11 Ocak 2013 Cuma

Siyer-i Nebi Ders Notları - 14 (Hızır ile Musâ Aleyhisselamın Kıssası)


Kehf Suresin de, Hızır ile Musa a.s'ın bir olayından bahseder. Bu olay üzerinden çok tuhaf yorumların yapıldığı ve bolca hurafenin bulunduğu bir konudur.

         HIZIR ile MUSA A.S'ın KISSASI:

         Musa a.s'a tevrat verildikten sonra Tih çölünde iken vuku bulan bir olay.
         İsrailoğullarından birisi ona şöyle dedi: Biz senin bu söylediklerini biliyoruz. Yeryüzünde senden daha bilgili bir kimse var mıdır? Ey Allah'ın peygamberi! Hayır, deyince yüce Allah ilmi kendisine havale etmediği için ona sitem etti. Allah, Cibril (as)ı gönderdi: Ey Musa! Benim ilmimi nereye tevdi ettiğimi (kime verdiğimi) sen ne bilirsin, dedi. İki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum vardır... [Suyûti, ed-Durru'l-Mensar, V, 418]

         Hadiste zikredilen: "O senden daha bilgilidir" ifadesi şu demektir: O teferruat kabilinden bir takım vakaların; muayyen, belirli bir takım olayların hükümlerini senden daha iyi bilir, yoksa mutlak olarak senden daha bilgilidir, demek değildir. Buna delil de Hızır'ın, Musa a.s'a söylediği şu sözlerdir: Hiç şüphesiz sen, benim bilmediğim Allah'ın sana öğretmiş olduğu bir bilgiye sahipsin. Ben de Allah'ın bana öğretmiş olduğu fakat senin bilmediğin bir bilgiye sahibim. Buna göre onların her birisi diğerine nisbetle bir bakıma daha bilgilidir. Onların birisinin bildiği diğerinin bilmediği konuda, bilen bilmeyenden daha bilgilidir.

Hani Musa genç yardımcısına demişti: «İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.» (18 / KEHF - 60)

         Rivayetlere göre genç yardımcısı: Yûşa b. Nûn'dur. Yanlarına azık olarak balık alıyorlar. Musa a.s, Yûşa a.s'a  dedi ki: "Benim senden istediğim, balığın senden ayrılacağa vakti ve zamanı bana bildirmendir."

Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık da) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.(18 / KEHF - 61)
 
         Yûşa a.s, toprağı nemli bir yerde bir kayanın gölgesinde bulunuyor iken -Musa a.s da uykuda iken- balık (zembil içinde) hareket etmeye başladı. Beraberindeki genç delikanlı onu uyandırmayayım dedi, uyanınca da ona durumu bildirmeyi unuttu.

(Varmaları gereken yere gelip) geçtiklerinde (Musa) genç yardımcısına dedi ki: «Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız yolculuktan gerçekten yorulduk.»(18 / KEHF - 62)

(Genç yardımcısı) dedi ki: «Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unutmuş oldum. Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu.»(18 / KEHF - 63)

(Musa) Dedi ki: «Bizim de aradığımız buydu.» Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.(18 / KEHF - 64)

Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.(18 / KEHF - 65)

          Orada "kullarımızdan bir kul buldular" buyruğundaki kuldan kasıt cumhurun görüşüne ve sabit hadisler gereğince Hızır a.s'dır.

Musa ona dedi ki: «Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?»(18 / KEHF - 66)

Dedi ki: «Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin.»(18 / KEHF - 67)

(Böyleyken) «Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?»(18 / KEHF - 68)
(Musa:) «İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim» dedi.(18 / KEHF - 69)

         îbn Atiyye der ki: Hızır'ın bilgisi kendisine vahiy ile verilmiş, işlerin iç yüzlerini bilmek ilmi idi. Onun yaptığı fiillerin hükümleri zahiren görülen şekillere göre verilmezdi. Diğer taraftan Musa'nın bilgisi, insanların söz ve fiillerinin zahirine göre hüküm ve fetva vermek ilmi idi. [Bütün bu rivayetlerin doğruluğunu ancak Allah bilir.İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/60-66.]

