17 Ocak 2013 Perşembe

Ümmet Bilinci Konferansı (16.01.13)


 Ramazan kayan Hocanın, Ümmet Bilinci Konferansı:
          Bireyselleşmenin, bencilleşmenin,  dünyevileşmenin, duyarsızlaşmanın, alabildiğine yaygınlaştığı bir zaman diliminde Ümmet bilinci, kardeşlik ruhu, oldukça önem arz ediyor. Bu bakımdan, bu yönüyle kendimizi değiştirmemiz, geliştirmemiz, hazırlamamız, ciddi tedbirler üzerinde olmamız gerekiyor ve ciddi bir zaruret arz ediyor. 

          Liberalizmle birlikte, modernizmle birlikte, içine kapanma, müşterek bir bilinci terk etmek, kendini merkeze alarak bir hulus anlayışını sürdürme felaketi diyeceğim, hızla etkinlik gösterebiliyor ve bunun uzun vadede İslami kimlik üzerinde ki olumsuz etkilerini görmekteyiz, bunun üzerinde çok ciddi anlamda yoğunlaşmamız gerekiyor.

          Ulus Devlet anlayışı, Ümmet gerçeğini 150 yıldır ciddi anlamda tahrip etti. Ulus Devlet anlayışıyla birlikte milliyetçi akımlar, kavmiyetçi algılar, İslamın bünyesini, kardeşlik duvarını, korkunç bir şekilde aşındırdığına şahitlik etmekteyiz. Ama Hamdolsun tüm olumsuzluklara rağmen, Tevhidi bir bilinç ile İslami kimliğini netleştirme, koruma noktasında müslümanların çabaları da güzel sonuçlar vermeye başladı. Hamdolsun, tüm olumsuzluklara emperyalistlerin kültürüne, egemen güçlerin nifak, şer ve şirretlerine rağmen İslamı özgün bir şekilde kavramak ve öze dönüş dediğimiz fıtrata dönüş, güzel neticeler veriyor. Fakat bunun yaygınlaşması gerekiyor, toplumlaşması icab ediyor. Birazda bizim bunun üzerinde yoğunlaşmamız lazım. Ve hamdolsun, şuan İslam dünyasında esen rüzgarlar Ulus Devletlerinde miadını doldurduğunu bizlere haber veriyor. Tunus'ta, Libya'da, Mısır'da, Yemen'de, Suriye'de ki dalgalanmalarda artık gittikçe inisiyatif Müslümanalrın eline geçtiğine şahitlik etmekteyiz. İnşeAllah bunlar cemaatleşme aşamasından, devletleşme aşamasına da - ümit ederiz ki- Müslümanlar ağırlıklı bir şekilde geçiş yapabilirler ve ümmetin içine düştüğü parçalanmışlıktan, dağınıklıktan kurtulmanın yeni bir fırsatını da böylece yakalamış oluruz diye ümit ediyoruz. 

          Genel perspektiften önce, öze inmemiz gereklidir. Yani bu ruhu, bu bilinci, bu durumu içselleştirmemiz lazım. Kendi zihin dünyamıza, iç dünyamızda ümmet gerçeğini, kardeşlik olgusunu, cemaat vurgusunu iyice özümsediğimiz zaman, inşeAllah bunun Ümmete yansıması olacaktır. Dağınıklıktan, yozlaşmadan, parçalanmışlıktan kurtulup çok daha derinlikli, nitelikli bir seviyeyi, bir düzeyi yakalayabileceğimizi umut ediyorum. Şuan var olan Müslümanların daha etkin, daha nitelikli, daha belirleyici olabilmeleri için bizim kendi aramızda neye dikkat etmemiz gerekiyor, neler öncelik arz ediyor?

          Yani Ümmet sağlam bireylerden oluşursa sağlam bir Ümmet olur. Çürük fertlerden, hastalıklı bireylerden oluşan bir cemaat, oluşan bir yapı, oluşan bir Ümmet hastalıklı olacaktır. Biz İslami sorumluluklarımızla ne kadar güçlü, derinlikli, nitelikli, zenginlikli olabilir isek, bizden oluşacak hareketlerde, yapılarda, mücadelelerde o nispette -inşeAllah-  etkin ve sürükleyici, öncü ve özne olabilme imkanına elde etmiş olacağız. 

          Bugün var olan Müslümanların kendi  aralarındaki ilişkileri nasıl görülüyor? Tevhidi bir bilinci yakaladıktan sonra kardeşlik hukukunu ve Ümmet perspektifini, evrensel İslamî diriliş ve direniş ruhunu sürdürmedeki başarı seviyemiz nedir? 

