabilir mi? Rastgele olaşabilir mi bütün bu hayret verici işler?..

         Göz ölçünüzü tesadüf mü aynı büyüklükte yapmıştır? Ya burnunuz hangi tesadüfle tam da yüzünüzün artasına yerleşti? Hele de ses alıcısı kulaklarınız başınızın iki yanına, hem de ses aynı büyüklükte olmak üzere tesadüfen mi asıldı? Ağzınızın içinde bulunan dişlerin o güzelim düzenleri tesadüfen mi oldu?..

          Akıllı postacılar bile, bazen adresi şaşırıp mektubu yanlış yerlere götürebiliyorlar. Oysa ki, vücudumuzdaki kılcal damarlar her vitamini ait olduğu adrese hiç de şaşırmadan götürüyorlar. Kaldı ki bu damarlar akılsızdır ve üstelik de taşıdıkları vitaminlerin adresleri üzerinde yazılı değilir.

          Bu kainatı, dünyayı, insanı, hayvanı, bitkiyi yaratan Allah mı, tesadüf mü?.. Sayılarla hesap edilemeyecek sayıda tesadüf, tesadüfen rastgelecek... Bu mümkün mü?...

          "KÂİNATTA TESADÜFE TESADÜF EDİLEMEZ..." (Sokrat)

(Öğretmenin Not Defteri 1-2-3/ Vehbi Vakkasoğlu'nun kitaplarından alıntıdır...)

18 Şubat 2013 Pazartesi

İNKÂRCILARIN ÜÇ İDDİASI (1.Sebepler Yaratıcı Olabilir mi?)


Ünlü Volter'in akrabası olan bir çocuk henüz dokuz yaşındayken bir piskoposa takdim edilmiş. O da şöyle demiş;
- Yavrucuğum, eğer sen bana Allah'ın nerede olduğunu söylersen ben sana bir portakal veriririm!
Zeki çocuk da hemen şu cevabı vermiş;
- Eğer siz bana Allah'ın nerede olmadığını söyleyebilirseniz ben size iki portakal veririm.

***

          Allah'ın varlığı, düşünen insan için çok keskin bir gerçektir. Aksini düşünmenin ve hele ispatlamanın hiç mümkün olmadığı bugüne kadar açıkça görülmüştür. Yâni dünyanın yaratılışından günümüze kadar Allah'ın olmadığını ispatlayan bir insana rastlanmamıştır. Ama O'nun varlığına getirilen yüzbinlerce delil vardır ortada.

          Allah'ı İnkâr eden birçok kimse, eğer O'nun yokluğunu ispatlamak mümkün olsaydı, herhalde bunu becerebilecekti... Demek ki ilk bilmemiz gereken şey, "İnkârın ispatı yoktur" gerçeğidir. Tam aksine ilim geliştikçe yeni ispat yolları ortaya çıkmakta, inanmayanlar inanmaya, inananlar da imanlarını pekiştirmeye doğru gitmektedirler.

          Bir başka gerçek de, Allah'ın inancının ilk insandan bugüne kadar bütün tarih boyunca kalplerde yaşamış olmasıdır. Ne kadar köklü ve vazgeçilmez bir inançtır ki, hiçbir devirde insanlar onsuz olamamışlardır. İnsanla birlikte doğmuş bir inanç, bütün bütün insanların kalbine nasıl girmiştir? Ve binlerce yıldan beri de nasıl güçlenerek devam etmektedir? Hiç bu kadar güçlü ve sarsılmaz bir başka inanç var mıdır?

         Bazı inkârcılar diyorlar ki, ilk insanlar tabiat hâdiselerinin kanunlarını bilmedikleri için onlardan korkmuşlar, bu korku ve âcizlikleri sebebiyle de sonradan Allah inancını uydurmuşlardır. Tabiî bu da yanlış ve sakat bir görüştür. Çünkü, Tabiat olaylarının; mesela yağmurun, karın, dolunun, zelzelenin, gök gürültüsünün, şimşeğin, yıldırımın hangi sebeplerle oluştuğu artık iyice anlaşılmıştır. Ama insanoğlunun bunlardan korkmamaya başlaması -ki halen daha çoğu insan korkar- inançsızlaşmasını değil, daha çok imanlı olmasını sağlamıştır. Demek ki tabiat olaylarının verdiği korku ve âcizlik doğurmamıştır Allah inancını...