Dedi ki: «Eğer bana uyacak olursan, hiç bir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle anlatıp söz edinceye kadar.»(18 / KEHF - 70)

         Muhtemelen bura da Yûşa a.s'dan onlardan ayrılıyor. (Allah-u Alem...)

         Müslim'in, Sahih'inde ve Buharı'de şöyle denilmektedir: "...Denizin kıyısında yürümeye koyuldular. Bir gemi geçti, kendilerini gemiye almak üzere sahipleriyle konuştular. Hızır'ı tanıdıklarından ondan ücret almaksızın gemiye bindirdiler. Gemiye bindikten sonra, Musa bir de baktı ki Hızır, gemi tahtalarından birisini keserle yerinden söküp çıkarmış. Musa ona dedi ki: Bunlar bizi ücretsiz olarak taşıdılar, sen kalktın içinde bulunanlar suda boğulsun diye onların gemilerini deliverdin "Andolsun ki sen büyük bir iş yaptın" diyor.[Buhârî, tim 44, Enbiyâ 27, Tefsir 18. sûre 2, 4; Müslim, FeclM 170; Tirmizt, Tefsir 18. sûre lj Müsned, V, 118]

Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: «İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.»(18 / KEHF - 71)
 
         Kurtubi: Her peygamber gibi Musa a.s'da kendisinden önce etrafındakileri düşenerek "içindekileri boğacaksın" diyor.

Dedi ki: «Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?»(18 / KEHF - 72)

(Musa:) «Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma» dedi.(18 / KEHF - 73)

Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: «Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın.»(18 / KEHF - 74)

Dedi ki: «Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?»(18 / KEHF - 75)

(Musa:) «Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun» dedi.(18 / KEHF - 76)

(Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip onlardan yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: «Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin.»(18 / KEHF - 77)

          Musa ona dedi ki: "Biz bunların yanına bizi misafir etmeleri için geldik, onlar bize yiyecek dahi vermediler. Dileseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın."

Dedi ki: «İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim.(18 / KEHF - 78)

Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı.» (18 / KEHF - 79)

Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve küfür zorunu kullanmasından endişe edip korktuk.»(18 / KEHF - 80)

         Bu konuda ki rivayetler şöyle; Allah'ın emri olmadan zaten asla yapamaz.
         Alimlerin bir kısmı: Bu çocuk baliğ idi ve iki kasaba arasında yol kesicilik yapardı. Babası da bu iki kasabadan birisinin büyükleri arasında idi. Annesi ise öbür kasabanın büyükleri arasında yer alıyordu. Yaptığı hırsızlık anne -  babasına şikayet edildiği zaman yemin ederek inkâr ediyor ve ailesini zor durumda bırakıyordu.
         Bir kısım alim: Bu çocuk büyüdüğü zaman çok zalim bir hükümdar olacaktı.
         Bir kısım alim: Bu çocuk daha o zaman anne - babasının kendisine vermiş olduğu Allah inancını inkâr ediyordu.
         Yine rivayetlere göre; O çocuğun ölümünden sonra o anne - babaya Allah, salih bir evlat verdi.Ve zamanın en büyük alimlerinden oldu. (Allah-u Alem...)

         Aslen Hızır a.s, Musa a.s'a tevekkülü öğretiyor.  "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (2 / BAKARA - 216)

Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik.»(18 / KEHF - 81)

          Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Burda salih anne - babaya vurgu yapalım. Bir önceki ayetteki çocuğun anne - babasıda salih kimselerdi. Ondan bir önceki ayette gemi sahipleri salih kimselerdi. Şimdi ki, iki yetim çocuk daha küçücük iken Allah azze ve celle babaları salih bir kimse olduğu için yardımını gönderiyor. Anne - baba salih olursa, Allah'ın lütfu heryerden gelir. Yeter ki Allah'la arandaki irtibat sağlam olsun. Mevla, Mü'min kuluna değer veriyor!.. Salih bir kul olursak eğer, bize nasıl değer vereceğini bir anlayabilsek... Dünyada ki diplomalar kadar, mevkiler kadar buna iman edebilsek... Rabbim sonumuzu hayr eylesin... (Âmin)

«Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin onlara karşı sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.»(18 / KEHF - 82)

          El-Hâkim: Allah azze ve celle hükmeden ve hikmetle iş yapandır. Hikmet: yerli yerince iş yapmak.