          Yeryüzünde emperyalizme karşı, sömürgeci güçlere karşı, yerli tağutî rejimlere karşı onurlu bir duruşu, mücadeleyi sürdürmek için, önce bizim kendi iç dünyamızdaki sorunlarımızı halletmemiz lazım. Mücadelemizi daha etkin ve yaygın devam etmesini istiyor isek "5 G" formulünü hayata geçirebilirsek -İnşeAllah- önümüz açılacaktır. Hedefe daha yakınlaşacağız ve zorlukların üstesinden geleceğiz. Geleceğimizi inşaa etmek, geleceği kurtarmak, gençliğin elinden tutmak için, daha aktif, daha aksiyonel bir şekilde, İslami mücadelede yerimizi almış olacağız...

"5 G" Formülü;
          1. Güven - Güvenlilik; Eğer İslam adına şu dünyada bir şey yapacaksak, insanlığa bir mesaj sunacaksak, bir misyonumuz olacaksa ilk sermayemiz güvendir. Hz. Muhammed s.a.v ki, cahiliyye toplumuna geldiği zaman en büyük sermayesi El- Emin olması idi. Mücadelesini onun üzerine bina ediyordu. Her türlü eleştiriyi yapıyorlardı ama kimse onun eminliğiyle ilgili en küçük olumsuz bir görüş beyan edemiyordu. Bakıyoruz ki, mücadelenin en önemli dinamiği, ilk damarı eminliktir. Güven vermektir, güvenilir olmaktır. Şayet bizde de şu toplumda, bir şey yapacaksak önce bu soruyu kendimize soralım; "Benim toplum içerisinde ki güvenilirliğim nedir, itibarım nedir, saygınlığım nedir, ağırlığım nedir?" Dostlarınız yolda kalsın, düşmanlarınız size güveniyor mu, güvenmiyor mu? Bu adam, dürüsttür, sağlamdır, aleyhine de olsa asla yalan söylemez, asla ihanet etmez diye bir kabul edilebilir yönümüz var mı, yok mu? bunu araştırmak lazım. 

          Yaşadığımız dünya güven sorunu yaşıyor. Dünyadaki en büyük sorun güvensizlik sorunu, barış sorunu, özgürlük sorunu, onur sorunu. Dünyada güven kalmayınca anlaşmazlıkların önüne nasıl geçilecektir? Ailede güven kalmayınca eşleri nasıl bir arada tutacaksın? Ortaklar arasında güven yoksa, o ortaklık nasıl sürdürülecek? Cemaat arasında güvensizlik sorunu baş göstermişse o cemaat nasıl faaliyet gösterecek, nasıl mücadele edecek? 
Bizi bir arada tutan, birbirimize olan güvenimizdir. Bu biterse bizde bittik demektir, mücadele de bitti demektir. O halde güvenle yola çıkacağız, güven veren olacağız. İman etmek demek, imanın kelime anlamı, eminden gelir. Güvenin merkezi ve adresi olmaktır. Mü'min demek aynı zamanda kendisine güvenilen insan demektir. Kelime anlamına girdiğimiz zaman bu karşımıza çıkar. İlmimiz yetersiz olabilir, kültürümüz zayıf olabilir, amelimiz de az olabilir ama eğer güveniniz varsa, o güvenle birçok açığınızı kapatabilirsiniz. Bir çok yüreği fethedebiliriz, bir çok zorlukları aşabiliriz. 

          Fakat bu güveni kazanabilmekte kolay değildir. Bencil kişiye insanlar neden güvensin ki? Cimri kişilere toplum neden güvensin ki? Kendi egonusu düşünen, enaniyetçi, hasetçi, kinci kişilere insanlar ne diye güvensin ki? Önce dürüst olmak lazım, sağlam olmak lazım, sadık olmak lazım, salih olmak lazım... Attığımız her adımda insanlara güven vermek lazım. Fakat malesef bugün Müslüman toplumunda bir güven sorunu yaşanıyor. Güven krizi yaşanıyor. Diğer krizler önemli değil. Fikir krizlerini aşabiliriz, düşünsel sorunları aşmak kolaydır ama aramızda bir güven bunalımı oluşmuşsa bulunduğumuz ortamda ne bereket kalır, nede davetimize -  mücadelemizde hayır ve bereket kalır. İnsanlara mesaj vermeden önce güven verin. İnsanlara davetinizden önce dürüstlüğünüz ulaşsın, ahlâkınız ulaşsın, erdeminiz ulaşsın, adaletiniz ulaşsın, cömertliğiniz ulaşsın, mertliğiniz ulaşsın. Sesiniz gitmeden önce iyiliğiniz ulaşsın. Herkesle konuşmak zorunda değilsiniz. Davetçi; konuşan değil, konuşulan insandır! Toplumunuz, komşularınız, akrabalarınız sizin dürüstlüğünüzü konuşsunlar. Erdeminizi, iffetinizi, ahlâkınızı konuşsunlar. Evlerde sizlerden bahsedilsin, " ne iyi insan, ne güzel insan, ne onurlu insan," herkese siz ulaşmasanızda iyiliğiniz ulaşsın... Sadece Müslümanlara değil! Herkese... 