          İnsan, Allah inancını içinde, yüreğinde duyarak doğar. İman doğuştandır, sonradan kazanılma değildir. Resûlullâh salla`llâhu aleyhi ve sellem`in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra annesiyle babası onu yehûdî yâhud nâsrâni, yâhud mecûsî yaparlar. (Sahih Buhari, cenaze bahsi; 664)

          İnkârcıların ne gibi iddialarda bulunduklarına bakalım. Hangi düşüncelerle ya da düşüncesizliklerle Allah'a inanmak istememişler. Bu düşünceleri üç grupta toplamak mümkündür;
1. Eşya ve varlıklar, sebepler tarafından yaratılıyor.
2. Eşya ve varlıklar, kendi kendilerine oluşuyor, tesadüfen meydana geliyor.
3. Tabiîdir, tabiat (doğa) yaratıyor.

         Genel olarak bu üç inançsızlık iddiasını çürütsek, geriye inanç kalacaktır. Yani varlıkları sebepler ve tabiat yaratmadıysa, kendi kendine de oluşmadıysa, kim yaratmıştır?

          Dördüncü olarak ALLAH yaratmıştır demek zorunda kalacağız. Çünkü başkaca bir iddia ortaya atmak mümkün değildir.


          1. SEBEPLER YARATICI OLABİLİR Mİ?
          Eşya ve varlıkların meydana gelmesini, oluşmasını, ya da var olmasını sebeplerle açıklayanlara bakalım önce. Ne diyorlar? "Herşeyi sebepler meydana getiriyor, yani yaratıyor" diyorlar. Mesela yağmur... Kim yaratıyor yağmuru? Bunu sebeplere bağlayanlar şöyle diyorlar:
          "Denizlerdeki, göllerdeki su sıcaktan buharlaşıyor. Yükseklerdeki soğuk havaya dokununca da tekrar yağmur olarak aşağıya iniyor. Yani yağmuru meydana getiren sebeplerdir. Nedir burada sebepler? Önce sıcak hava. Sonra da soğuk hava. İşte bu başlıca iki sebep yağmuru oluşturuyor".

          Yağmurun bu şekilde yaratıldığı doğru. Ancak bu bilgi, yağmurun meydana getirilişinin nasıl olduğunu açıklayamaya yarar. Nasıl olduğunun bilinmesi ise, kimin tarafından yaratıldığının cevabı değildir.
Bazı olaylar , eşya ve varlıklar bazı sebeplerle olmakta. Fakat bu oluşmayı sebepler bilerek hazırlamış değildir. Sebepleri birtakım özelliklerle yaratan, hazırlayan ve gerekli şekilde de sıralayan bir güç ve bilgi sahibine ihtiyaç vardır.

         Mesela sıcaklık olmasaydı, yağmur olur muydu? Diyelim ki sıcaklık var da, suyun buharlaşma kabiliyeti yoktur. Bu durumda da yağmur olmayacaktı. Ya da, yukarılarda soğuk hava tabakası olmasaydı...
Öyleyse bütün bu sebepler kendi kendilerine anlaşıp nasıl gerekli şekilde sıralanmışlardır. Yoksa akılsız ve bilgisiz sebepler aralarında anlaşma mı yaptılar? Aman hepimiz sırayla görevimizi yapalım da insanlar, bitkiler, hayvanlar susuz kalmasınlar. Çünkü bize çok ihtiyaçları var diye mi düşündüler?

         Demek ki, suyu buharlaştırıp kara, yağmura ve doluya dönüşme kabiliyeti veren biri var. O kabiliyeti kim verdi ise, sıcak ve soğuk havaları da görevlerini yapmak üzere birbiri arkasına sıralayan O'dur.

        Şimdi düşünelim, bir elma sebeplerin yarattığı bir meyve olabilir mi? Elma ağacı, elma fabrikasıdır. Peki ağaç neye muhtaçtır? Toprağa topraktaki onu besleyen gıdalara. Güneşe, bilhassa suya... Bütün bu sebepler bir araya gelecek ki bu elma var olsun. Peki şimdi, elmayı yaratan bu sebepler midir?

       Ağaç bilgisiz, akılsız. Toprak bilgisiz, elmanın farkında bile değil. Elmayı besleyen diğer maddeler, sebepler bilgisiz ve şuursuz. Bunca bilgisiz, akılsız, şuursuz sebepler nasıl olur da bir araya gelip, anlaşıp birlikte elmayı yaratırlar? Yaratabilirler mi?

       
Bir elmanın yaratılması için dünyaya, güneşe, suya ihtiyaç var.