          Hızır a.s, Allah'ın kendisine vermiş olduğu olayların iç yüzünü görebilme ilmiyle, bu işleri yapmış Musa a.s'ın ondan ibret almasını sağlamıştır. Bu kıssa; Musa a.s'a, Allah bildirmedikten sonra Ulu'l-Azm peygamberi de olsan hiçbir şey bilemezsin. Allah sana bildirdiği gibi başka bir kuluna da bildirebilir.Fakat Hızır a.s, Musa a.s'dan üstün değildir.Sadece ikisine verilen ilimler farklıdır.

         Şimdi gelelim Hızır a.s ve günümüzdeki Hurafelere:

        Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli oldu­ğu kabul edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır.

        Buhârî’nin Abdullah b. Abbas’ın görüşü olarak yer verdiği bir rivayette buluşma yerindeki kayanın dibinde “hayat” denilen bir su kaynağı bulundu­ğu, damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu su­dan birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmekte, Tirmizî’de ise bazı insanların böyle iddia ettiği belirtil­mektedir.

         Bazı hadisçiler de tarihçilerin kaydettiği rivayetlere göre Hızır’ın Deccâl’i yalanlaması için ömrünün uzatıldığı (İbn Hacer, el-Işâbe, I, 431), Dec-câl’in karşısına çıkacak kişinin Hızır olaca­ğı (Nevevî, XVIII, 72), Hz. Peygamber dö­neminde hayatta olduğu ve Peygamber’in elçisi olarak Enes’in kendisiyle görüştü­ğü (Beyhaki, V, 423), Resûlullah vefat et­tiği zaman gelip Ehl-i beyte tâziyette bu­lunduğu (İbn Kesîr, I, 141), Ömer b. Ab-dülazîz ile İbrahim b. Edhem, Bişr el-Hâ-fî, Marûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mutasavvıf­lar tarafından görüldüğü, Hızır’ın deniz­lerde, İlyâs’ın karada yaşadığı, sık sık bir araya geldikleri (İbn Hacer, el-Işâbe, I, 432), Cebrail, Mîkâil ve İsrafil ile her yıl arefe günü Arafat’ta buluştukları haber verilmiştir. Bunlardan bir kısmı, Hızır’ın dünyanın sonuna kadar yaşamasını Hz. Âdem’in bir vasiyetine ve duasına [a.g.e., 1,431), bir kısmı da onun âb-ı hayâttan iç­mesine (Taberî, Târih, I, 220) bağlamak­tadır.

         Başta Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Muhammed Abdürraûf el-Münâ-vî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî ol­mak üzere birçok hadis ve tefsir âlimi Hı­zır’ın hayatta olmadığını söylemiş; onun yaşadığına dair nakledilen haberler İbnü’l-Cevzî, Ali el-Kârî, Muhammed Derviş el-Hût gibi hadis tenkitçileri tarafından reddedilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye de Hızır’ın hayatına dair nakledilmiş riva­yetlerin hepsinin uydurma olduğunu ifa­de etmiştir [el-Menârü’l-münîf, s. 67).

         Hı­zır’ın hayatta olmadığını ileri sürenler onun öldüğüne dair Kur’an’a, sünnete ve akla dayanan çeşitli deliller zikretmişler­dir. Kur’an’ın, Muhammed’den önce bir­çok peygamberin gelip geçtiğini ve hiçbi­rine ebedî hayat verilmediğini (Âl-i İm­rân 3/144; el-Enbiyâ 21/34), her nefsin ölümü tadacağını (Âl-i İmrân 3/185-, el-Enbiyâ 21/34; el-Ankebût 29/57) bildiren âyetleri ve Hz. Peygamber’in vefatına ya­kın günlerde söylediği, “Yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz” (Buhârî, “İIim’\ 41; Müs­lim, “Fezâilü’ş-şahâbe”, 219) sözünü de­lil getirmektedirler. İbn Kayyim ayrıca, bu konuda muhakkik ulemânın icmâının bu­lunduğunu söyleyerek onun yaşadığına ilişkin haberlerin doğru olmadığını deği­şik aklî delillerle ispat etmeye çalışmak­tadır {el-Menârü’l-münîf, s. 73-76)Son devir âlimlerinden Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsîve Kâmil Miras gibi müellifler de Hızır’ın her insan gibi öldüğü kanaatindedirler.