           Hz. Ebu Bekir Mekke'de, bir gün geliyor sürgün ediyorlar. Ama Hz. Ebu Bekir Medine'ye hicret ettikten sonra arkasından Mekkeli müşrikler şöyle konuşuyorlardı; "Ebu Bekir'siz bir Mekke eksiktir... Ebu Bekir'in boşluğunu kim dolduracak. Ebu Bekir gitti ikinci bir Ebu Bekir yok" diyorlar. Çünkü Ebu Bekir'in Mekke'de herkese iyiliği dokunmuştu. 

          Güven verebilmek için güven sahibi olabilmek için şunlarıda bünyemizde barındırmalıyız;
          a. Özgüven sahibi olmak. Karamsar, kötümser, hayata hiç olumlu - pozitif bakamayan, "hocam benden ne köy olur, ne kasaba"... Kendilerini katlettiklerinin farkında değiller. Ne demek, Allah sana halife diyecek, sen diyeceksin benden ne olur ne kasaba çıkar. İntihar değil midir bu? Bu tevazu değildir. İnsanın kendisini iptal etmesidir. Kendine yapabileceği en büyük kötülük, kendine yazık etmektir. Rabbim bizlere; siz halifesiniz, yeryüzünün varisleri sizsiniz. Yeryüzünün imamları, öncüleri sizsiniz. "Hocam bizden geçti artık, siz gençler söyleyin"... Yaşıyorsak bizden hiçbirşey geçmedi, geçemezde. Kendimize güvenmemiz lazım, özümüze dönmemiz lazım. Bardağın hep boş tarafını görmeyeceğiz. 

          Hiçbir ortamı beğenmiyor hiçbir kimseye uyum sağlamıyor, içine kapanmış, sıkıntılı, stresli. Bir yerde bir yanlışlık var. Bir dokun bin ah işit. Ne oldu ne başına geldi? Niye bu kadar nankörlük ediyorsun? Allah bu kadar güzel nimet vermiş, onları niye görmüyorsun? Hep eleştiri hep eleştiri... Kendini de bitiriyor, Müslümanları da bitiriyor. Oynamayacak gelin, yerim dar dermiş ya... Hep darlıktan şikayetçiler. Bu kendine zulmetmektir. Her Müslüman önce kendini keşfetmelidir. Kendindeki cevheri ortaya çıkaracak. 

          Her Müslüman kendisini inşaa etmelidir. Kendisinde var olan enerjiyi dışarı çıkaracak... Aksiyon... O zaman göreceksiniz tembel ve pasif insanlarda ne maharetler, ne hasletler çıkacak. Meziyet o zaman ortaya çıkacak. Ama kendini kilitlemişse bir adam, kapatmışsa ona yapacak bir şey yoktur. En büyük sorunlarımızdan biri iç dünyamızda kendimizle barışık değiliz. Kendisiyle barışık olmayan Müslüman, başarılı olamaz... Vesveseleri, korkuları atmak lazım. Kendine güvenmeyen Müslüman, vesveselere, korkularına yenik düşer. Evhamlardan kurtulamaz. Herkesten işkillenir. Hep kötü ihtimali düşünür, hiç iyi ihtimal düşünmez. 

          b. Birbirimize güvenmek. Müslüman kardeşine güvenmeyecekse kime güvenecek? Neden birbirimizde bahaneler, eksiklikler arıyoruz ki? Biz birbirimizin sicil amiri değiliz. Birbirlerinizle ilgili çetele tutmaya kalkışmayın. Kardeşlerinizle ilgili elinizde kalem değil silgi bulunsun. Elimizde o kadar çok dosya varki infaz etmeye heran hazırız. Günahkarda olsa Müslümana güvenmek lazım. Günahsız Müslüman var mı ki? Hani Hz. İsa a.s diyor ya; İlk taşı hiç günah işlemeyen atsın. Eğer birbirimize taş atacaksak, ilk taşı hiç günah işlemeyen atsın, kaç kişinin elinde taş olacak görelim? 