Demek ki güneş sistemini yaratandır, elmayı da yaratan...

Bütün varlık âlemi, aynı kudretin eseridir.

       

          Acaba yaratılış açısından bir elma mı, yoksa bir hayvan mı daha kıymetlidir, sanatlıdır? Bir hayvan mı, yoksa bir insan mı daha üstündür? Elbette hayvanlar bitkilerden, insanlar da hayvanlardan daha üstün yaratılmışlardır.

          Bir elmayı ya da yağmuru yaratmaktan aciz olan kör, sağır, bilgisiz sebepler acaba canlı hayvanları, ondan da öte insanları yaratabilir mi?

          Sebepler hayvanları ve insanları yaratsalardı, önce kendilerini onlardan da yüksek birer canlı olarak yaratırlardı. Yaratıcı olan sebepler kendilerini akılsız, kör ve sağır bırakacaklar, yarattıklarından bazılarına da kendilerinde bile olmayan değerli özellikleri verecekler. Bu imkansız ve gülünç bir şeydir...
Bir ilaç Fabrikası...Büyük bir laboratuvar..uzun masaların, tezgahların üzerinde yüzlerce şişe ve kavanoz dizilmiş...Her birinin içinde ayrı ayrı ve çeşit çeşit ilaç maddeleri bulunuyor. Bu ayrı ham maddelerden belli ölçülerde alınarak bir romatizma ilacı yapılacaktır. Siz orada çalışan bir eczacıya soruyorsunuz:
- İlacı nasıl yapıyorsunuz?
- İlaçları biz yapmıyoruz. Bu tezgahın üzerinde bulunan gerekli maddelerin kavanozları, şişeleri esen bir fırtına sebebiyle devriliyor. Her birinden gerekli ölçüde akıp birbirine karışıyor. Böylece romatizma ilacı meydana geliyor. Yani onu bir takım sebepler meydana getiriyor. Bu cevaba inanır mısınız?

         O şekilde ilaç olmaz, olamaz. Söylenilen sebeplerin hepside akılsız, kör ve sağır sebeplerdir. Dolayısiyle de akıllıca iş yapmaları hele de ilaç yapmaları hiç mümkün değildir. Cansız madde olan romatizma ilacı bile maddi sebeplerle meydana gelemiyor, olamıyor. Öyleyse canlıların ve hele de insanların rastgele sebeplerle oluşması büsbütün imkansızdır. Ama bu işin bir başka imkansızlığı daha var. Hadi diyelim ki sebepler işin maddi tarafını, yani gözle görülen, elle tutulan tarafını meydana getirdiler. Bir de işin manevi tarafı yok mudur? Mesela insanın şekil ve maddesinden başka bir de manevi varlığı ve ruhu var. Maddi sebepler ellerinin erişemeyeceği manevi varlıkları nasıl meydana getirecekler?

          Hangi açıdan bakarsak bakalım, bu dünyadaki maddi sebeplerin yaratıcı olmaları imkansızdır...

(Öğretmenin Not Defteri 1-2-3/ Vehbi Vakkasoğlu'nun kitaplarından alıntıdır...)


4 Şubat 2013 Pazartesi

Evrendeki Bütün Varlıklar Niçin Yuvarlak?!..





Yerler ile gökler, yıldızlar ile güneş, doğular, batılar...
Canlılar, cansızlar, bitkiler ile hayvanlar, zerreler ile evrenler...
Elektron, proton, her molekül, her atom...
Yuvarlağımsı dönmekte.
Evrendeki bütün varlıklar yuvarlağımsı dönmekte;
Su - toprak, gece - gündüz, sabah - akşam, saat, mevsimler...
Herşey durgun bir düzen içinde, sürekli bir değişimde, tümden devinimde...
Sonsuz bir devinim, sürekli aramada, birşeyi aramada, döne döne bir şeyin çevresinde;
Tam ortada bir Güneş, çevresinde yıldızlar dönmekte...
Tam ortada bir Kabe, çevresinde tavaf edenler dönmekte...

***

Bir sayfanın üzerine "bir" sayısını yaz.
Gücün yettiğince, birin önüne sıfır koy...
Sayabildiğin,
"Bir"in önüne sıfır yazabildiğin yere değin...
Yerlerin, göklerin,
Görünenlerin, görülmeyenlerin,
Açık olsun, gizli olsun
Evrendeki bütün varlığın sayısı;
"Bir" önünde -sonsuz sayıda- sıfırdır. 
Sıfırlar; hiçtir, boştur, anlamsızdır, yoktur... Ancak "bir" sayıdır.
Sıfır; içi boş bir dairedir. Dönüyor, sonu başına ulaşıyor...
Boşluktan, hiçlikten, yalnızlıktan kurtulmak için "bir" ile beraber olur...

