22 Ocak 2013 Salı

Mevlid Kandili mi, Kutlu Doğum mu? Ülkemin Bitmez İkilemlerinden Biri...


          Rebiulevvel ayındayız. 12. gecesi, Resulullah s.a.v. doğduğu rivayet edilen aydır. Allahu Alem olabilir.
          Mevlit Kandili'nde Rasulullah s.a.v.'in doğumu kutlanıyorsa, Kutlu Doğum Haftası'yla tarihleri niye farklı?
         İlginç bir durum vardır ki ülkemizde; Hicri Takvime göre Rebiülevvel ayının 12. günü Miladi Takvimde 571 yılında 20 Nisan'a denk geliyor ve 20 Nisan'ı içine alan hafta ise Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanıyor. Yaklaşık 1400 küsür yıldır, sadece bizim ülkemizde ve 1989 yılından beri kutlanıyor. Yani bizim ülkemiz Muhammed s.a.v‘in doğum gününü yılda iki defa kutlamış oluyor.

          Ancak ne sahabeden, ne tabiinden ne de onlardan sonra gelenlerden (seleften) bugünü kutladıklarına dair hiçbir bilgi aktarılmamış, kitaplara kaydedilmemiştir. Sahabe den veya Tabiin den veya Müçtehid imamlardan bu gecenin fazileti ve kutlanması hakkında hiç bir sahih veya zayıf rivayet sabit olmamıştır. Bununla beraber Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem doğduğu  geceyi ne kendisi, ne ashabı ve ne de selefi salihin kutlamış değildir. Aksine bu gecenin kutlanmasının ve bu geceye has ibadet yapılmasının oruç tutulması vs. Bid'at olduğu için Sapıklık olduğunu ısrarla anlatıp red eden müçtehid imamların sözlerine karşılık bu Müçtehidlerin ölümünden çok sonraları ortaya çıkan bid'at ehlinin dinde aşırıya giderek kutladıkları, ve bunun gerekli olduğunu söylemeleri sizi aldatmasın.

          Rasulullah s.a.v'i sevmek ve ona değer verip üstün tutmak, onun doğum gününde toplanıp zikretmek veya mevlid okumakla olmaz. Zira Hiç kimse Peygamber'i Hanımlarından, Çocuklarından, Ashabından, özellikle de Hz Aişe, Hz Enes, Hz Ömer, Hz. Ebubekr, Hz. Osman, İbn Mesud'dan, Amr'dan daha çok sevebilecek değildir. Ki bu şahıslar bizlerden dini daha az biliyor da değildi. İmanlarında, bizden daha az samimi veya, daha az akıllı hiç değillerdi.

          Bu gecenin kutlanmasına karşı çıkan ve herkesce malum olanlar İmam ebu Hanife başta olmak üzere, İmam Mohammed, İmam Yusuf, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed , İmam Nesai, İmam İbn Mace, İmam Buhari, İmam Muslim, vs....  imamlardır. Bu Muctehid imamların hepsi de bu konuda şu ve daha birçok benzer cümleler söylemişlerdir;
"Bu geceyi kutlamak Hristiyanlarda vardır. Bizde yoktur". 
"Bu ve benzeri geceleri kutlamak Bid'at tir.  Her türlü Bid'at dalalettir(sapıklıktır)".
"Bu geceyi ihya edenler Fatiha'nın son ayetine Muhalefet etmektedirler."
Hz. Ömer r.a. minberde, Allah Rasûlü s.a.v’den şunu duyduğunu söylemiştir: “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!” (Buhari, Enbiyâ, 48)

          BİD'AT NEDİR?
          Şer'i anlamı: İslam şeriatında aslı olmayan birşeyi icad etmek demektir. Lügat manası ise; dinde aslı olan birşeyi icad etmek demektir. Her kim İslam'da aslı olmayan yeni birşey ortaya atıp bunun İslam'dan olduğunu iddia ederse yaptığı şey sapıklıktır. İslam dini bu gibi sapıklıklardan uzaktır. Bu yeni şey ister itikadda, ister amelde, ister zahiri ve batıni sözlerde olsun farketmez.
    
        Ömer b. Hattab (r.a) müslümanlara Ramazan da bir tek imam arkasında teravih namazı kılmalarını söylemiş ve evden çıkıp camide onları tek imam arkasında namaz kılarken gördüğü zaman şöyle demiştir: «Eğer bu bid'at ise güzel bir bid'attir.» Burada Ömer b. Hattab (r.a) bid'atin şer'i anlamını değil lügat anlamını kastetmiştir. Çünkü Rasulullah (s.a.v) teravih namazını bir iki gece bazı sahabelerle beraber mescidde kıldı. Sonra Rasulullah (s.a.v) teravih namazının farz kılınmasından ve ümmetine zorluk vermekten korktuğu için cemaatle teravih namazı kılmayı terketti. Rasulullah (s.a.v) vefat edince teravih namazının farz olma ihtimali ortadan kalkmış olur. Ömer b. Hattab (r.a) müslümanların bir kısmının cemaatle bir kısmının ise kendi kendilerine namaz kıldıklarını görünce onları bir tek imam arkasında topladı. Ömer (r.a)'nın teklifinin İslam'da aslı varolduğu için, olmayan bir şeyi kendisi çıkartmadığı için sahabeler bunu topluca kabul ettiler. Bu hadisi Bid'at-ı Hasene'ye (iyi bid'at) örnek gösterirler ki, günümüzdeki kandil gecesi vs gibi bid'atların hepsi sonradan çıkmıştır. Ömer b. Hattab (r.a) gibi aslen Rasulullah'ın uygulamış olduğu ibadetler değildir. (Bid'at-ı Hasene hakkında daha önceki paylaşmış olduğum videoyada bakabilirsiniz...)

Rasulullah (s.a.s) şöyle buyuruyor: «Her bid'at sapıklıktır.» (Buhari, Müslim)
«Her kim bizim emrimize uymayan bir iş yaparsa onun ameli geçersizdir.» (Buhari, Müslim)

         Bu hadisi şeriflerden anlıyoruz ki bütün şer'i anlamdaki bid'atler sapıklıktır. Ne var ki; oruç tutuyoruz namaz kılıyoruz  demeyin. Bazıları bid'at-ı Hasene vardır diye iddia etmektedirler ki, Rasulullah s.a.v. hadisinde bid'atı ayırmamışdır. Bid'at olan herşey sonradan uydurulmuştur, Allah dinini kemale erdirmişken Rasulullah'da bu dini yaşamışken, halen daha ama şunu da eklesek buda güzeldir demek, Biz kötü birşey yapmıyoruz ki, oruç tutuyoruz, namaz kılıyoruz demek ne kadar doğrudur?

         Yani bugün Oruç tutmak sakıncalı mıdır? Evet... Bid'attir, Allah'ın dinine emretmediği yeni ibadetler sokmak, ibadet adına yeni oruçlar çıkartmak bizim haddimize değildir.

         Peki napılabilir? Madem Rasulullah s.a.v'i bu kadar çok seviyorsunuz. Gelin şöyle birşey yapalım;
         Rasulullah s.a.v, her Hicri ayın; Eyyam-ı Biyz adı verilen  13, 14, ve 15. günlerinde tuttuğu oruçlar vardır. Bizde bu oruçları tutalım inşeAllah...

         Bir kişiyi sevmek, kuru kuruya ben seni seviyorum demekle olmaz. İspat ister. Sevdiklerini yapıp sevmediklerinden uzaklaşmakla olur. Peygamberi seven kişi, doğum gününü kutlamak isteyen kişi bir gün göstermelik oruç tutmaz. Peygamberin hayatını, hayat tarzı edinmeye çalışır. Bütün hayatında sünneti uygular. Bütün yıl boyunca yatıp sadece Kandiller de bir günlük ibadet Rasulullah'ı sevmek değildir. Tekrar belirtelim ki ne Rasulullah, ne da ona "Anam babam sana feda olsun Ya Rasulullah" diyen sahabesi doğum gününü hiç kutlamamıştır.

         Bizler Rasulullah'ı örnek almayacak mıydık? İslam'da, iki Bayramımız ve Kadir Gecemiz (ramazanın son on günü aranır!) varken bunlar yetmiyor mu?

         Peki biz biliyoruz da, çevremize nasıl bunu anlatacağız diyorsanız? Her ay 3 gün oruç tutmayı veya pazartesi perşembe günü oruçlarını hatırlatın. Eğer amacımız Rasulullah'a olan sevgimizi belirtmekse, tabi olmaksa buyrun, Rasulullah s.a.v'in yaptığını bizde yapalım diyin. Rebiul evvel ayının 13, 14, 15'inde oruç tutun...