          Birbirimize güvenmek mecburiyetindeyiz. Yalnızsak hiçiz, bir aradaysak değerimize değer katarız, gücümüze güç katarız, ufkumuza ufuk katarız. Günahından, hatasından dolayı kardeşlerimizin üstünü çizmeyeceğiz. Onların defterini dürmiyeceğiz, iplerini pazara çıkarmayacağız. Allah Rasulu'nün hayatından bir örnek;
          Rasulullah s.a.v bir ordu hazırlıyor Medine'de, Mekke'yi fethetmet için. Ama hazırlığı gizliyor, askerî sır. Müşrikler duymasınlar gidip Mekke'yi fethedeceğiz. Allah Rasulu'nün çok güvendiği sahabelerden biri, bu hazırlığı bir mektuba yazıp,bir kadına veriyor ve Mekkeli müşrikelre git bu mektubu ulaştır diyor. Allah, bu olayı Rasulu'ne bildiriyor. Rasulullah iki kişiyi gönderiyor. Görevlendirilenler gidiyorlar denilen yerde kadını buluyorlar. Kadın inkar ediyor, ısrar üzerine mecbur kalıyor ve saç örgülerinin arasından mektubu çıkartıp veriyor. Mektub Rasulullah'a geliyor, açıp bakıyor. Mektubun altındaki imzayı görünce şaşırıyor. Hiç beklemediği bir isim var hemen çağırıyor. Mektubu yazana gösteriyor "sen mi yazdın diyince", boynunu büküyor. Hatib İbni Ebi Beltaa, çok seçkin güzide bir sahabî.  Hz. Ömer imzayı görünce; "Bırak Ya Rasulullah, şu münafığın boynunu vurayım". Belki kılıcı hak eden bir durum. Ama Allah Rasulu, musade etmiyor. "Ya Hatib neden bunu yaptın?" diyor. 
          Hatip; "Ben Kureyşlilerden değilim. Mekke'de ailemi koruyacak kimse yoktur. Ben bu mektubu yazmakla Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakmak ve böylece ailemin korunmasını sağlamak maksadıyla böyle yaptım. Yoksa bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için yapmış değilim. Vallahi ben, Allah ve Resulüne olan imanımda sabitim." diyor.
          Hz. Ömer hızını alamayarak;" Ey Allah'ın Rasulu, askeri sırları vererek ihanet edenin hakkı şu kılıçtır, müsade ette şunun boynunu vurayım". Allah Rasulu; "Ya Ömer, Hatib Bedir ehlindendir. Nerden biliyorsun, Allah'ın Bedir ashabının gelmiş geçmiş günahlarını affetmeyeceğini nerden biliyorsun?"diyor ve affediyor. Allah Rasulu, Hatib'i değerlendiriken son işlediği hata ile değerlendirmiyor, bütün hayatına göre değerlendiriyor. 
Sizlerde bir Müslümanı konuşacaksanız, yargılayacaksanız, suçlayacaksanız son işlediği kusur ile değil o ana kadar ki yaşamına, mucadelesine bakarak yaklaşın. Parçacı yaklaşmayın. Ahan düştü bir tekme de benden demeyin. Önemli olan düşmüşün elinden tutmak ve güvendiğinizi belirtin. Islah etmeye çalışın. Demek ki, ümmetinde- kardeşliğinde yürümesi için ıslahçı, affedici olmalıyız ve bunun içinde güvenmeliyiz. Nefsine uydu diye, güvensizlik noktasında değerlendirmemek lazım. Deki ben fikri olarak ayrıyım, güvenmiyorum deme!. Mezhebi farklı olabilir, okuduğu kaynak farklı olabilir, derneği, cemaati farklı olabilir, ülkesi, ırkı farklı olabilir ama bu farklılıkları güvensizlik olarak nitelemeyeceğiz. Taki ihanetini görünceye kadar. 

          c. Allah'a güvenmek. Eğer Allah ile güven sorunu yaşıyor isek, hayat kaydı demektir. İstikamet şaştı demektir, rayından çıktı demektir. Dilimle Allah'a güveniyorum demek yetmiyor. Fiili duruşumuzla bunu göstermeliyiz. 

          Allah'a güveniyorum diyor ama rızk korkusundan kurtulamıyor. Allah'a güveniyorum diyor ama ölğm korkusunu üzerinden atamıyor, vesveselerden kurtulamıyor. Bu nasıl güvendir? Allah hangi yarattığının rızkını vermemiş? 

          Allah'ın şanına yakışır bir şekilde güvenmek gerek. Allah'a muhtaç olduğumuzu ve ihtiyacımıza Allah'ın gidereceği noktasında Allah'a tam bir güven ile güvenmedikten sonra Allah ile aramızdaki mesafeyi kapatamayız. 
         
         İbrahim a.s, Allah'a güvenip ateşe yürüdüğü zaman, ateş onu yakmadı...

         Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve İsmail'i getirip ıssız vadiye bırakıyor. Bir kadın ve bir çocuk... Hz. Hacer validemiz soruyor: "Ey İbrahim bizi bırakıp nereye gidiyorsun?". Cevap yok. bir daha sordu yine cevap yok. Sonra soruyu değiştiriyor : " Ya İbrahim bunu sana Allah mı emretti?". olumlu cevaba karşılık sustu. Ağlamadı, sızlamadı, nerden başıma geldi bu? demedi. Sen nasıl bir erkeksin, bir kadını bir çocuğu çöle bırakıp nasıl gidersin? demedi. Allah'a güvendi. İsmail susuz kaldığında, Hacer hareket halinde. Sefa ile Merve arasında bir eylem başlatıyor. Allah, o kadının (Hacer validemizin) eylemini öylesine önemsiyor ki, kıyamete kadar Hacca ve Umre'ye gidecek olanlar ibadetinin ibadet olabilmesi, ancak o kadının adımlarını takip etmek mecburiyetindedir. 