***

Sende kapanırsan, daire gibi... Sıfır gibi;
Kendin için yaşadığında,
Yalnız kendin için olmak istediğinde, 
Yaşamın eksik bir çizgi gibi
Senin çevrende döner,
Durulur, kokuşursun...
Oysa, yalnız "Bir" için olmak istersen, 
Boşluktan, yalnızlıktan kurtulursun,
"Bir"le birlikte olursun...
Yaşamın dikey bir çizgi gibi yükselir,
Gururlu yüksek bir doruk gibi,
Kalkarsın, dimdik durursun,
Sıfırların içinde, 
"Bir" gibi.
Evet, 
Ancak "bir" sayıdır.
Dünya, dünyadaki her şey, her şeyin devinimi sadece "Allah" ile değerlenir. Yoksa yığınla sıfırdır. Al birini çarp ötekine, al birini kat diğerine yine sıfırdır yine sıfır...

***

Yemek- içmek, gezmek eğlenmek tozmak, alışveriş,
Eş, para, çocuk,
Mal - mülk, diploma - kariyer,
Ve daha nicesine sahip olmaya rağmen,
Diyorsan; 
"Hala canım sıkılıyor, her şeyden mutsuzum,
Niye sanki yaşıyorum ki?
Hayatımın hiç bir anlamı yok!.."
Orda dur... 
Anahtar cümle; "hayatın anlamı yok!"

***

Bir vardır, bir yoktur...
"Allah" vardır, "Allah"tan başka hiç bir şey yoktur, hiç kimse yoktur!..
Değer demek, anlam demek;
Allah demektir!..


1 Şubat 2013 Cuma

Siyer-i Nebi Ders Notları - 17 (İsrailoğullarının Dâvûd A.s'a Attıkları İftiralar ve Dâvûd A.s'ın Kur'an'da Bahsedilen Karakteri)


Üçüncü Kıssa;
Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani onlar mihraba (Davud'un bulunduğu yere girmek için) yüksek duvardan tırmanmışlardı. (38 / SÂD - 21)

Davud(un yanın)a girdiklerinde, o, onlardan ürkmüştü; onlar dediler ki: «Korkma, iki davacıyız, birimiz diğerimize haksızlıkta bulundu. Şimdi sen aramızda hak ile hükmet, kararında zulme sapma ve bizi doğru yolun ortasına yöneltip ilet.»(38 / SÂD - 22)

«Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen «Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat» dedi ve bana konuşma (tarzın)da üstün geldi.»(38 / SÂD - 23)

(Davud) Dedi ki: «Andolsun senin koyununu, kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir. Doğrusu, (emek ve mali güçlerini) birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler; ancak iman edip de salih amellerde bulunanlar başka. Onlar da ne kadar azdır.» Davud, gerçekten bizim onu denemeden geçirdiğimizi sandı, böylece Rabbinden bağışlanma diledi ve rükû ederek yere kapandı ve (bize gönülden) yönelip döndü.(38 / SÂD - 24)

Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.(38 / SÂD - 25)

          Bu tefsir âlimlerinin çok zorlandığı bir konudur. Çünkü konu çok kapalıdır. Kim gelmiş, kim gitmiş, Dâvûd a.s niye mağfiret dilemiş, ne yaptı ki? vs... İsrailiyattan gelen de bir çok rivayet vardır.

          Dâvûd a.s, hem hükümdar hem de Peygamber, dolayısıyla çok düşmanı olabilir. Bu sebeple Dâvûd a.s, yüksek duvarlarla korunan bir evde yaşıyor. Aynı zamanda burayı mahkeme olarakta kullanıyor. Yani orası hem evi, hem mahkeme salonu, hemde namaz kıldığı mescidi... Buranın giriş çıkışları görevlilerce korunuyor, girmek kolay değil.

          Rivayetlere göre; Bir gün Dâvûd a.s namaz kılarken - namaz kıldığı yer bu yapının en alt bölümünde imiş (Allah-u Alem) -, iki kişi duvarı tırmanarak Dâvûd a.s'ın namaz kıldığı yere iniyorlar. Dâvûd a.s, onları karşısında görünce şaşırıyor, korkuyor.Bekçiler onları içe­ri girmekten alıkoymak isteyince, bunlar da ibadet ettiği yerin duvarını aşa­rak yanına gitmişlerdi. Fakat mescitte, Dâvûd a.s': "Biz buraya mahkemeleşmek için geldik..."demeleri hadisesiyle, İsrailoğullarının iftiraları başlıyor.