       Abdullah Bin Amr'dan ittifakla şu hadis-i şerifi rivayet ediyorlar: Her aydan 3 gün oruç tutmak, bütün sene oruç tutmak gibidir." (Buhari ve Müslim)

       Ebu Zerr’den ( r.a) şu hadisi rivayet ediyorlar: "Ey Ebu Zerr, her ay üç gün oruç tutarsan, 13,14 ve 15.ci günleri tut." (Beyhaki, Taberani, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Ahmet b. Hanbel, Bezzar, İbn Hibban sahihinde ve diğer hadis kitaplarında, bu konuyla alakalı birçok hadise rastlıyoruz. Mesela: Tirmizi ve Nesei,)

        Yine Hz. Aişe (ra) da, şöyle buyurmaktadır: "Allah Rasulü, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çokça özen gösterirdi." (Tirmizi, Savm,44; Nesai,sıyam, 36; İbn Mace, Sıyam, 42; Ahmed b. Hanbel 6/80.)

        Fakat çocuklarınız da bu Mevlid Kandilini veya diğer kandilleri duyacaklardır. Sorduğun da başınızdan savmayın. Karşınıza alıp anlayacağı bir tarzda anlatın. Bugün Paygamberin doğduğu rivayet edilen bir gün. Bu arada Rasulullah'la ilgili bilgi tazeleyin soru cevap şeklinde. Hayatına dair bilgiler, yaptığı iyilikler, nafile ibadetler vs ve bunların arasında kandillerin bulunmadığını da açıklamış olursunuz inşeAllah. Çocuklara neyi, neden, niçin ve ne sebeple yapmaları gerektiği veya yapmamaları gerektiği konusunda ikna edecek cevaplar verirseniz taklitçi olmayarak düşünceli, gerekçeli, gayeli ve amaçlı davranışlarda bulunabileceklerdir.

        Ayrıca şunu da belirtelim ki; Rebiülevvel Ayının 12. günü olarak veya Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanılan günler Peygamberin değil!, Muhammed'in doğum günüdür. Peygamberin doğumu Ramazan ayı, günlerden 26'yı 27'ye bağlayan gece de , Kadir Gecesi'dir. Vahyin doğuşu, Peygamberin doğuşudur.

        Kur'an insanları ihya etmek, canlandırmak,  diriltmek için inmiştir. Ne Rasulullah'ın doğumu, ne Ramazan, ne de Kadir Gecesi Kur'an'dan bağımsız olduklarında anlamsızdır. Kur'an Muhammed'e indi, Rasul oldu. Kur'an, Kadir Gecesi indi o gece mübarek oldu. Kur'an'dan bağımsız olanın hayatı yoktur. Kur'an'dan bağımsız olan canlı cenazedir. Bir gecede inen Kur'an, indiği geceyi bin aydan daha hayırlı yapıyor ise her an Kur'an üzere yaşayanı ne yapmaz?..

        Allah'ın istediği şekilde doğuşumuz Kur'an'la dır. Peki Kur'an bize nasıl iner?... İndiği zata bakalım...

       Vahyin indiği zat; çocukluğunda çok sevilen, bakımı için yarışılan... Gençliğinde "Emin" olan, güvenilen, kendi içlerinde yetişmiş fakat kendilerinden çok farklı olan biri... Yaşı 35'lere gelince, kendi yaşadığı dönemin kirlerine bulaşmamışsa da dahi arınmaya, kendini dinlemeye çalışan, düşünen biri... Arınmak, düşünmek ve ibadet için ara ara mağaraya çekilen... Tıpkı Ashab-ı Kehf gibi...

        Bizde Rasulullah gibi arınmalıyız... Yaşadığımız şu dönemin kirlerinden, caddelerinin, toplumlarının kirlerinden arınmak için önce bir uzaklaşmalıyız...Yani Vahiy herkese inmez... Önce gönle abdest aldırmalı... Ve OKU! Kur'an'ı, kainatı, insanı... Okuma hususunda mazeret ileri sürme, melek sıkar... Kur'an'dan uzaklaştıkça Allah kulunu daraltır, sıkıntılarla imtihan eder, dön Kur'an'a der.

"Haberiniz olsun; kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur." (13/ RA'D - 28)

        Vel hasılı kelam, Kur'an'a harfiyyen uyduk, Farzları uyguladık, Sünnetleri yaptık, Haramlardan kaçtık, bir Bid'atlarımız eksik kaldı onları da tamamlamaya çalışıyoruz!..

Kur'an  Talebesi

17 Ocak 2013 Perşembe

Ümmet Bilinci Konferansı (16.01.13)


 Ramazan kayan Hocanın, Ümmet Bilinci Konferansı:
          Bireyselleşmenin, bencilleşmenin,  dünyevileşmenin, duyarsızlaşmanın, alabildiğine yaygınlaştığı bir zaman diliminde Ümmet bilinci, kardeşlik ruhu, oldukça önem arz ediyor. Bu bakımdan, bu yönüyle kendimizi değiştirmemiz, geliştirmemiz, hazırlamamız, ciddi tedbirler üzerinde olmamız gerekiyor ve ciddi bir zaruret arz ediyor. 

          Liberalizmle birlikte, modernizmle birlikte, içine kapanma, müşterek bir bilinci terk etmek, kendini merkeze alarak bir hulus anlayışını sürdürme felaketi diyeceğim, hızla etkinlik gösterebiliyor ve bunun uzun vadede İslami kimlik üzerinde ki olumsuz etkilerini görmekteyiz, bunun üzerinde çok ciddi anlamda yoğunlaşmamız gerekiyor.

          Ulus Devlet anlayışı, Ümmet gerçeğini 150 yıldır ciddi anlamda tahrip etti. Ulus Devlet anlayışıyla birlikte milliyetçi akımlar, kavmiyetçi algılar, İslamın bünyesini, kardeşlik duvarını, korkunç bir şekilde aşındırdığına şahitlik etmekteyiz. Ama Hamdolsun tüm olumsuzluklara rağmen, Tevhidi bir bilinç ile İslami kimliğini netleştirme, koruma noktasında müslümanların çabaları da güzel sonuçlar vermeye başladı. Hamdolsun, tüm olumsuzluklara emperyalistlerin kültürüne, egemen güçlerin nifak, şer ve şirretlerine rağmen İslamı özgün bir şekilde kavramak ve öze dönüş dediğimiz fıtrata dönüş, güzel neticeler veriyor. Fakat bunun yaygınlaşması gerekiyor, toplumlaşması icab ediyor. Birazda bizim bunun üzerinde yoğunlaşmamız lazım. Ve hamdolsun, şuan İslam dünyasında esen rüzgarlar Ulus Devletlerinde miadını doldurduğunu bizlere haber veriyor. Tunus'ta, Libya'da, Mısır'da, Yemen'de, Suriye'de ki dalgalanmalarda artık gittikçe inisiyatif Müslümanalrın eline geçtiğine şahitlik etmekteyiz. İnşeAllah bunlar cemaatleşme aşamasından, devletleşme aşamasına da - ümit ederiz ki- Müslümanlar ağırlıklı bir şekilde geçiş yapabilirler ve ümmetin içine düştüğü parçalanmışlıktan, dağınıklıktan kurtulmanın yeni bir fırsatını da böylece yakalamış oluruz diye ümit ediyoruz. 

          Genel perspektiften önce, öze inmemiz gereklidir. Yani bu ruhu, bu bilinci, bu durumu içselleştirmemiz lazım. Kendi zihin dünyamıza, iç dünyamızda ümmet gerçeğini, kardeşlik olgusunu, cemaat vurgusunu iyice özümsediğimiz zaman, inşeAllah bunun Ümmete yansıması olacaktır. Dağınıklıktan, yozlaşmadan, parçalanmışlıktan kurtulup çok daha derinlikli, nitelikli bir seviyeyi, bir düzeyi yakalayabileceğimizi umut ediyorum. Şuan var olan Müslümanların daha etkin, daha nitelikli, daha belirleyici olabilmeleri için bizim kendi aramızda neye dikkat etmemiz gerekiyor, neler öncelik arz ediyor?

          Yani Ümmet sağlam bireylerden oluşursa sağlam bir Ümmet olur. Çürük fertlerden, hastalıklı bireylerden oluşan bir cemaat, oluşan bir yapı, oluşan bir Ümmet hastalıklı olacaktır. Biz İslami sorumluluklarımızla ne kadar güçlü, derinlikli, nitelikli, zenginlikli olabilir isek, bizden oluşacak hareketlerde, yapılarda, mücadelelerde o nispette -inşeAllah-  etkin ve sürükleyici, öncü ve özne olabilme imkanına elde etmiş olacağız. 

          Bugün var olan Müslümanların kendi  aralarındaki ilişkileri nasıl görülüyor? Tevhidi bir bilinci yakaladıktan sonra kardeşlik hukukunu ve Ümmet perspektifini, evrensel İslamî diriliş ve direniş ruhunu sürdürmedeki başarı seviyemiz nedir? 

          Yeryüzünde emperyalizme karşı, sömürgeci güçlere karşı, yerli tağutî rejimlere karşı onurlu bir duruşu, mücadeleyi sürdürmek için, önce bizim kendi iç dünyamızdaki sorunlarımızı halletmemiz lazım. Mücadelemizi daha etkin ve yaygın devam etmesini istiyor isek "5 G" formulünü hayata geçirebilirsek -İnşeAllah- önümüz açılacaktır. Hedefe daha yakınlaşacağız ve zorlukların üstesinden geleceğiz. Geleceğimizi inşaa etmek, geleceği kurtarmak, gençliğin elinden tutmak için, daha aktif, daha aksiyonel bir şekilde, İslami mücadelede yerimizi almış olacağız...