         İsmail a.s, Allah'a güvenip boynunu bıçağa uzattığı zaman, bıçak kesmedi..

         Meryem Rabbine güvendiği zaman, İsa a.s'mı babasız bir şekilde dünyaya getirdiği zaman, Allah onu yanlız bırakmadı.Kurumuş hurma ağacı meyve verdi, ayağının altında sı fışkırmaya başladı.

         Musa'nın annesi Allah'a güvenipte Nil'in sularına bıraktığı zaman, Fravunun sarayında Allah onu yanlız bırakmadı, Asiye'nin korumasında Fravunun ocağında büyüttü. 

         Rasulullah s.a.v, Ebu Bekir ile Sevr Mağarasındayken; Allah'a güvenerek, "Üzülme! Allah bizimle beraberdir" dedi.  
Siz Allah'a güvendiğiniz oranda Allah sizinle beraberdir. Aklınıza, paranıza, diplomanıza, statünüze, çevrenize, cemaatinize, kabiliyetlerinize güveniyorsanız, Allah sizi bırakır ne haliniz varsa görün der... Güvenip bel bağladıklarınız sizi kurtarsın diyecektir...

         2. Gönüllülük - Gönüllü olmak: Eğer bu dava ve bu Ümmet için, bu kardeşlik için, bu cemaat için, mücadele için gönlümüzü ortaya koymakla, yüreğinizi ortaya koymakla, içtenlikle, tüm benliğinizle kendinizi bu işe mücadeleye vermezseniz, göstermelik olur. Gönüllülük yoksa şekilcilik vardır, göstermelik vardır, görünürlülük vardır. Allah'ın bizden istediği görünürlülük değil, gönüllülüktür. Görüntü çağında yaşıyoruz, gösteriş çağında yaşıyoruz. Gösteriş çağında gönül kayboluyor, kalp gidiyor, sadece akılla hareket ediliyor. Eğer aklın yanında kalp yoksa, akıl kalbin konturolünde değilse, kalp akıl bütünlüğü yoksa, akıl bizi duvardan duvara çarpar. Aklına güvenenlerin akidesini görmüyor değiliz. 

         Gönüllüğü sakın şöyle anlamayın; gönüllülük keyfi değildir, isteğe bağlı hareket etmek değildir. Bahsettiğimiz gönüllülük farklıdır. Kendini mecbur hissetmektir, kendini mes'ul hissetme, sorumlu hissetme, kendini yükümlü hissetmek anlamında gönüllülük. Yoksa halkın söylediği tarzda "Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya" şeklinde bir şey değildir kastettiğim. 
  
         İman eden herkes bu işte kendisini sorumlu hissedecek. Kalpten gelecek, inananarak, içtenlikle benimsiyecek, bu işte kendini görevlendirecek ki bu işte hayrı olsun. Bizlerse "nasılsa bu işin hocaları var, alimleri var, onlar varken bize sıra gelinceye kadar, zaten bir görev olsa beni bulurlar - ararlar -  teklif ederlerse yaparız elimizden geleni". Hayır!.. Bu hayırlarda yarıştır. Bizim öne çıkmamız gerekir, aktif olmamız lazım, sırayı başkasına vermememiz lazım, sonunda sevap var - Allah'ın rızası var. Nasıl beklersin? Deseler ki; " Markette , pazarda şu ucuzlamış. Aman kimse almadan bitmeden ben yetişeyim" diye koşarız. Ecir var bu işin sonunda - Allah'ın rızası var, "kardeşler varken ben gitmeyim" demeyeceğim benim ihtiyacım var. Sahabeden iki örnek verelim o zaman gönüllülük nasıl olur daha iyi anlaşılır.