          İsrailiyattan gelme İbn-i Kesir ve Kurtubi Tefsirlerinde bulunan rivayete göre; Gelen bu iki kişi melekti ve Dâvûd a.s'a yaptığı hatayı anlatmak için geldiler. Bunun sebebi ise İbn Abbas'ın naklettiği şu husustur: Dâvûd a.s içinden eğer ilâhi bir imtihana tabi tutulacak olursam, kendimi yanlışlıktan koruya­cağım, diye geçirmişti. Ona: "Sen sınanacaksın ve sınanacağın günü de bile­ceksin. Onun için tedbirini al," denildi. O da Zebur'u yanına alıp ibadet et­tiği yere girdi, yanına kimsenin girmemesini istedi. Zebur'u okumakta iken en güzel surette bir kuş geldi, onun önünde uçmaya başladı. Eliyle onu ya­kalamak istedi ve arkasından gitti. Kuş nihayet mihrabın aydınlanma deliği­ne kondu. Onu almak üzere ona yaklaşınca, yine kuş uçuverdi. Onu görmek için ileri uzanınca yıkanmakta olan bir kadını gördü. Kadın onu görünce vü­cudunu saçlarıyla örttü. -es-Süddî dedi ki: Kadın Davud'un kalbinde yer et­ti.- Bir rivayete göre; zina işledi.

         (Devamla) İbn Abbas dedi ki: Kocası Allah yolunda gazaya çıkmış, Oriya b. Hannan idi. Dâvûd gaza kumandanına kocasını tabutu taşıyanlar ara­sına katması için emir yazdı. Tabutu taşıyanlara ise yüce Allah ya zafer nasib ederdi yahut öldürülürlerdi. Oriya'yı kumandan tabutu taşıyanlar arası­na yerleştirdi ve öldürüldü. Kadının iddeti bitince Dâvûd ona talib oldu. Ka­dın da, eğer bir oğlu olursa, ondan sonra hükümdarlığa o geçecek, diye şart koştu ve buna dair de bir belge düzenledi. İsrailoğullarından da elli kişiyi bu­na şahit tuttu. Süleyman dünyaya gelip delikanlılık yaşına gelinceye iki me­lek duvarı aşıp namaz kıldığı yere gelinceye ve yüce Allah'ın kitabında an­lattığı durum meydana gelinceye kadar nefsi bir türlü karar kılmamıştı. Dâvûd a.s yüz hanım ile nikahlıydı!.. O kadının kocasının ise hanımı yoktu. Buna ithafen ayette; "doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen «Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat» dedi ve bana konuşma (tarzın)da üstün geldi.»"  Yüce Allah iki meleğin ibadet ettiği yerin duvarını tırmanma­sı ile ve dolaylı anlatım yolunu seçerek, temsili ifadelerle anlattıklarıyla bu hususa onun dikkatini çekmişti. Dâvûd a.s da hatasını anlayarak; " birleştirip katan (ortak)lardan çoğu, birbirlerine karşı tecavüz ederler" dedi. Bu yolla bu durumdan kendisine niçin si­tem edildiğini kavrayarak böyle bir yolu izlemekten vazgeçmesi, bu küçük günahı sebebiyle Rabbinden mağfiret dilemeye yönelmesi istenmişti.

          Peki İsrailoğulları niye bu iftirayı atıyorlar? Daha önce de belirttiğimiz gibi Hahamlar - din adamları-  Dini halka uyduruyorlar. Zina edenlerin mabedlerden -ibadet yerlerinden- uzaklaşmamaları, kendilerine gelen para akışının kesilmemesi için zinayı meşrulaştırarak; "bakın Peygamber  olduğu halde Dâvûd'da yapıyor, siz yapmışsınız çok mu?" diye halka örnek sunabilmek için iftira atıyorlar.