"5 G" Formülü;
          1. Güven - Güvenlilik; Eğer İslam adına şu dünyada bir şey yapacaksak, insanlığa bir mesaj sunacaksak, bir misyonumuz olacaksa ilk sermayemiz güvendir. Hz. Muhammed s.a.v ki, cahiliyye toplumuna geldiği zaman en büyük sermayesi El- Emin olması idi. Mücadelesini onun üzerine bina ediyordu. Her türlü eleştiriyi yapıyorlardı ama kimse onun eminliğiyle ilgili en küçük olumsuz bir görüş beyan edemiyordu. Bakıyoruz ki, mücadelenin en önemli dinamiği, ilk damarı eminliktir. Güven vermektir, güvenilir olmaktır. Şayet bizde de şu toplumda, bir şey yapacaksak önce bu soruyu kendimize soralım; "Benim toplum içerisinde ki güvenilirliğim nedir, itibarım nedir, saygınlığım nedir, ağırlığım nedir?" Dostlarınız yolda kalsın, düşmanlarınız size güveniyor mu, güvenmiyor mu? Bu adam, dürüsttür, sağlamdır, aleyhine de olsa asla yalan söylemez, asla ihanet etmez diye bir kabul edilebilir yönümüz var mı, yok mu? bunu araştırmak lazım. 

          Yaşadığımız dünya güven sorunu yaşıyor. Dünyadaki en büyük sorun güvensizlik sorunu, barış sorunu, özgürlük sorunu, onur sorunu. Dünyada güven kalmayınca anlaşmazlıkların önüne nasıl geçilecektir? Ailede güven kalmayınca eşleri nasıl bir arada tutacaksın? Ortaklar arasında güven yoksa, o ortaklık nasıl sürdürülecek? Cemaat arasında güvensizlik sorunu baş göstermişse o cemaat nasıl faaliyet gösterecek, nasıl mücadele edecek? 
Bizi bir arada tutan, birbirimize olan güvenimizdir. Bu biterse bizde bittik demektir, mücadele de bitti demektir. O halde güvenle yola çıkacağız, güven veren olacağız. İman etmek demek, imanın kelime anlamı, eminden gelir. Güvenin merkezi ve adresi olmaktır. Mü'min demek aynı zamanda kendisine güvenilen insan demektir. Kelime anlamına girdiğimiz zaman bu karşımıza çıkar. İlmimiz yetersiz olabilir, kültürümüz zayıf olabilir, amelimiz de az olabilir ama eğer güveniniz varsa, o güvenle birçok açığınızı kapatabilirsiniz. Bir çok yüreği fethedebiliriz, bir çok zorlukları aşabiliriz. 

          Fakat bu güveni kazanabilmekte kolay değildir. Bencil kişiye insanlar neden güvensin ki? Cimri kişilere toplum neden güvensin ki? Kendi egonusu düşünen, enaniyetçi, hasetçi, kinci kişilere insanlar ne diye güvensin ki? Önce dürüst olmak lazım, sağlam olmak lazım, sadık olmak lazım, salih olmak lazım... Attığımız her adımda insanlara güven vermek lazım. Fakat malesef bugün Müslüman toplumunda bir güven sorunu yaşanıyor. Güven krizi yaşanıyor. Diğer krizler önemli değil. Fikir krizlerini aşabiliriz, düşünsel sorunları aşmak kolaydır ama aramızda bir güven bunalımı oluşmuşsa bulunduğumuz ortamda ne bereket kalır, nede davetimize -  mücadelemizde hayır ve bereket kalır. İnsanlara mesaj vermeden önce güven verin. İnsanlara davetinizden önce dürüstlüğünüz ulaşsın, ahlâkınız ulaşsın, erdeminiz ulaşsın, adaletiniz ulaşsın, cömertliğiniz ulaşsın, mertliğiniz ulaşsın. Sesiniz gitmeden önce iyiliğiniz ulaşsın. Herkesle konuşmak zorunda değilsiniz. Davetçi; konuşan değil, konuşulan insandır! Toplumunuz, komşularınız, akrabalarınız sizin dürüstlüğünüzü konuşsunlar. Erdeminizi, iffetinizi, ahlâkınızı konuşsunlar. Evlerde sizlerden bahsedilsin, " ne iyi insan, ne güzel insan, ne onurlu insan," herkese siz ulaşmasanızda iyiliğiniz ulaşsın... Sadece Müslümanlara değil! Herkese... 

           Hz. Ebu Bekir Mekke'de, bir gün geliyor sürgün ediyorlar. Ama Hz. Ebu Bekir Medine'ye hicret ettikten sonra arkasından Mekkeli müşrikler şöyle konuşuyorlardı; "Ebu Bekir'siz bir Mekke eksiktir... Ebu Bekir'in boşluğunu kim dolduracak. Ebu Bekir gitti ikinci bir Ebu Bekir yok" diyorlar. Çünkü Ebu Bekir'in Mekke'de herkese iyiliği dokunmuştu. 

          Güven verebilmek için güven sahibi olabilmek için şunlarıda bünyemizde barındırmalıyız;
          a. Özgüven sahibi olmak. Karamsar, kötümser, hayata hiç olumlu - pozitif bakamayan, "hocam benden ne köy olur, ne kasaba"... Kendilerini katlettiklerinin farkında değiller. Ne demek, Allah sana halife diyecek, sen diyeceksin benden ne olur ne kasaba çıkar. İntihar değil midir bu? Bu tevazu değildir. İnsanın kendisini iptal etmesidir. Kendine yapabileceği en büyük kötülük, kendine yazık etmektir. Rabbim bizlere; siz halifesiniz, yeryüzünün varisleri sizsiniz. Yeryüzünün imamları, öncüleri sizsiniz. "Hocam bizden geçti artık, siz gençler söyleyin"... Yaşıyorsak bizden hiçbirşey geçmedi, geçemezde. Kendimize güvenmemiz lazım, özümüze dönmemiz lazım. Bardağın hep boş tarafını görmeyeceğiz. 

          Hiçbir ortamı beğenmiyor hiçbir kimseye uyum sağlamıyor, içine kapanmış, sıkıntılı, stresli. Bir yerde bir yanlışlık var. Bir dokun bin ah işit. Ne oldu ne başına geldi? Niye bu kadar nankörlük ediyorsun? Allah bu kadar güzel nimet vermiş, onları niye görmüyorsun? Hep eleştiri hep eleştiri... Kendini de bitiriyor, Müslümanları da bitiriyor. Oynamayacak gelin, yerim dar dermiş ya... Hep darlıktan şikayetçiler. Bu kendine zulmetmektir. Her Müslüman önce kendini keşfetmelidir. Kendindeki cevheri ortaya çıkaracak. 

          Her Müslüman kendisini inşaa etmelidir. Kendisinde var olan enerjiyi dışarı çıkaracak... Aksiyon... O zaman göreceksiniz tembel ve pasif insanlarda ne maharetler, ne hasletler çıkacak. Meziyet o zaman ortaya çıkacak. Ama kendini kilitlemişse bir adam, kapatmışsa ona yapacak bir şey yoktur. En büyük sorunlarımızdan biri iç dünyamızda kendimizle barışık değiliz. Kendisiyle barışık olmayan Müslüman, başarılı olamaz... Vesveseleri, korkuları atmak lazım. Kendine güvenmeyen Müslüman, vesveselere, korkularına yenik düşer. Evhamlardan kurtulamaz. Herkesten işkillenir. Hep kötü ihtimali düşünür, hiç iyi ihtimal düşünmez. 

          b. Birbirimize güvenmek. Müslüman kardeşine güvenmeyecekse kime güvenecek? Neden birbirimizde bahaneler, eksiklikler arıyoruz ki? Biz birbirimizin sicil amiri değiliz. Birbirlerinizle ilgili çetele tutmaya kalkışmayın. Kardeşlerinizle ilgili elinizde kalem değil silgi bulunsun. Elimizde o kadar çok dosya varki infaz etmeye heran hazırız. Günahkarda olsa Müslümana güvenmek lazım. Günahsız Müslüman var mı ki? Hani Hz. İsa a.s diyor ya; İlk taşı hiç günah işlemeyen atsın. Eğer birbirimize taş atacaksak, ilk taşı hiç günah işlemeyen atsın, kaç kişinin elinde taş olacak görelim? 