         Uhud savaşı öncesinde;
         Rasulullah s.a.v., talimat veriyor. "Eli tutan herkes hazırlansın, müşriklerle savaşıcağız". Herkeste bir hareketlilik başlıyor. Bir evde de, bir babanın yedi oğlu var, yedisi birden hazırlanıyor. Yaşlı bir babaları var ve ayağı da topal. Oğullar bakıyor ki, baba da hazırlanıyor. "Baba ne oluyor, hayırdır?". " E duymadınız mı? Allah Rasulu, sefer emri çıkardı". "Sen yaşlısın, ayağında topal, sen bu işten muafsın. Geride bir yığın gelinin, torunların var. Onların başında sen dur". Baba dinlemiyor hala hazırlanıyor. Gidip Rasulullah'a diyorlar ki; " Ey Allah'ın Rasulu, babamızın hali bu, bizi dinlemiyor. Sen birşey söyle". Allah Rasulu, çağırıyor. Amr bin Cemuh'a, "yaşlı halin üzere senin savaşa katılmak gerekmiyor, sen evde kalsan, gelin ve torunlarına göz kulak olsan daha uygundur" diyor Rasulullah. Amr bin Cemuh, boynunu büküyor; "Ey Allah'ın Rasulu, n'olur beni bu seferden alıkoyma". Oğullarına da, döner şunu söyler; "Yavrularım, eğer başka bir iş, başka bir mesele olsaydı sizi dinlerdim. Ama şuan işin ucunda cennet var. Müsade edinde, şu topal ayaklarımla cennete gideyim. Niye bana engel oluyorsunuz?". Allah Rasulu: "bırakın, engel olmayın" der. Gönlünü, yüreğini ortaya koymuş, buna hangi hakla karşı konulur ki? O haliyle savaşa katılır ve akşam şehidler arasındadır. Allah Rasulu; "Amr topal ayağıyla sekteye sekteye cennete koştu". Allah'ın cennetini görüyorsanız; bahane değil, mazeret değil, gerekçe değil. Yüreğinizi - gönlünüzü ortaya koyup, gecenizi gündüzünüze katıp, Allah için ne yaparım diye çırpınmamız lazım. Yoksa hatır için bu işler yürümez. Birinin baskısından, rüzgârından dolayı, biri elimizden tutupta çektiği için bereket olmaz. 

        Yine Uhud savaşında şöyle bir olay yaşanıyor;
        Sahabenin zorda kaldığı, Allah Rasulu'nün dişini kaybettiği, kırıtik bir an. O sıra Allah Rasulu elindeki bir kılıç, sahabeye gösteriyor: "Bu kılıcın hakkını kim verecek?". Ebu Dücane ismindeki bir sahabe hemen öne atılıyor: "Ey Allah'ın Rasulu, o kılıcın hakkını ben vermek isterim". Rasulullah s.a.v. tekrar soruyor: "Bu kılıcın hakkını kim verecek?". Yine aynı kişi, Ebu Dücane: "Ben vereceğim". Rasulullah üçüncü kez sorar yine Ebu Dücane "Ben vereceğim o kılıcın hakkını" der. Allah Rasulu, kılıcı Ebu Dücane'ye teslim eder. Ebu Dücane sorar: "Ey Allah'ın Rasulu, bu kılıcın hakkı nedir?". "Bu kılıcın hakkı, bu kılıc kırılıncaya , parçalanıncaya kadar düşmanla savaşmaktır" der Rasulullah. Ebu Dücane gönüllü olarak kılıca sahip oldu. İşin ucunda ölümün olduğunu bile bile aldı. Başına kırmızı bir bandaj bağladı, düşman saflarına doğru hareket etmeye başladı. Gerilmiş heybetli heybetli yürüyordu. Allah Rasulu, Ebu Dücaneyi işaret ederek: "Şu yürüyüş varya, normal şartlarda Allah bu yürüyüşü sevmez. Kibirli ve gururlu. Ama şuan Allah ve Rasulu'nun sevdiği bir yürüyüştür". Düşmana karşı tüm heybetiyle yürüyor. İşte Ebu Dücane gibi gönüllü olmak. 

        3. Güçlülük - Güçlü olmak gerekir. Müslümanların güçlü olması lazımdır. Zayıf Müslümanları ezip geçerler. Eğer zayıfsanız, kimse sizin sözünüze itibar etmez. Mücadelenize de itibar etmez, emeğinize de saygı duymaz.
Her yönüyle güçlü olmalıdır, Müslüman. Hem imanımızla amelimiz güçlü olacak, ilmimiz güçlü olacak, ahlâkımız güçlü olacak, kültürümüz güçlü olacak, ekonomimizde güçlü olacak, bedenimizde güçlü olacak, yüremizde, ruhumuzda. Ticari gücümüz olacak, siyasi gücümüz olacak. Çünkü güçlü olmadığımız zaman sizi gırgıra alırlar, alay ederler, aşağılarlar. Boğarlar, size hayat hakkı tanımazlar. Haklı demezler. Zayıf yönümüzden tepemize binerler, yok ederler. Müslümanların gönüllü oldukları kadar güçlüde olmaları gerekir. Gücünüz olduğunda kabul etmese de saygı duyar, haddini bilir. İşte edepsizlere haddini bildirmek için, güçlü olmamız lazım. Malesef Müslümanlar zayıf düştükleri zaman başlarına neler geliyor, ibret almamız lazım. 