         Bu kıssanın aslı nasıl olabilir, neden mağfiret dilemiştir? Yine rivayetlere göre; Hatırlarsak düşmanlarından korunmak için yüksek duvarlı bir kalede yaşıyordu. Yanına davacıların geldikleri vaktin dı­şında, Dâvûd a.s 'ın ibadet ettiği, geceleyin gelmişlerdi. İzinsiz yanına girdiklerinden dolayı korktuğu da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre onlar duvarı tırmanıp yanına geldik­leri, kapıdan gelmedikleri için korkmuştu. Onun korktuğundan nasıl sözedilebilir diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Kendisinden önceki peygamber­lerin yolu da bu idi. Ondan önce gelen peygamberler öldürülmekten, eziye­te uğratılmaktan yana kendilerine güvenlik (teminat) verilmemişti. Ve ayeti kerimenin devamına baktığımızda; "Bu benim kardeşimdir, doksan dokuz koyunu vardır, benimse bir tek koyunum var. Buna rağmen «Onu da benim payıma (koyunlarıma) kat." Dâvûd a.s bu kardeşin konuşmasından sonra diğer kardeşi dinlemeden; "kendi koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiştir ". Dâvûd a.s, tek tarafı dinleyip direk ithamda bulunduğu için mağfiret dilemiş olabilir. Çünkü hakimin her iki tarafıda dinlemesi gerekirdi. (Allah-u Alem- Allah bilir)... Ama biliyoruz ki, zinadan dolayı mağfiret dilemez!..

         Ayetin devamında ne diyor Mevla: Böylece onu bağışladık. Şüphesiz onun bizim katımızda gerçekten bir yakınlığı ve varılacak güzel bir yeri vardır.(38 / SÂD - 25)

        Kur'an'da ki  Dâvûd Peygamberin kişiliğinden, karakterinden ise şöyle bahsedilir;
Onların söylemekte olduklarına karşı sabret ve bizim güç sahibi kulumuz Davud'u hatırla; 

        Bu ifade Rasulullah s.a.v. için. Allah azze ve celle diyor: Dâvûd'a neler söylenmedi ki bak, sende onun gibi sabret!..

çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah'a) yönelip dönen biriydi. (38 / SÂD - 17 )

Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah onlar kendisiyle birlikte (Allah'ı) tesbih ederlerdi.  (38 / SÂD - 18)  

Ve toplanıp gelen kuşları da. Hepsi de onunla (Allah'ı tesbih etmede uyum içinde) yönelip dönmekte olanlar idi. (38 / SÂD - 19 )

Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik. (38 / SÂD - 20 )

         Dâvûd a.s'a Peygamberlik haricinde verilmiş olan 7 ilim/hikmet vardır.
1. Demiri işleyip zırh yapardı. Ve sizin için ona, zorlu savaşınızda sizi korusun diye, '(madeni) giyim sanatını' öğrettik. Buna rağmen siz şükredenler misiniz? (21 / ENBİYÂ - 80) 

Andolsun, biz Davud'a tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. «Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin» (dedik) ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık. (34 / SEBE - 10)

«Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok; ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten ben, sizin yapmakta olduklarınızı görenim» (diye vahyettik). (34 / SEBE - 11 ) "Onun için demiri yumuşattık" ifadesi açıklanırken birçok tefsirde, Allah'ın lütfuyla demirin Hz. Davud'un elinde -ateşte eritmeksizin- mum veya çamur gibi oluverdiği ve çekiç gibi âletler kullanma ihtiyacı duymadan demire istediği biçimi verebildiği belirtilir.( Taberî, İbn Atıyye, Râzî, ilgili ayetlerin tefsiri)

         Hz. Dâvûd, demircilerin pîridir ve bu sanatını daha çok, son derece saygın olan insan kanının akıtılmasını önlemek için zırh yapımında kullanmıştır. Zaten Enbiyâ suresindeki ayette geçen “zırh yapmayı öğrettik ki savaş darbelerinden sizi korusun” anlamındaki ifadede, zırh yapmayı öğretmenin hikmetinin, insanın yine insana karşı korunması olduğu açıklanmıştır.

         Çalışmak, elinin emeğini ve alın terinin karşılığını yemek İslâm’da önemli bir yer işgal eder. Dâvûd as kimseye yük olmadan kendi kazancı ile geçimini temin eden mâhir bir sanatkâr idi. Rasulullah s.a.v da bu hususta şöyle buyurmuştur; “İnsanın yediğinin en güzeli kendi kazandığıdır. Allah’ın nebîsi Dâvûd kendi elinin emeğinden başkasını yemezdi” (Buhârî, Büyû’ 15) 

         2. Dağlar ve Kuşların Onunla Beraber Allah’ı Tesbih Etmesi:  Allah dağları ve kuşları Hz. Dâvûd’un buyruğuna vermiş, onlar da akşam sabah onun tesbihine katılmışlardır (Enbiyâ, 21/79; Sebe’, 34/10; Sâd, 38/18-19).