          Birbirimize güvenmek mecburiyetindeyiz. Yalnızsak hiçiz, bir aradaysak değerimize değer katarız, gücümüze güç katarız, ufkumuza ufuk katarız. Günahından, hatasından dolayı kardeşlerimizin üstünü çizmeyeceğiz. Onların defterini dürmiyeceğiz, iplerini pazara çıkarmayacağız. Allah Rasulu'nün hayatından bir örnek;
          Rasulullah s.a.v bir ordu hazırlıyor Medine'de, Mekke'yi fethetmet için. Ama hazırlığı gizliyor, askerî sır. Müşrikler duymasınlar gidip Mekke'yi fethedeceğiz. Allah Rasulu'nün çok güvendiği sahabelerden biri, bu hazırlığı bir mektuba yazıp,bir kadına veriyor ve Mekkeli müşrikelre git bu mektubu ulaştır diyor. Allah, bu olayı Rasulu'ne bildiriyor. Rasulullah iki kişiyi gönderiyor. Görevlendirilenler gidiyorlar denilen yerde kadını buluyorlar. Kadın inkar ediyor, ısrar üzerine mecbur kalıyor ve saç örgülerinin arasından mektubu çıkartıp veriyor. Mektub Rasulullah'a geliyor, açıp bakıyor. Mektubun altındaki imzayı görünce şaşırıyor. Hiç beklemediği bir isim var hemen çağırıyor. Mektubu yazana gösteriyor "sen mi yazdın diyince", boynunu büküyor. Hatib İbni Ebi Beltaa, çok seçkin güzide bir sahabî.  Hz. Ömer imzayı görünce; "Bırak Ya Rasulullah, şu münafığın boynunu vurayım". Belki kılıcı hak eden bir durum. Ama Allah Rasulu, musade etmiyor. "Ya Hatib neden bunu yaptın?" diyor. 
          Hatip; "Ben Kureyşlilerden değilim. Mekke'de ailemi koruyacak kimse yoktur. Ben bu mektubu yazmakla Kureyş ileri gelenlerini bir minnet altında bırakmak ve böylece ailemin korunmasını sağlamak maksadıyla böyle yaptım. Yoksa bunu küfre saptığım veya dinimden döndüğüm için yapmış değilim. Vallahi ben, Allah ve Resulüne olan imanımda sabitim." diyor.
          Hz. Ömer hızını alamayarak;" Ey Allah'ın Rasulu, askeri sırları vererek ihanet edenin hakkı şu kılıçtır, müsade ette şunun boynunu vurayım". Allah Rasulu; "Ya Ömer, Hatib Bedir ehlindendir. Nerden biliyorsun, Allah'ın Bedir ashabının gelmiş geçmiş günahlarını affetmeyeceğini nerden biliyorsun?"diyor ve affediyor. Allah Rasulu, Hatib'i değerlendiriken son işlediği hata ile değerlendirmiyor, bütün hayatına göre değerlendiriyor. 
Sizlerde bir Müslümanı konuşacaksanız, yargılayacaksanız, suçlayacaksanız son işlediği kusur ile değil o ana kadar ki yaşamına, mucadelesine bakarak yaklaşın. Parçacı yaklaşmayın. Ahan düştü bir tekme de benden demeyin. Önemli olan düşmüşün elinden tutmak ve güvendiğinizi belirtin. Islah etmeye çalışın. Demek ki, ümmetinde- kardeşliğinde yürümesi için ıslahçı, affedici olmalıyız ve bunun içinde güvenmeliyiz. Nefsine uydu diye, güvensizlik noktasında değerlendirmemek lazım. Deki ben fikri olarak ayrıyım, güvenmiyorum deme!. Mezhebi farklı olabilir, okuduğu kaynak farklı olabilir, derneği, cemaati farklı olabilir, ülkesi, ırkı farklı olabilir ama bu farklılıkları güvensizlik olarak nitelemeyeceğiz. Taki ihanetini görünceye kadar. 

          c. Allah'a güvenmek. Eğer Allah ile güven sorunu yaşıyor isek, hayat kaydı demektir. İstikamet şaştı demektir, rayından çıktı demektir. Dilimle Allah'a güveniyorum demek yetmiyor. Fiili duruşumuzla bunu göstermeliyiz. 

          Allah'a güveniyorum diyor ama rızk korkusundan kurtulamıyor. Allah'a güveniyorum diyor ama ölğm korkusunu üzerinden atamıyor, vesveselerden kurtulamıyor. Bu nasıl güvendir? Allah hangi yarattığının rızkını vermemiş? 

          Allah'ın şanına yakışır bir şekilde güvenmek gerek. Allah'a muhtaç olduğumuzu ve ihtiyacımıza Allah'ın gidereceği noktasında Allah'a tam bir güven ile güvenmedikten sonra Allah ile aramızdaki mesafeyi kapatamayız. 
         
         İbrahim a.s, Allah'a güvenip ateşe yürüdüğü zaman, ateş onu yakmadı...

         Hz. İbrahim, Hz. Hacer ve İsmail'i getirip ıssız vadiye bırakıyor. Bir kadın ve bir çocuk... Hz. Hacer validemiz soruyor: "Ey İbrahim bizi bırakıp nereye gidiyorsun?". Cevap yok. bir daha sordu yine cevap yok. Sonra soruyu değiştiriyor : " Ya İbrahim bunu sana Allah mı emretti?". olumlu cevaba karşılık sustu. Ağlamadı, sızlamadı, nerden başıma geldi bu? demedi. Sen nasıl bir erkeksin, bir kadını bir çocuğu çöle bırakıp nasıl gidersin? demedi. Allah'a güvendi. İsmail susuz kaldığında, Hacer hareket halinde. Sefa ile Merve arasında bir eylem başlatıyor. Allah, o kadının (Hacer validemizin) eylemini öylesine önemsiyor ki, kıyamete kadar Hacca ve Umre'ye gidecek olanlar ibadetinin ibadet olabilmesi, ancak o kadının adımlarını takip etmek mecburiyetindedir. 

         İsmail a.s, Allah'a güvenip boynunu bıçağa uzattığı zaman, bıçak kesmedi..

         Meryem Rabbine güvendiği zaman, İsa a.s'mı babasız bir şekilde dünyaya getirdiği zaman, Allah onu yanlız bırakmadı.Kurumuş hurma ağacı meyve verdi, ayağının altında sı fışkırmaya başladı.

         Musa'nın annesi Allah'a güvenipte Nil'in sularına bıraktığı zaman, Fravunun sarayında Allah onu yanlız bırakmadı, Asiye'nin korumasında Fravunun ocağında büyüttü. 

         Rasulullah s.a.v, Ebu Bekir ile Sevr Mağarasındayken; Allah'a güvenerek, "Üzülme! Allah bizimle beraberdir" dedi.  
Siz Allah'a güvendiğiniz oranda Allah sizinle beraberdir. Aklınıza, paranıza, diplomanıza, statünüze, çevrenize, cemaatinize, kabiliyetlerinize güveniyorsanız, Allah sizi bırakır ne haliniz varsa görün der... Güvenip bel bağladıklarınız sizi kurtarsın diyecektir...

         2. Gönüllülük - Gönüllü olmak: Eğer bu dava ve bu Ümmet için, bu kardeşlik için, bu cemaat için, mücadele için gönlümüzü ortaya koymakla, yüreğinizi ortaya koymakla, içtenlikle, tüm benliğinizle kendinizi bu işe mücadeleye vermezseniz, göstermelik olur. Gönüllülük yoksa şekilcilik vardır, göstermelik vardır, görünürlülük vardır. Allah'ın bizden istediği görünürlülük değil, gönüllülüktür. Görüntü çağında yaşıyoruz, gösteriş çağında yaşıyoruz. Gösteriş çağında gönül kayboluyor, kalp gidiyor, sadece akılla hareket ediliyor. Eğer aklın yanında kalp yoksa, akıl kalbin konturolünde değilse, kalp akıl bütünlüğü yoksa, akıl bizi duvardan duvara çarpar. Aklına güvenenlerin akidesini görmüyor değiliz. 

         Gönüllüğü sakın şöyle anlamayın; gönüllülük keyfi değildir, isteğe bağlı hareket etmek değildir. Bahsettiğimiz gönüllülük farklıdır. Kendini mecbur hissetmektir, kendini mes'ul hissetme, sorumlu hissetme, kendini yükümlü hissetmek anlamında gönüllülük. Yoksa halkın söylediği tarzda "Kızın gönlüne bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya" şeklinde bir şey değildir kastettiğim. 
  
         İman eden herkes bu işte kendisini sorumlu hissedecek. Kalpten gelecek, inananarak, içtenlikle benimsiyecek, bu işte kendini görevlendirecek ki bu işte hayrı olsun. Bizlerse "nasılsa bu işin hocaları var, alimleri var, onlar varken bize sıra gelinceye kadar, zaten bir görev olsa beni bulurlar - ararlar -  teklif ederlerse yaparız elimizden geleni". Hayır!.. Bu hayırlarda yarıştır. Bizim öne çıkmamız gerekir, aktif olmamız lazım, sırayı başkasına vermememiz lazım, sonunda sevap var - Allah'ın rızası var. Nasıl beklersin? Deseler ki; " Markette , pazarda şu ucuzlamış. Aman kimse almadan bitmeden ben yetişeyim" diye koşarız. Ecir var bu işin sonunda - Allah'ın rızası var, "kardeşler varken ben gitmeyim" demeyeceğim benim ihtiyacım var. Sahabeden iki örnek verelim o zaman gönüllülük nasıl olur daha iyi anlaşılır.