        Herkez kalemden anlamaz, herkes Kur'an'dan anlamaz. Bazılarının hakkından kılıç gelir. Kılıcı gösterince hizaya gelirler. Ama onda da bir şeye dikkaet edeceğiz. Kılıç, kalemin emrinde olacak. Kılıcı kendi ahline bırakırsan, gücü kendi haline bırakırsan, güç azgınlaştırır. Konturolsüz bir güce dönüşür, oda başımıza bela olur. Kuvvet, 

        Kur'an'ın emrinde olmalı. Kur'anı Kerimden bir ayet hatırlatayım. 
        Hz. Lut a.s'dan bahsediyor. Lut kavmi, çirkef bir kavimdir. Ahlâksız, homoseksuel bir kavimdir. Lut a.s ne kadar uğraşsada ıslah olmuyorlar. Bir gün Melekler, genç delikanlı olarak Lut a.s'a misafir oluyorlar. Lut kavminin gözü dönmüş gençleri bu misafirleri görüyorlar. Lur a.s'dan misafirleri istiyorlar. Lut a.s misafirlerin karşısında çok zor durumda kalıyor ve şunu şöylüyor;  «(Lût da:) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, yâhut sağlam bir kaleye sığınabilseydim!» (11 / HÛD - 80)

        Bugün İslam ile alay eden, Rasulullah s.a.v ile alay edenlere karşı keşke Ümmet-i Muhammed'in dağınık değil de, güçlü bir organizasyonu, gücü olsaydı o edepsizlikelri yapabilirler miydi? Gücümüzün olmadığını bildikleri için, yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını gördükleri için belli aralıklarla aynı çirkefliklerini tekrarlıyorlar. 
Mekke'de Müslümanlar 40 kişi olunca, Kâbe'ye yürüdüler. Ömer'in gücünü arkalarına alınca, ayaklarını yere vura vura yürüdüler Kâbe'ye. Acaba bugün o 40'ın karşılığı nedir diye düşünüyor muyuz? Medine'de 310 kişi oldukları zaman Bedir'e indiler. 

         Hz. Musa a.s'a, Allah "git Fravunu uyar". Musa a.s diyor ki; "Ya Rabbi, gitmesine giderim de karşıdaki Fravun. Bu işte kardeşim Harun'la sırtımı güçlendir, Harun'u bu işte bana destekçi gönder". Allah'da Harun'u, Musa'ya gönderiyor. Eğer bu zamanın Fravunlarına karşı gideceksek, mutlaka Harun'ları yanımıza alıpta gidelim. Harun'ları yok sayarak Fravunlara karşı etkili olamayız. Musa a.s, "Ben peygamberim, Allah'ın yardımıyla tek başına yaparım" demiyor. Harun'suz Fravunların yanında sözümüz etkili olmayacaktır. 

          4. Gayretlilik. Güçlü olabilirsiniz. Haklı olabilirsiniz, gönüllü olabilirsiniz ama gayret yoksa yapacak bir şeyde yoktur. Şuurlu Müslümanları nasıl gayrete getireceğiz? Kur'an'ı ezberlemiş, ilimlere vakıf olmuş, yıllarca diz çöküp ders almışlar ama ayağa kalkacak - harekete geçecek mecalleri yok. Mecalleri yok, umutları yok, ufukları yok. "Ne yapacam şimdi?" diyor. Bu Müslümanlarla hangi sorunu halledebilirsin ki? Hangi hedefe yürüye bilirsin ki? Bize gayret lazım. Kabiliyetli, yetenekli, birikimli, donanımlı olabilirsiniz ama adım atacak haliniz - mecaliniz yoksa oturun oturanlarla beraber. 

        Allah Rasulu s.a.v. Buyuruyor ki ; "İki günü bir birine denk geçen ziyandadır". Her güne birşey sığdırmanız, katmanız lazım. Amel defterinize hergün artı birşey yazdırmanız lazım. "Bugün amel defterime sevap olarak ne yazdırdım?" Geçmişte yazdırdıkalrımızla yetinmeyelim. Geçmişin hatıralarıyla ya da geleceğin  hayalleriyle kendimizi kandırmayalım. 

        Suriye gayretimizi bekliyor. Arakan gayretinize muhtaç. Şu toplumun içirisinde bataklıkta, hergün namazsız ve Kur'an'sız ölen binlerce insanlardan bizler sorumluyuz, İslam'ı onlara ulaştıramadığımız için. Yarın bizi Allah'a şikayet edebilirler. Kendimizi savunacak hiçbir gerekçemiz olmayacaktır. 

         Geçen yıl Reyhanlı'daki mülteci kaplarını ziyarete gittim. Bir çadırdan genç bir gençle tanıştık. "Ben doktorum" dedi. "Bir ihtiyacınız var mı?" diye sordum. Benden ne ekmek istedi, ne battaniye ne başka bir şey istemedi. O doktorun bana söylediği şu; "Halep'ten yeni geldim. Şiddetli çatışmalar devam ediyor. Ölenlerimiz kurtuldu. Geride on binlerce yaralımız var. Yaralılarında hepsi kurşun yarası, kan kaybediyorlar. Duyduk ki, Türkiye'de kan kaybını durduracak bir ilaç var. Eğer bu ilacı yetiştiremezsem, kan kaybından her saniye can kaybı artış gösteriyor." İstanbul'a döndüm, gerekli yerlere haber bıraktım. "Muhakkak bu ilacı bulup göndermemiz lazım". İki hafta sonra gazetelerde şu haberi gördüm; Suriye'de ki doktor Hasan, kamuoyuna şu açıklamayı yapıyor: "Yaralılarımızın kan kaybını durduracak ilacı bulamadığımız için kan kaybından yaralılarımız ölmesin diye ateşin üzerinde yağı eritiyoruz, kızgın yağı yaralar üzerine döküyoruz ve bu şekilde yaraları dağlayarak kanı durdurmaya çalışıyoruz. Düşündüm, yüz sene öncede dedelerimizin - nenelerimizin uyguladığı gibi. Sonra dedim ki, Suriye'de ki yaralı kardeşlerimizin kan kaybını durdukmak için ateşte eritilmiş kızgın yağlar yaralarına dökülürken, bu kızgın yağlar bizimde yüreğimizi yakmıyorsa önce insanlığımızı sonra Müslümanlığımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. Ve gayrete gelmemiz gerekiyor. 