          İbn-i Kayyım el-Cevziyye: "Bize imam Ahmed, Şüreyh b. Nu'man-Hüşeym-Mücâlid-Şa'bi-Cabir r.a isnadıyla Nebi  s.a.v'in "Nefsim elinde olan Allah'a and olsun ki Musa sağ olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı" buyurduğu­nu nakleder.[Müsned 3/387, 338; Beyhakî 2/11; Abdürrezzak 10152, 19209; ibn-i Ebi Asım Süne 1/27 ] Peki Nebi s.a.v ile beraber cum'a ve cemaat namazını birlikte kılmayıp onunla beraber Cihad etmeyen biri, nasıl sağ olabilir?! "

          Hızır’ın henüz hayatta olduğunu, fakat zamanı gelince öleceğini kabul eden az sayıda âlim bu durumun Kur’an ve Sünnet’e ters düşmediğini ileri sürerse de görüşlerinin yukarıda kaydedilen âyet­lerle bağdaştırılması çok zor görünmek­tedir. Hızır’ın hayatta oluşunun hikmeti­ni anlamak ve ona atfedilen fonksiyon­ları açıklamak da kolay değildir.

          İslâm âlimleri Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik gö­rüşler ileri sürmüşlerdir. Onun nebî oldu­ğunu söyleyenler Allah tarafından kendi­sine rahmet ve ilim verilmiş olmasını (el-Kehf 18/65), kıssada anlatılan işleri ken­diliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını (el-Kehf 18/82),.

          Hızır’ın velî ol­duğunu kabul edenler ise ona verilen bil­ginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler. İbn Teymiyye, Hı­zır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hızır’ın Mu­sa’nın şeriatının dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Mûsâ ta­rafından onaylanmasından anlaşılmakta­dır.

          Hızır’ın melek olduğu iddiası (İbn Hacer, el-Işâbe, I, 429) pek taraftar bul­mamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlim­lerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.

          Hızır telakkisi Nusayrîler başta olmak üzere aşırı Şiîler (Gâliyye), Yezîdîler ve Dürzîler arasında önemli bir yere sahiptir. Kur’an ve sahih hadis kitaplarında anla­tılan hususlara zamanla birçok hurafe ve mitolojik unsurun eklendiği, bunun so­nucunda birbiriyle ve İslâm inancıyla çe­lişkili yorumların ortaya çıktığı görülmek­tedir. Bu yeni unsurların genişleyen İslâm coğrafyasında yerli kültürlerden kaynak­landığı, halk kültürünün oluşmasında et­kili olduğu söylenebilir.

          Kur-’ân-ı Kerîm’de anlatılan Hızır kıssası baş­langıcından beri en çok tasavvuf çevrele­rini ilgilendirmiştir. Bunun sebebi, kıssa­nın âdeta tasavvufun iki ana ilkesi olan ir­şadı ve ilm-i ledünnü temsil etmiş olma­sıdır. Zira kıssada Allah’ın, kendisine Hz. Musa’nın bilemediği bir ilim (ilm-i ledün) verdiği kul (Hızır) Hz. Musa’ya kılavuzluk (irşad) etmektedir. Kıssa bundan dolayı daha IX. (9.) yüzyıldan itibaren tasavvuf çevrelerinde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve buna tasavvufun ruhuna uygun bir yo­rum getirilmiştir. Bu yorumda Hızır mür­şidi, Hz. Mûsâ müridi temsil etmektedir. Hızır’ın abdalların reisi olarak en yüksek mürşid mevkiine oturtulması tasavvufun gelişiminde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş, birçok sûfî Hızır tarafından irşad edildiğini ve onunla görüşüp soh­bet ettiğini söylemiştir.