         Uhud savaşı öncesinde;
         Rasulullah s.a.v., talimat veriyor. "Eli tutan herkes hazırlansın, müşriklerle savaşıcağız". Herkeste bir hareketlilik başlıyor. Bir evde de, bir babanın yedi oğlu var, yedisi birden hazırlanıyor. Yaşlı bir babaları var ve ayağı da topal. Oğullar bakıyor ki, baba da hazırlanıyor. "Baba ne oluyor, hayırdır?". " E duymadınız mı? Allah Rasulu, sefer emri çıkardı". "Sen yaşlısın, ayağında topal, sen bu işten muafsın. Geride bir yığın gelinin, torunların var. Onların başında sen dur". Baba dinlemiyor hala hazırlanıyor. Gidip Rasulullah'a diyorlar ki; " Ey Allah'ın Rasulu, babamızın hali bu, bizi dinlemiyor. Sen birşey söyle". Allah Rasulu, çağırıyor. Amr bin Cemuh'a, "yaşlı halin üzere senin savaşa katılmak gerekmiyor, sen evde kalsan, gelin ve torunlarına göz kulak olsan daha uygundur" diyor Rasulullah. Amr bin Cemuh, boynunu büküyor; "Ey Allah'ın Rasulu, n'olur beni bu seferden alıkoyma". Oğullarına da, döner şunu söyler; "Yavrularım, eğer başka bir iş, başka bir mesele olsaydı sizi dinlerdim. Ama şuan işin ucunda cennet var. Müsade edinde, şu topal ayaklarımla cennete gideyim. Niye bana engel oluyorsunuz?". Allah Rasulu: "bırakın, engel olmayın" der. Gönlünü, yüreğini ortaya koymuş, buna hangi hakla karşı konulur ki? O haliyle savaşa katılır ve akşam şehidler arasındadır. Allah Rasulu; "Amr topal ayağıyla sekteye sekteye cennete koştu". Allah'ın cennetini görüyorsanız; bahane değil, mazeret değil, gerekçe değil. Yüreğinizi - gönlünüzü ortaya koyup, gecenizi gündüzünüze katıp, Allah için ne yaparım diye çırpınmamız lazım. Yoksa hatır için bu işler yürümez. Birinin baskısından, rüzgârından dolayı, biri elimizden tutupta çektiği için bereket olmaz. 

        Yine Uhud savaşında şöyle bir olay yaşanıyor;
        Sahabenin zorda kaldığı, Allah Rasulu'nün dişini kaybettiği, kırıtik bir an. O sıra Allah Rasulu elindeki bir kılıç, sahabeye gösteriyor: "Bu kılıcın hakkını kim verecek?". Ebu Dücane ismindeki bir sahabe hemen öne atılıyor: "Ey Allah'ın Rasulu, o kılıcın hakkını ben vermek isterim". Rasulullah s.a.v. tekrar soruyor: "Bu kılıcın hakkını kim verecek?". Yine aynı kişi, Ebu Dücane: "Ben vereceğim". Rasulullah üçüncü kez sorar yine Ebu Dücane "Ben vereceğim o kılıcın hakkını" der. Allah Rasulu, kılıcı Ebu Dücane'ye teslim eder. Ebu Dücane sorar: "Ey Allah'ın Rasulu, bu kılıcın hakkı nedir?". "Bu kılıcın hakkı, bu kılıc kırılıncaya , parçalanıncaya kadar düşmanla savaşmaktır" der Rasulullah. Ebu Dücane gönüllü olarak kılıca sahip oldu. İşin ucunda ölümün olduğunu bile bile aldı. Başına kırmızı bir bandaj bağladı, düşman saflarına doğru hareket etmeye başladı. Gerilmiş heybetli heybetli yürüyordu. Allah Rasulu, Ebu Dücaneyi işaret ederek: "Şu yürüyüş varya, normal şartlarda Allah bu yürüyüşü sevmez. Kibirli ve gururlu. Ama şuan Allah ve Rasulu'nun sevdiği bir yürüyüştür". Düşmana karşı tüm heybetiyle yürüyor. İşte Ebu Dücane gibi gönüllü olmak. 

        3. Güçlülük - Güçlü olmak gerekir. Müslümanların güçlü olması lazımdır. Zayıf Müslümanları ezip geçerler. Eğer zayıfsanız, kimse sizin sözünüze itibar etmez. Mücadelenize de itibar etmez, emeğinize de saygı duymaz.
Her yönüyle güçlü olmalıdır, Müslüman. Hem imanımızla amelimiz güçlü olacak, ilmimiz güçlü olacak, ahlâkımız güçlü olacak, kültürümüz güçlü olacak, ekonomimizde güçlü olacak, bedenimizde güçlü olacak, yüremizde, ruhumuzda. Ticari gücümüz olacak, siyasi gücümüz olacak. Çünkü güçlü olmadığımız zaman sizi gırgıra alırlar, alay ederler, aşağılarlar. Boğarlar, size hayat hakkı tanımazlar. Haklı demezler. Zayıf yönümüzden tepemize binerler, yok ederler. Müslümanların gönüllü oldukları kadar güçlüde olmaları gerekir. Gücünüz olduğunda kabul etmese de saygı duyar, haddini bilir. İşte edepsizlere haddini bildirmek için, güçlü olmamız lazım. Malesef Müslümanlar zayıf düştükleri zaman başlarına neler geliyor, ibret almamız lazım. 

        Herkez kalemden anlamaz, herkes Kur'an'dan anlamaz. Bazılarının hakkından kılıç gelir. Kılıcı gösterince hizaya gelirler. Ama onda da bir şeye dikkaet edeceğiz. Kılıç, kalemin emrinde olacak. Kılıcı kendi ahline bırakırsan, gücü kendi haline bırakırsan, güç azgınlaştırır. Konturolsüz bir güce dönüşür, oda başımıza bela olur. Kuvvet, 

        Kur'an'ın emrinde olmalı. Kur'anı Kerimden bir ayet hatırlatayım. 
        Hz. Lut a.s'dan bahsediyor. Lut kavmi, çirkef bir kavimdir. Ahlâksız, homoseksuel bir kavimdir. Lut a.s ne kadar uğraşsada ıslah olmuyorlar. Bir gün Melekler, genç delikanlı olarak Lut a.s'a misafir oluyorlar. Lut kavminin gözü dönmüş gençleri bu misafirleri görüyorlar. Lur a.s'dan misafirleri istiyorlar. Lut a.s misafirlerin karşısında çok zor durumda kalıyor ve şunu şöylüyor;  «(Lût da:) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, yâhut sağlam bir kaleye sığınabilseydim!» (11 / HÛD - 80)

        Bugün İslam ile alay eden, Rasulullah s.a.v ile alay edenlere karşı keşke Ümmet-i Muhammed'in dağınık değil de, güçlü bir organizasyonu, gücü olsaydı o edepsizlikelri yapabilirler miydi? Gücümüzün olmadığını bildikleri için, yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını gördükleri için belli aralıklarla aynı çirkefliklerini tekrarlıyorlar. 
Mekke'de Müslümanlar 40 kişi olunca, Kâbe'ye yürüdüler. Ömer'in gücünü arkalarına alınca, ayaklarını yere vura vura yürüdüler Kâbe'ye. Acaba bugün o 40'ın karşılığı nedir diye düşünüyor muyuz? Medine'de 310 kişi oldukları zaman Bedir'e indiler. 

         Hz. Musa a.s'a, Allah "git Fravunu uyar". Musa a.s diyor ki; "Ya Rabbi, gitmesine giderim de karşıdaki Fravun. Bu işte kardeşim Harun'la sırtımı güçlendir, Harun'u bu işte bana destekçi gönder". Allah'da Harun'u, Musa'ya gönderiyor. Eğer bu zamanın Fravunlarına karşı gideceksek, mutlaka Harun'ları yanımıza alıpta gidelim. Harun'ları yok sayarak Fravunlara karşı etkili olamayız. Musa a.s, "Ben peygamberim, Allah'ın yardımıyla tek başına yaparım" demiyor. Harun'suz Fravunların yanında sözümüz etkili olmayacaktır. 

          4. Gayretlilik. Güçlü olabilirsiniz. Haklı olabilirsiniz, gönüllü olabilirsiniz ama gayret yoksa yapacak bir şeyde yoktur. Şuurlu Müslümanları nasıl gayrete getireceğiz? Kur'an'ı ezberlemiş, ilimlere vakıf olmuş, yıllarca diz çöküp ders almışlar ama ayağa kalkacak - harekete geçecek mecalleri yok. Mecalleri yok, umutları yok, ufukları yok. "Ne yapacam şimdi?" diyor. Bu Müslümanlarla hangi sorunu halledebilirsin ki? Hangi hedefe yürüye bilirsin ki? Bize gayret lazım. Kabiliyetli, yetenekli, birikimli, donanımlı olabilirsiniz ama adım atacak haliniz - mecaliniz yoksa oturun oturanlarla beraber. 