         Dâvûd’un sesi hem çok gür hem de çok güzeldi. Âişe ve Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin sesini işittiğinde, “Ebû Mûsâ’ya Dâvûd’un Mezâmir’inden verilmiştir.” (Ahmed bin Hanbel, II/354) 
    
         Ebû Mûsa’nın naklettiği bir başka rivâyette de, “Ey Ebû Mûsâ! Sana Âl-i Dâvûd’un Mezâmir’inden bir mizmar verilmiştir.” (Buhârî, Fezâilu’l-Kur’an 31) demiştir. 

        Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadise göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Dâvûd’a kıraat kolaylaştırılmıştır. O bineğinin hazırlanmasını emreder ve daha bineği hazırlanmadan Zebûr’u okurdu. Ayrıca o, yalnız kendi el emeğini yerdi.” (Buhârî, Enbiyâ 37; Tefsîr 17/6) Davud-i Ses tabiri de,  Dâvûd a.s'a ithafen söylenmiştir. Allah Teâlâ, Dâvûd a.s’a eliyle demiri eritip işleme özelliği ihsân ettiği gibi, sesiyle de demir gibi kalpleri eritip yumuşatma mûcizesini mazhar kılmıştır.

       3. Savm-ı Dâvûd (Dâvûd'un Orucu): Gün aşırı oruç tutmak, yani bir gün oruç tutup ertesi gün tutmamak, Peygamberimiz tarafından “Savm-ı Dâvûd” olarak nitelenmiş ve bu şekilde oruç tutmanın fazîletli olduğu ifâde edilmiştir. Peygamberimiz bu şekildeki oruç hakkında “En fazîletli oruç, Dâvud’un tuttuğu oruçtur; o bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı” demiştir. Sahâbeden Abdullah bin Amr, “Ben daha fazlasını tutabilirim” deyince, Peygamberimiz bunun fazîletli bir şekil olduğunu ve daha fazlasını tutmaya çalışmamayı tavsiye etmiştir (Müslim, Sıyâm 187-192).  Bu bakımdan gün aşırı oruç tutmak, en fazîletli nâfile oruç olarak değerlendirilmiştir.

         Hz. Peygamber de onun namazını ve orucunu şu şekilde övmüştür: “Allah’ın en sevdiği namaz Dâvûd’un namazı, en sevdiği oruç, yine Dâvûd’un orucudur.” (Buhârî, Teheccüd 7)Yaşadığı sürece gündüzleri oruç tutacağını, geceleri namaz kılacağını ifâde eden Abdullah bin Amr’a Rasûl-i Ekrem, her ay üç gün oruç tutmasını söylemiş, bunu az görmesi üzerine bir gün oruç tutup iki gün tutmamasını tavsiye etmiş, bunu da kabul etmeyince, “Bir gün tut, bir gün tutma. Bu Dâvûd’un orucudur ve oruçların en fazîletlisidir; ondan daha fazîletli oruç yoktur” (Buhârî, Savm 55-57, 59, Enbiyâ 37, Fezâilu’l-Kur’an 34, Edeb 84, İsti’zân 38) demiştir. Öte yandan Hz. Peygamber, Dâvûd (as)’un her gecenin yarısında uyuduğunu, üçte birinde namaz kıldığını, gecenin kalan kısmının altıda birinde yine uyuduğunu haber vermiştir. (Buhârî, Teheccüd 7, Enbiyâ 38) 

        4.Kendisine Zebûr Verilmiştir: Kur’ân-ı Kerim Hz. Dâvûd’a Zebur’un verildiğini bildirip (Nisâ, 4/163; İsrâ, 17/55), muhtevâsına kısaca temas etmekle birlikte (Enbiyâ, 21/105), ayrıntılı bilgi vermemektedir.

       5. Dâvud a.s, Yeryüzünde Halîfe Kılınmıştır: Dâvûd as yeryüzünde halîfe kılınmış, onun saltanatı güçlendirilmiş, adâletle hükmetmesi emredilmiştir.  «Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah'ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah'ın yolundan sapanlar, hesap gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azab vardır.» (38 / SÂD - 26) Onun döneminde İsrâiloğullarının tam anlamıyla yerleşik medeniyete geçip devleti güçlendirdikleri, Hz. Dâvûd’un gerek kendi evini, gerekse krallığın idaresini belli bir düzene koyduğu, ibâdetleri sistemleştirdiği, sürekli bir ordu kurduğu Kitab-ı Mukaddes’te ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Buna göre, Dâvûd (as) Allah'tan aldığı görevi sadâkatle yerine getirmiş, krallığına Allah'ın İbrâhim nesline vaad ettiği genişliği kazandırmış, onun hükümranlığı Fırat sâhillerinden Kızıldeniz kıyılarına kadar yayılmıştır (I. Samuel 8/3; I. Tarihler 18/3).