         Üç hafta önce de Suriye'de ki dostlar aradılar. İşin ne kadar ciddi olduğunu size anlatmak için aktarıyorum. Telefon gelince, düşündüm ki, ya battaniye isteyecekler yada un isteyeceklere diye bekliyorum. Ama telefonda ki ses benden şunu istedi: "çadırlarda okuyacak Kur'anı'mız yok bize Kur'an gönderin!.. Zalimler evlere girince, Kur'an'ları da parçalıyorlar. Matbaalar yıkılmış, kitap evleri dağıtılmış, okuyacak Kur'an bulamıyoruz. " Yani demek istiyor ki, "icabında biz, yemeksiz, kıyafetsiz, evsiz, yurtsuz, yuvasız yaşayabiliriz ama Kur'an'sız yaşayamayız. Bizi hayata bağlayan Kur'an, bizi Allah'a bağlayan Kur'an, n'olur bari bize Kur'an gönderin!.." Allah razı olsun kardeşlerden, gönderdik Kur'an'ları. Kur'an'la, namazla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Bizlerin evlerinde belki Kur'an Ramazan'dan Ramazan'a açılıyordur... 

          Bir ay önce Van'a gitmiştim. Depremden çıkmış olan, Van'a Erciş'e. Baktım ki bir telaş var. "Hayırdır" dedim. Suriye için yardım kampanyası başlatmışlar. Bana dediler ki; "geçen yıl biz alan eldik, Hamdolsun bu yılda veren el oluyoruz inşeAllah". Hala konteynerler da yaşıyorlar, prefabrike evlerde yaşıyorlar ama düşenin halinden en iyi düşen anlar. Onlar suriye ile ekmeklerini bölüşüyorken bizim daha fazlasını yapmamız lazım. Bugün siz Suriyeli çocuklarla, yetimlerle ilgilenmezseniz endişe ediyorum. Allah bizi kendi çocuklarımızla acaba nasıl imtihan edecek? Siz bugün Suriye'nin yetimleriyle ilgilenin ki, Allah size çocuklarınızı bağışlasın. Sadece kendi çocuklarını görür, mazlum çocukları görmezseniz çocuklarınız başınıza bela olabilir. Siz merhamet edin ki, Allah'ta size merhamet etsin. Oturduğunuz yerde Suriye'ye dua etmeniz yetmez. Dua etmek kolaydır. Asıl bizim Suriye'nin duasını almamız lazım!.. Allah mazlumun duasını almak için fırsat vermiş. İnşeAllah bu fırsatı değerlendirelim...

          5. Görevlilik - Görev almak. Bu hayatta, bu mücadelede, bu davada , bu kullukta hepimiz görevliyiz. Hepimiz sorumluyuz. Bunun ötesi berisi yok. Rasulullah s.a.v buyuruyor: "Hepiniz çobansınız". "Bir kısmınız çobansınız bir kısmınız sürüsünüz" demiyor. Zaten halife olmak demek, görevli olmak demektir. Bu işleri nasılsa biri yapar demeyeceğiz  Biri benim yerime namaz kılabilir diyebiliyor muyuz? İki kişilik tabut yok, tabutlar tek kişilik. Kimse kimsenin tabutuna, mezarına girmeyecek. Her birimiz, görevli, sorumlu, mükellef olduğumuzu hatırlayacağız ve ona göre hareket edeceğiz. İhmal etmeyin, elinizi tez tutun. Yoksa fırsatlar elinizden kayıverir. İnşeAllah bu hassasiyetle, şimdiye kadar ki gayretinizi biraz artırırız, çıtayı biraz yükseltiriz. Rabbim bu bilinçle geleceğe hazırlanmayı ve yürümeyi bize nasip etsin. (Âmin). Eğer "5 G"yi yaşarsak gevşemekten, geçiştirmekten, gecikmekten kurtuluruz. Geleceğimizi garanti altına inşeAllah alırız. 

1 yorum:

  1. Allah razı olsun hocam Rabbim uygulamayı nasip etsin

    YanıtlaSil