        Allah Rasulu s.a.v. Buyuruyor ki ; "İki günü bir birine denk geçen ziyandadır". Her güne birşey sığdırmanız, katmanız lazım. Amel defterinize hergün artı birşey yazdırmanız lazım. "Bugün amel defterime sevap olarak ne yazdırdım?" Geçmişte yazdırdıkalrımızla yetinmeyelim. Geçmişin hatıralarıyla ya da geleceğin  hayalleriyle kendimizi kandırmayalım. 

        Suriye gayretimizi bekliyor. Arakan gayretinize muhtaç. Şu toplumun içirisinde bataklıkta, hergün namazsız ve Kur'an'sız ölen binlerce insanlardan bizler sorumluyuz, İslam'ı onlara ulaştıramadığımız için. Yarın bizi Allah'a şikayet edebilirler. Kendimizi savunacak hiçbir gerekçemiz olmayacaktır. 

         Geçen yıl Reyhanlı'daki mülteci kaplarını ziyarete gittim. Bir çadırdan genç bir gençle tanıştık. "Ben doktorum" dedi. "Bir ihtiyacınız var mı?" diye sordum. Benden ne ekmek istedi, ne battaniye ne başka bir şey istemedi. O doktorun bana söylediği şu; "Halep'ten yeni geldim. Şiddetli çatışmalar devam ediyor. Ölenlerimiz kurtuldu. Geride on binlerce yaralımız var. Yaralılarında hepsi kurşun yarası, kan kaybediyorlar. Duyduk ki, Türkiye'de kan kaybını durduracak bir ilaç var. Eğer bu ilacı yetiştiremezsem, kan kaybından her saniye can kaybı artış gösteriyor." İstanbul'a döndüm, gerekli yerlere haber bıraktım. "Muhakkak bu ilacı bulup göndermemiz lazım". İki hafta sonra gazetelerde şu haberi gördüm; Suriye'de ki doktor Hasan, kamuoyuna şu açıklamayı yapıyor: "Yaralılarımızın kan kaybını durduracak ilacı bulamadığımız için kan kaybından yaralılarımız ölmesin diye ateşin üzerinde yağı eritiyoruz, kızgın yağı yaralar üzerine döküyoruz ve bu şekilde yaraları dağlayarak kanı durdurmaya çalışıyoruz. Düşündüm, yüz sene öncede dedelerimizin - nenelerimizin uyguladığı gibi. Sonra dedim ki, Suriye'de ki yaralı kardeşlerimizin kan kaybını durdukmak için ateşte eritilmiş kızgın yağlar yaralarına dökülürken, bu kızgın yağlar bizimde yüreğimizi yakmıyorsa önce insanlığımızı sonra Müslümanlığımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. Ve gayrete gelmemiz gerekiyor. 

         Üç hafta önce de Suriye'de ki dostlar aradılar. İşin ne kadar ciddi olduğunu size anlatmak için aktarıyorum. Telefon gelince, düşündüm ki, ya battaniye isteyecekler yada un isteyeceklere diye bekliyorum. Ama telefonda ki ses benden şunu istedi: "çadırlarda okuyacak Kur'anı'mız yok bize Kur'an gönderin!.. Zalimler evlere girince, Kur'an'ları da parçalıyorlar. Matbaalar yıkılmış, kitap evleri dağıtılmış, okuyacak Kur'an bulamıyoruz. " Yani demek istiyor ki, "icabında biz, yemeksiz, kıyafetsiz, evsiz, yurtsuz, yuvasız yaşayabiliriz ama Kur'an'sız yaşayamayız. Bizi hayata bağlayan Kur'an, bizi Allah'a bağlayan Kur'an, n'olur bari bize Kur'an gönderin!.." Allah razı olsun kardeşlerden, gönderdik Kur'an'ları. Kur'an'la, namazla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Bizlerin evlerinde belki Kur'an Ramazan'dan Ramazan'a açılıyordur... 

          Bir ay önce Van'a gitmiştim. Depremden çıkmış olan, Van'a Erciş'e. Baktım ki bir telaş var. "Hayırdır" dedim. Suriye için yardım kampanyası başlatmışlar. Bana dediler ki; "geçen yıl biz alan eldik, Hamdolsun bu yılda veren el oluyoruz inşeAllah". Hala konteynerler da yaşıyorlar, prefabrike evlerde yaşıyorlar ama düşenin halinden en iyi düşen anlar. Onlar suriye ile ekmeklerini bölüşüyorken bizim daha fazlasını yapmamız lazım. Bugün siz Suriyeli çocuklarla, yetimlerle ilgilenmezseniz endişe ediyorum. Allah bizi kendi çocuklarımızla acaba nasıl imtihan edecek? Siz bugün Suriye'nin yetimleriyle ilgilenin ki, Allah size çocuklarınızı bağışlasın. Sadece kendi çocuklarını görür, mazlum çocukları görmezseniz çocuklarınız başınıza bela olabilir. Siz merhamet edin ki, Allah'ta size merhamet etsin. Oturduğunuz yerde Suriye'ye dua etmeniz yetmez. Dua etmek kolaydır. Asıl bizim Suriye'nin duasını almamız lazım!.. Allah mazlumun duasını almak için fırsat vermiş. İnşeAllah bu fırsatı değerlendirelim...

          5. Görevlilik - Görev almak. Bu hayatta, bu mücadelede, bu davada , bu kullukta hepimiz görevliyiz. Hepimiz sorumluyuz. Bunun ötesi berisi yok. Rasulullah s.a.v buyuruyor: "Hepiniz çobansınız". "Bir kısmınız çobansınız bir kısmınız sürüsünüz" demiyor. Zaten halife olmak demek, görevli olmak demektir. Bu işleri nasılsa biri yapar demeyeceğiz  Biri benim yerime namaz kılabilir diyebiliyor muyuz? İki kişilik tabut yok, tabutlar tek kişilik. Kimse kimsenin tabutuna, mezarına girmeyecek. Her birimiz, görevli, sorumlu, mükellef olduğumuzu hatırlayacağız ve ona göre hareket edeceğiz. İhmal etmeyin, elinizi tez tutun. Yoksa fırsatlar elinizden kayıverir. İnşeAllah bu hassasiyetle, şimdiye kadar ki gayretinizi biraz artırırız, çıtayı biraz yükseltiriz. Rabbim bu bilinçle geleceğe hazırlanmayı ve yürümeyi bize nasip etsin. (Âmin). Eğer "5 G"yi yaşarsak gevşemekten, geçiştirmekten, gecikmekten kurtuluruz. Geleceğimizi garanti altına inşeAllah alırız. 

11 Ocak 2013 Cuma

Siyer-i Nebi Ders Notları - 14 (Hızır ile Musâ Aleyhisselamın Kıssası)


Kehf Suresin de, Hızır ile Musa a.s'ın bir olayından bahseder. Bu olay üzerinden çok tuhaf yorumların yapıldığı ve bolca hurafenin bulunduğu bir konudur.

         HIZIR ile MUSA A.S'ın KISSASI:

         Musa a.s'a tevrat verildikten sonra Tih çölünde iken vuku bulan bir olay.
         İsrailoğullarından birisi ona şöyle dedi: Biz senin bu söylediklerini biliyoruz. Yeryüzünde senden daha bilgili bir kimse var mıdır? Ey Allah'ın peygamberi! Hayır, deyince yüce Allah ilmi kendisine havale etmediği için ona sitem etti. Allah, Cibril (as)ı gönderdi: Ey Musa! Benim ilmimi nereye tevdi ettiğimi (kime verdiğimi) sen ne bilirsin, dedi. İki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum vardır... [Suyûti, ed-Durru'l-Mensar, V, 418]

         Hadiste zikredilen: "O senden daha bilgilidir" ifadesi şu demektir: O teferruat kabilinden bir takım vakaların; muayyen, belirli bir takım olayların hükümlerini senden daha iyi bilir, yoksa mutlak olarak senden daha bilgilidir, demek değildir. Buna delil de Hızır'ın, Musa a.s'a söylediği şu sözlerdir: Hiç şüphesiz sen, benim bilmediğim Allah'ın sana öğretmiş olduğu bir bilgiye sahipsin. Ben de Allah'ın bana öğretmiş olduğu fakat senin bilmediğin bir bilgiye sahibim. Buna göre onların her birisi diğerine nisbetle bir bakıma daha bilgilidir. Onların birisinin bildiği diğerinin bilmediği konuda, bilen bilmeyenden daha bilgilidir.

Hani Musa genç yardımcısına demişti: «İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim.» (18 / KEHF - 60)

         Rivayetlere göre genç yardımcısı: Yûşa b. Nûn'dur. Yanlarına azık olarak balık alıyorlar. Musa a.s, Yûşa a.s'a  dedi ki: "Benim senden istediğim, balığın senden ayrılacağa vakti ve zamanı bana bildirmendir."

Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık da) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu.(18 / KEHF - 61)
 
         Yûşa a.s, toprağı nemli bir yerde bir kayanın gölgesinde bulunuyor iken -Musa a.s da uykuda iken- balık (zembil içinde) hareket etmeye başladı. Beraberindeki genç delikanlı onu uyandırmayayım dedi, uyanınca da ona durumu bildirmeyi unuttu.

(Varmaları gereken yere gelip) geçtiklerinde (Musa) genç yardımcısına dedi ki: «Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız yolculuktan gerçekten yorulduk.»(18 / KEHF - 62)

(Genç yardımcısı) dedi ki: «Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unutmuş oldum. Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu.»(18 / KEHF - 63)

(Musa) Dedi ki: «Bizim de aradığımız buydu.» Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler.(18 / KEHF - 64)

Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular.(18 / KEHF - 65)

          Orada "kullarımızdan bir kul buldular" buyruğundaki kuldan kasıt cumhurun görüşüne ve sabit hadisler gereğince Hızır a.s'dır.

Musa ona dedi ki: «Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?»(18 / KEHF - 66)

Dedi ki: «Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin.»(18 / KEHF - 67)

(Böyleyken) «Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?»(18 / KEHF - 68)
(Musa:) «İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiç bir işte sana karşı gelmeyeceğim» dedi.(18 / KEHF - 69)

         îbn Atiyye der ki: Hızır'ın bilgisi kendisine vahiy ile verilmiş, işlerin iç yüzlerini bilmek ilmi idi. Onun yaptığı fiillerin hükümleri zahiren görülen şekillere göre verilmezdi. Diğer taraftan Musa'nın bilgisi, insanların söz ve fiillerinin zahirine göre hüküm ve fetva vermek ilmi idi. [Bütün bu rivayetlerin doğruluğunu ancak Allah bilir.İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/60-66.]

Dedi ki: «Eğer bana uyacak olursan, hiç bir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle anlatıp söz edinceye kadar.»(18 / KEHF - 70)

         Muhtemelen bura da Yûşa a.s'dan onlardan ayrılıyor. (Allah-u Alem...)

         Müslim'in, Sahih'inde ve Buharı'de şöyle denilmektedir: "...Denizin kıyısında yürümeye koyuldular. Bir gemi geçti, kendilerini gemiye almak üzere sahipleriyle konuştular. Hızır'ı tanıdıklarından ondan ücret almaksızın gemiye bindirdiler. Gemiye bindikten sonra, Musa bir de baktı ki Hızır, gemi tahtalarından birisini keserle yerinden söküp çıkarmış. Musa ona dedi ki: Bunlar bizi ücretsiz olarak taşıdılar, sen kalktın içinde bulunanlar suda boğulsun diye onların gemilerini deliverdin "Andolsun ki sen büyük bir iş yaptın" diyor.[Buhârî, tim 44, Enbiyâ 27, Tefsir 18. sûre 2, 4; Müslim, FeclM 170; Tirmizt, Tefsir 18. sûre lj Müsned, V, 118]

Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: «İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.»(18 / KEHF - 71)
 
         Kurtubi: Her peygamber gibi Musa a.s'da kendisinden önce etrafındakileri düşenerek "içindekileri boğacaksın" diyor.

Dedi ki: «Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?»(18 / KEHF - 72)

(Musa:) «Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma» dedi.(18 / KEHF - 73)

Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: «Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın.»(18 / KEHF - 74)

Dedi ki: «Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?»(18 / KEHF - 75)

(Musa:) «Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun» dedi.(18 / KEHF - 76)

(Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip onlardan yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: «Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin.»(18 / KEHF - 77)

          Musa ona dedi ki: "Biz bunların yanına bizi misafir etmeleri için geldik, onlar bize yiyecek dahi vermediler. Dileseydin elbet buna karşılık bir ücret alırdın."

Dedi ki: «İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim.(18 / KEHF - 78)

Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı.» (18 / KEHF - 79)

Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve küfür zorunu kullanmasından endişe edip korktuk.»(18 / KEHF - 80)

         Bu konuda ki rivayetler şöyle; Allah'ın emri olmadan zaten asla yapamaz.
         Alimlerin bir kısmı: Bu çocuk baliğ idi ve iki kasaba arasında yol kesicilik yapardı. Babası da bu iki kasabadan birisinin büyükleri arasında idi. Annesi ise öbür kasabanın büyükleri arasında yer alıyordu. Yaptığı hırsızlık anne -  babasına şikayet edildiği zaman yemin ederek inkâr ediyor ve ailesini zor durumda bırakıyordu.
         Bir kısım alim: Bu çocuk büyüdüğü zaman çok zalim bir hükümdar olacaktı.
         Bir kısım alim: Bu çocuk daha o zaman anne - babasının kendisine vermiş olduğu Allah inancını inkâr ediyordu.
         Yine rivayetlere göre; O çocuğun ölümünden sonra o anne - babaya Allah, salih bir evlat verdi.Ve zamanın en büyük alimlerinden oldu. (Allah-u Alem...)

         Aslen Hızır a.s, Musa a.s'a tevekkülü öğretiyor.  "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (2 / BAKARA - 216)

Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik.»(18 / KEHF - 81)

          Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Burda salih anne - babaya vurgu yapalım. Bir önceki ayetteki çocuğun anne - babasıda salih kimselerdi. Ondan bir önceki ayette gemi sahipleri salih kimselerdi. Şimdi ki, iki yetim çocuk daha küçücük iken Allah azze ve celle babaları salih bir kimse olduğu için yardımını gönderiyor. Anne - baba salih olursa, Allah'ın lütfu heryerden gelir. Yeter ki Allah'la arandaki irtibat sağlam olsun. Mevla, Mü'min kuluna değer veriyor!.. Salih bir kul olursak eğer, bize nasıl değer vereceğini bir anlayabilsek... Dünyada ki diplomalar kadar, mevkiler kadar buna iman edebilsek... Rabbim sonumuzu hayr eylesin... (Âmin)

«Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin onlara karşı sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.»(18 / KEHF - 82)

          El-Hâkim: Allah azze ve celle hükmeden ve hikmetle iş yapandır. Hikmet: yerli yerince iş yapmak.

          Hızır a.s, Allah'ın kendisine vermiş olduğu olayların iç yüzünü görebilme ilmiyle, bu işleri yapmış Musa a.s'ın ondan ibret almasını sağlamıştır. Bu kıssa; Musa a.s'a, Allah bildirmedikten sonra Ulu'l-Azm peygamberi de olsan hiçbir şey bilemezsin. Allah sana bildirdiği gibi başka bir kuluna da bildirebilir.Fakat Hızır a.s, Musa a.s'dan üstün değildir.Sadece ikisine verilen ilimler farklıdır.

         Şimdi gelelim Hızır a.s ve günümüzdeki Hurafelere:

        Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli oldu­ğu kabul edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır.

        Buhârî’nin Abdullah b. Abbas’ın görüşü olarak yer verdiği bir rivayette buluşma yerindeki kayanın dibinde “hayat” denilen bir su kaynağı bulundu­ğu, damlalarının dokunduğu her şeyin canlandığı, söz konusu balığa da bu su­dan birkaç damlanın isabet ettiği ifade edilmekte, Tirmizî’de ise bazı insanların böyle iddia ettiği belirtil­mektedir.

         Bazı hadisçiler de tarihçilerin kaydettiği rivayetlere göre Hızır’ın Deccâl’i yalanlaması için ömrünün uzatıldığı (İbn Hacer, el-Işâbe, I, 431), Dec-câl’in karşısına çıkacak kişinin Hızır olaca­ğı (Nevevî, XVIII, 72), Hz. Peygamber dö­neminde hayatta olduğu ve Peygamber’in elçisi olarak Enes’in kendisiyle görüştü­ğü (Beyhaki, V, 423), Resûlullah vefat et­tiği zaman gelip Ehl-i beyte tâziyette bu­lunduğu (İbn Kesîr, I, 141), Ömer b. Ab-dülazîz ile İbrahim b. Edhem, Bişr el-Hâ-fî, Marûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mutasavvıf­lar tarafından görüldüğü, Hızır’ın deniz­lerde, İlyâs’ın karada yaşadığı, sık sık bir araya geldikleri (İbn Hacer, el-Işâbe, I, 432), Cebrail, Mîkâil ve İsrafil ile her yıl arefe günü Arafat’ta buluştukları haber verilmiştir. Bunlardan bir kısmı, Hızır’ın dünyanın sonuna kadar yaşamasını Hz. Âdem’in bir vasiyetine ve duasına [a.g.e., 1,431), bir kısmı da onun âb-ı hayâttan iç­mesine (Taberî, Târih, I, 220) bağlamak­tadır.

         Başta Buhârî, İbrahim el-Harbî, Ebû Hayyân el-Endelüsî, Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Muhammed Abdürraûf el-Münâ-vî, Takıyyüddin İbn Teymiyye ve Süyûtî ol­mak üzere birçok hadis ve tefsir âlimi Hı­zır’ın hayatta olmadığını söylemiş; onun yaşadığına dair nakledilen haberler İbnü’l-Cevzî, Ali el-Kârî, Muhammed Derviş el-Hût gibi hadis tenkitçileri tarafından reddedilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye de Hızır’ın hayatına dair nakledilmiş riva­yetlerin hepsinin uydurma olduğunu ifa­de etmiştir [el-Menârü’l-münîf, s. 67).