         Hz. Dâvûd gerçek bir devlet başkanı ve ehliyetli bir yöneticiydi. Kudüs’ü başşehir yapmak sûretiyle iktidarı merkezîleştirmiş, askerî teşkilâtını geliştirmiştir. Devleti yönetirken adâleti öncelikle kendisi icrâ ediyor, dâvâlara bizzat bakıyordu (II. Samuel, 8/15; 14/4-22; 15/2-6; I. Tarihler, 18/14; bk  TDV İslâm Ansiklopedisi, Davud aleyhisselam md.) 

          6. Fasl-ı Hitap Verilmiştir:  "Onun hükümranlığını kuvvetlendirmiş, ona hikmet ve fasl-ı hitap/açık, güzel konuşma vermiştik." (Sâd, 38/20).  Dâvûd a.s’a hikmetle beraber “fasl-ı hitap” yani, anlaşmazlıkları kesin ve âdil ölçülerle çözme, her maksadı sözle açıklama yeteneği (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 15/107) de bağışlandı. O, bu yetenekle kendisine gelen dâvâları çözüme kavuşturuyor, mülkünde adâleti sağlıyordu. Hikmet, hakka/gerçeğe uygun bilgi demektir. Fasl-ı hitap da: Hatıra gelen düşünceleri açıklama yeteneğidir. Güzel konuşma, işlerin içyüzünü anlama, dâvâları adâletle, iknâ edici bir üslûpla çözüme kavuşturma anlamları da vardır. Dâvûd as'ın özelliklerinden birinin de güzel konuşma yeteneğinin olması, insanların arasında çıkan olayları, anlaşmazlıkları güzel çözüme bağlamasıdır.

         7.Dâvûd a.s'ın ailesine verilen nimetler ve şükür; «Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.»  Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. (34 / SEBE - 13)

«Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamdolsun» (27 / NEML - 15)

          Ya Rabbi! Bize iman bahşettin, imanın içinde katmerli olarak bizi şirkten çıkarttın, bize tevhid bahşettin, bizi mü'min kullarının bir kısmına göre üstün kıl, bize bu şekilde dua etmeyi nasip ettiğin için Sana hamdolsun... (Âmin...)

         Şükür, nimetin sahibini bilmektir. Bir bardak su içilince Elhamdulillah demek sadece dilin şükrüdür. Aklın şükrü: Bu nimeti bana Allah ihsan eyledi bunu biliyorum, iman ediyorum, demekle de şükür gerçekleşmez.  Organların da şükrü gerekir. Kalble, akılla, dille sahibini biliyoruz ya, organlarda itaat etmedikçe şükür gereğince yerine getirilemez... Şükür üç şekilde gerçekleşir; birincisi, nimeti vereni bilmek, bunu herkes biliyor çünkü kendileri yapamadıkları için mecburi oluyor bir nevi.  İkincisi: dil hamdetmeli. Üçüncüsü: nimeti verenin makâmını, yüceliğini bilip - tanıyıp, emirlerine itaat etmekle gerçekleşir. Şükür ilk olarak ta İman ile başlar. Nedir İman? Dil ile ikrar(söylemek), kalp ile tastik (kalbin bunu hissetmek) ve azalar ile âmel etmektir...

         Annem beni doğurmuş sağolsun o kadar emek vermiş beslemiş büyütmüş. Fakat benim iyiliğim için koyduğu kurallara ben uymuyorum, ama her yerde ilan edeyim "ben annemi çok seviyorum". Annem buna inanır mı? İnanmaz. "Seviyosan yavrum bir göster de inanayım" der.

         Bir kul; yediren, içiren, doyuran, organlarını çalıştıran, çocuk veren vs. vs. bu kadar hayati unsurlarını elinde bulunduran bir otoriteye saygısızlık ediyorsa, hayatında ki en büyük saygısızlığı yapıyor demektir. Diğer aciz kullara saygı göstermesinin hiç bir anlamı yoktur. Bu nankörlüktür... Nankörlükten Allah'a sığınırız...