          Mutasavvıflar genellikle Hızır’ın velî ol­duğunu kabul etmişler, onu melek veya peygamber olarak tanıtan rivayetleri mu­teber saymamışlardır.
          "Hızır bir Veli idi, bir peygamber! olayların iç yüzünü kavrayamazken Hızır'a teslim oldu ve Hızır ona olayların iç yüzünü haber verdi." Bu görüşe göre; Veli, peygamberden üstündür!.. Şeyh, peygamberden üstündür!..

          Hızır’ın hayatta bulunduğunu söyleyen mutasavvıflar pek çok sûfî ve velînin, hatta sıradan kişilerin onu gördüklerine, kendisinden öğüt ve dua aldıklarına, bazı durumlarda Hızır’ın onlara yol gösterdiğine, yardımcı olduğu­na, ism-i a’zamı öğrettiğine dair birçok menkıbe rivayet ederler. Bunların en meş­huru İbrahim b. Edhem’in sahrada Hı­zır’ı gördüğünü, onun uyarısıyla zühd yo­luna girdiğini ve kendisinden ism-i a’za­mı öğrendiğini anlatan menkıbedir (Sü-lemî, s. 31, 34). Yine Bâyezîd-i Bistâmî’nin Hızır’la birlikte yürüdüğü, Bişr el-Hâfî, Feth el-Mevsılî ve Ma’rûf-i Kerhî’nin Hızır’ı gördükleri, Hakîm et-Tir-mizî’ye Hızır’ın yol gösterdiği anlatılır.

          Serrâc, ledün ilminin kaynağı olarak gördüğü Hızır’ın Hz. Ali ile görüştüğünü kaydeder {el-Lümac, s. 179).

          Muhtemelen ilk defa İbnü’l-Arabî, Hı­zır’la bir kere görüştüğünü ve ondan hır­ka giydiğini ifade ederek Hızır’la tasav­vuf kültüründe önemli bir yere sahip bu­lunan hırka konusunu irtibatlandırmış oldu. Bâdisî ve İbnü’z-Zeyyât et-Tâdelî gibi Kuzey Afrikalı tasavvufi tabakat ya­zarları velîleri anlatmaya Hızır’la başla­mışlardır.

          Hızır inancı Yesevîlik’te ve dolayısıyla Türkistan tasavvu­funda da önemlidir. İnanışa göre Ahmed Yesevî’nin babası Şeyh İbrahim 10 bin müridiyle birlikte Hızır’a arkadaş olmuş­tu. Yine Şeyh İbrahim’in, halifesi olan Şeyh Mûsâ’nın kızıyla evlenmesine de Hı­zır delâlet etmişti. Bizzat Ahmed Yesevî Hızır’la görüşür ve irşadlarından faydala­nırdı. Hatta tarikatında önemli bir yer tu­tan “zikr-i erre”yi ona Hızır telkin etmiş­ti. Yesevîlik’teki tarikat asası da Hızır’dan kalmadır.

          Bektaşîlikte on iki posttan biri olan mihmandarlık postunun sahibinin Hızır olduğuna inanılır (Ahmed Rifat, s. 281; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 168). Hızır bazen Hz. Ali’nin adı olarak da kullanılır. “Mihman Ali’dir” sözünde bu noktaya işaret vardır. Bu örneklerde olduğu gibi muta­savvıflar tasavvuf ve tarikatlarda büyük önem verilen hırka, zikir ve tarikat esas­ları gibi hususları kendilerine Hızır’ın tel­kin ettiğine inanmışlardır. Tasavvufa Hı­zır aracılığıyla giren zümreye Hızıriyye de­nir. Kuzey Afrikalı sûfî Abdülazîz ed Deb-bâğ’ada(ö. 1132/1720) Hızıriyye adıyla bir tarikat nisbet edilmiştir (Nebhânî, II, 73; Harîrîzâde, I, vr. 332b).

     
          İbn-i Teymiyye: "- Eğer Hızır yaşamış olsaydı, Peygamber (a.s.v.)'a gelip onun önünde cihada katılması ve ondan Öğrenim görmesi gere­kirdi. Bedir harbi günü Rasulullah s.a.v:
"Allahım! Eğer şu topluluğu - kafirlerin galib gelmesine müsâde ederek - helak edersen, yer yüzünde artık tapınılmazsın"[Müslim 1383,1384; Müsned 1/32,30] buyurmuştu. O topluluk tam üç yüz onüç kişi idi, İsimleri, babaları ve kabilelerinin adları belli idi. O zaman Hızır nerede idi ?"

          Hızır’ın Hz. Mûsâ ile olan arkadaşlığı ta­savvufta birçok meselenin merkezini oluşturmuş, bu kıssanın çevresi menkı­be, mesel ve fikirlerle örülmüştür. Bütün bunlar, zamanla tasavvuf zümrelerini de aşarak geniş ölçüde müslüman halk ta­rafından benimsenmiştir.

          Mutasavvıflar ve tarikat ehli, bir müri­din şeyhi huzurunda uyması gereken te­mel kuralların Musa-Hızır kıssasında mevcut olduğuna inanmıştır. Bunların en önemlisi şeyhin huzurunda susmak, kalben bile olsa itirazdan sakınmak, onun ledün ilmini bildiğini kabul etmek, şeria­ta aykırı gibi görünen bazı sözleri ve dav­ranışları karşısında bile şeyhi hakkında şüpheye düşmemek ve ona kayıtsız şart­sız teslim olmaktır. (İsmail Hakkı Bursevî, III, 502; Ocak, islâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 82-98).

          Ledün ilmi; Gayb ilmidir!.. Ledün ilmi, herkese verilmez peygambere bile!..
          Bir mürid şeyhinin elinde; ölünün, ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi teslim olmalıdır. Musa a.s, Hızır'a teslim olmadığı için yarı yolda kaldı ve böylelikle ledün ilmini alamadı!..
          Musa a.s Ledün ilmini alamayınca ne oluyor, Musa a.s peygamberliğinden, salihliğinden birşey mi kaybediyor? Böyle bir iddia Musa a.s'ın şahsiyetine helâl getirir!..

          Hızır a.s yapmış olduğu üç olayı da, Allah azze ve celle'nin kendisine vahyetmesi ile yapmıştır. Vadesi gelince vefat etmiştir. Hızır'ın darda kalmışların imdatlarına yetişmesi; bir görünüp sonra ansızın sır olup kaybolması; bazen dilenci kılığına girerek insanlardan bir şeyler istemesi ve verip-vermemelerine göre de kimileri için zenginliğin, kimileri için de fakirliğin bir vesilesi haline gelmesi gibi bir şey yoktur. Kimseye yetişmez, uçmaz kaçmaz!...
"Hızır  gibi yetişti"...
"Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez"...
"Hızır yoldaşın olsun"... Bütün bu sözlerin aslı astarı yoktur...

           Hıdrellez'e de değinelim kısaca. Hıdrellez: bilindiği gibi, Hızır ve İlyas isimlerinin galat şekilde birleştirilmiş, tek isim haline getirilmiş halidir. Hızır ve İlyas’la ilgili Türk kültüründe yığınlarca hurafe bulunmaktadır. Güya her sene 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas buluşuyorlarmış.

           Ne Rasulullah'tan önceki peygamberler  nede Muhammed sav Hızır gibi, Hıdırellez gibi hurafelere, mitolojilere asla inanmamıştır, uygulamamıştır, böyle bir dalaleti telaffuz etmediler. Onlar, günlük hayatlarında olduğu gibi, itikâd olarak da ‘sade’ yaşadılar. Kur'an, bütün insanları gaybı taşlamaktan men ediyor ve “İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hakkında hiç bilginiz olmayan şey konusunda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz." (3/ Âl-i İmrân - 66) diye uyarıyor, azarlıyor.

           Ne Hızır hayattadır, ne de İlyas Peygamber yeniden yeryüzüne gelecektir. Şu anda her bir mü'min şöyle düşünmek durumundadır: Allah var, ben varım, diğer insanlar var, dünya ve âlem var; benim sorumluluklarım var ve bir de ahiret var… Ahireti akıldan çıkarmadan, sadece Allah'a kolay verilecek bir hesabı dikkate alan bir hayatı yaşamamız bize yetmektedir....

HIZIR ile MUSA A.S KISSASINDAN ÇIKARTILACAK DERSLER:
1. Her bilenin üstünde mutlaka başka bir bilen vardır. Bilgi arttıkça insan da şeytandan gelen bir kibir hali olur. Amel getirmeyen ilim, kibir getirir. Rabbim ilmimizle amel etmeyi, yanlış biliyor isekde bize doğrusu öğrenmeyi nasip eylesin... (Âmin)
2. Her şeyde bir hikmet vardır. Tevekkül, tefekkür, ihsan...
3. İlim öğrenmek için uzak yerlere gidilebilir - gidilmelidir.
4. Yola salih bir arkadaş ile çıkmak.
5. Yola çıkarken azık edinmek.
6. İnsan bilmediği bir şeyi hemen inkâr etmemesi, düşünüp iç yüzünü araştırması gerekir.
7. Verilen söze, kabul edilen şarta uymak.
8. Hata yapıldığında, hemen özür dilemek.
9. Bilinmeyen bir konu öğrenilirken çok sabırlı ve dikkatli olmak. İlim; zevk, heves, ilgi, azim ve sabırla elde edilir.
10. Peygamberler mucizeleri kendi reyleri - istekleri ile göstermezler, Allah'ın emir ve vahyi ile gösterirler.
11. Meraklarımızla imtihan oluruz.
12. Kur'an, bizi ilgilendirmeyen soruları sormayı red eder. Rasulullah s.a.v şöyle buyurur: "Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin Müslümanlığının (dininin) güzelliğindendir." [Tirmizi, Zühd 11. Ayrıca bk. İbni Mace, Fiten 12.] Rabbim dinlerimizi güzelleştirsin...  (Âmin)

         Hurafelerin amacı: Gerçek olan İslam davasının üstünü kapatmaktır. Hikaye dinlesinler, menkîbe dinlesinler, mışmışmış, mişmişmiş'lerle uğraşsınlar ama salih bir müslüman nasıl olur? saliha bir Müslime nasıl olur? bunları asla bilmesinler, amaç budur. Bu tuzaklara düşmemek için; Kur'an ve Sünnet'e dayalı ve ona aykırı olmayan bilgiler edinmeye çalışalım inşeAllah....

2 yorum:

  1. esselamu aleykum,
    sayfan tam bir bilgi hazinesi,bir kitap mesabesinde,
    Kur'a'ni konularla ilgili çırarılacak dersler en ilgimi çeken tarafları,alimler bu konuda ne kadar dikkatli imiş,Rabbim o anlayış ve yaşayış kabiliyetini bizlere de versin(amin),
    gerçekten Hz.Musa ve Hızır kıssası bir çok ibretlerle dolu bir kıssa,Rabbim anlayanlardan,gereğince amel edenlerden eylesin(amin)
    hayırlı cumalar,Allah'a emanetsin,canım kardeşim,sevgiler...

    YanıtlaSil
  2. We aleykumselam ve rahmetullah...
    İçten duaların için Allah razı olsun ablacım...

    Şu ayete mazhar olan kullardan olmayız inşeAllah;
    "Siz, insanlara iyiliği emrediyorken, kendinizi mi unutuyorsunuz? Oysa siz kitabı okumaktasınız. Yine de akıllanmayacak mısınız?" (2/Bakara - 44)

    Okumakla kalmayıp, anlayıp idrak ederek yaşamayı da Rabbim bizlere nasip eylesin...(Âmin)

    Sana da hayırlı cumalar, Allah'a emanetsin ablacım...
    Selam Dua ve Muhabbet ile...

    YanıtlaSil