         Hı­zır’ın hayatta olmadığını ileri sürenler onun öldüğüne dair Kur’an’a, sünnete ve akla dayanan çeşitli deliller zikretmişler­dir. Kur’an’ın, Muhammed’den önce bir­çok peygamberin gelip geçtiğini ve hiçbi­rine ebedî hayat verilmediğini (Âl-i İm­rân 3/144; el-Enbiyâ 21/34), her nefsin ölümü tadacağını (Âl-i İmrân 3/185-, el-Enbiyâ 21/34; el-Ankebût 29/57) bildiren âyetleri ve Hz. Peygamber’in vefatına ya­kın günlerde söylediği, “Yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz” (Buhârî, “İIim’\ 41; Müs­lim, “Fezâilü’ş-şahâbe”, 219) sözünü de­lil getirmektedirler. İbn Kayyim ayrıca, bu konuda muhakkik ulemânın icmâının bu­lunduğunu söyleyerek onun yaşadığına ilişkin haberlerin doğru olmadığını deği­şik aklî delillerle ispat etmeye çalışmak­tadır {el-Menârü’l-münîf, s. 73-76)Son devir âlimlerinden Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsîve Kâmil Miras gibi müellifler de Hızır’ın her insan gibi öldüğü kanaatindedirler.

          İbn-i Kayyım el-Cevziyye: "Bize imam Ahmed, Şüreyh b. Nu'man-Hüşeym-Mücâlid-Şa'bi-Cabir r.a isnadıyla Nebi  s.a.v'in "Nefsim elinde olan Allah'a and olsun ki Musa sağ olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı" buyurduğu­nu nakleder.[Müsned 3/387, 338; Beyhakî 2/11; Abdürrezzak 10152, 19209; ibn-i Ebi Asım Süne 1/27 ] Peki Nebi s.a.v ile beraber cum'a ve cemaat namazını birlikte kılmayıp onunla beraber Cihad etmeyen biri, nasıl sağ olabilir?! "

          Hızır’ın henüz hayatta olduğunu, fakat zamanı gelince öleceğini kabul eden az sayıda âlim bu durumun Kur’an ve Sünnet’e ters düşmediğini ileri sürerse de görüşlerinin yukarıda kaydedilen âyet­lerle bağdaştırılması çok zor görünmek­tedir. Hızır’ın hayatta oluşunun hikmeti­ni anlamak ve ona atfedilen fonksiyon­ları açıklamak da kolay değildir.

          İslâm âlimleri Hızır’ın peygamber, velî veya melek olduğu konusunda değişik gö­rüşler ileri sürmüşlerdir. Onun nebî oldu­ğunu söyleyenler Allah tarafından kendi­sine rahmet ve ilim verilmiş olmasını (el-Kehf 18/65), kıssada anlatılan işleri ken­diliğinden yapmadığı yönünde açıklama yapmasını (el-Kehf 18/82),.

          Hızır’ın velî ol­duğunu kabul edenler ise ona verilen bil­ginin doğrudan Allah’tan gelen bir ilham olabileceğini söylerler. İbn Teymiyye, Hı­zır kıssasını ileri sürerek velîlerin şeriatın dışına çıkabileceklerini söylemenin yanlış olduğunu kaydeder. Ona göre Hızır’ın Mu­sa’nın şeriatının dışına çıkmadığı, yaptığı işlerin gerekçesini söylediğinde Mûsâ ta­rafından onaylanmasından anlaşılmakta­dır.

          Hızır’ın melek olduğu iddiası (İbn Hacer, el-Işâbe, I, 429) pek taraftar bul­mamıştır. Genellikle tasavvuf erbabı onun velî olduğunu, kelâm, tefsir ve hadis âlim­lerinin çoğu da nebî olduğunu düşünür.

          Hızır telakkisi Nusayrîler başta olmak üzere aşırı Şiîler (Gâliyye), Yezîdîler ve Dürzîler arasında önemli bir yere sahiptir. Kur’an ve sahih hadis kitaplarında anla­tılan hususlara zamanla birçok hurafe ve mitolojik unsurun eklendiği, bunun so­nucunda birbiriyle ve İslâm inancıyla çe­lişkili yorumların ortaya çıktığı görülmek­tedir. Bu yeni unsurların genişleyen İslâm coğrafyasında yerli kültürlerden kaynak­landığı, halk kültürünün oluşmasında et­kili olduğu söylenebilir.

          Kur-’ân-ı Kerîm’de anlatılan Hızır kıssası baş­langıcından beri en çok tasavvuf çevrele­rini ilgilendirmiştir. Bunun sebebi, kıssa­nın âdeta tasavvufun iki ana ilkesi olan ir­şadı ve ilm-i ledünnü temsil etmiş olma­sıdır. Zira kıssada Allah’ın, kendisine Hz. Musa’nın bilemediği bir ilim (ilm-i ledün) verdiği kul (Hızır) Hz. Musa’ya kılavuzluk (irşad) etmektedir. Kıssa bundan dolayı daha IX. (9.) yüzyıldan itibaren tasavvuf çevrelerinde özel bir ilgiye mazhar olmuş ve buna tasavvufun ruhuna uygun bir yo­rum getirilmiştir. Bu yorumda Hızır mür­şidi, Hz. Mûsâ müridi temsil etmektedir. Hızır’ın abdalların reisi olarak en yüksek mürşid mevkiine oturtulması tasavvufun gelişiminde önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş, birçok sûfî Hızır tarafından irşad edildiğini ve onunla görüşüp soh­bet ettiğini söylemiştir.

          Mutasavvıflar genellikle Hızır’ın velî ol­duğunu kabul etmişler, onu melek veya peygamber olarak tanıtan rivayetleri mu­teber saymamışlardır.
          "Hızır bir Veli idi, bir peygamber! olayların iç yüzünü kavrayamazken Hızır'a teslim oldu ve Hızır ona olayların iç yüzünü haber verdi." Bu görüşe göre; Veli, peygamberden üstündür!.. Şeyh, peygamberden üstündür!..

          Hızır’ın hayatta bulunduğunu söyleyen mutasavvıflar pek çok sûfî ve velînin, hatta sıradan kişilerin onu gördüklerine, kendisinden öğüt ve dua aldıklarına, bazı durumlarda Hızır’ın onlara yol gösterdiğine, yardımcı olduğu­na, ism-i a’zamı öğrettiğine dair birçok menkıbe rivayet ederler. Bunların en meş­huru İbrahim b. Edhem’in sahrada Hı­zır’ı gördüğünü, onun uyarısıyla zühd yo­luna girdiğini ve kendisinden ism-i a’za­mı öğrendiğini anlatan menkıbedir (Sü-lemî, s. 31, 34). Yine Bâyezîd-i Bistâmî’nin Hızır’la birlikte yürüdüğü, Bişr el-Hâfî, Feth el-Mevsılî ve Ma’rûf-i Kerhî’nin Hızır’ı gördükleri, Hakîm et-Tir-mizî’ye Hızır’ın yol gösterdiği anlatılır.

          Serrâc, ledün ilminin kaynağı olarak gördüğü Hızır’ın Hz. Ali ile görüştüğünü kaydeder {el-Lümac, s. 179).

          Muhtemelen ilk defa İbnü’l-Arabî, Hı­zır’la bir kere görüştüğünü ve ondan hır­ka giydiğini ifade ederek Hızır’la tasav­vuf kültüründe önemli bir yere sahip bu­lunan hırka konusunu irtibatlandırmış oldu. Bâdisî ve İbnü’z-Zeyyât et-Tâdelî gibi Kuzey Afrikalı tasavvufi tabakat ya­zarları velîleri anlatmaya Hızır’la başla­mışlardır.

          Hızır inancı Yesevîlik’te ve dolayısıyla Türkistan tasavvu­funda da önemlidir. İnanışa göre Ahmed Yesevî’nin babası Şeyh İbrahim 10 bin müridiyle birlikte Hızır’a arkadaş olmuş­tu. Yine Şeyh İbrahim’in, halifesi olan Şeyh Mûsâ’nın kızıyla evlenmesine de Hı­zır delâlet etmişti. Bizzat Ahmed Yesevî Hızır’la görüşür ve irşadlarından faydala­nırdı. Hatta tarikatında önemli bir yer tu­tan “zikr-i erre”yi ona Hızır telkin etmiş­ti. Yesevîlik’teki tarikat asası da Hızır’dan kalmadır.

          Bektaşîlikte on iki posttan biri olan mihmandarlık postunun sahibinin Hızır olduğuna inanılır (Ahmed Rifat, s. 281; Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 168). Hızır bazen Hz. Ali’nin adı olarak da kullanılır. “Mihman Ali’dir” sözünde bu noktaya işaret vardır. Bu örneklerde olduğu gibi muta­savvıflar tasavvuf ve tarikatlarda büyük önem verilen hırka, zikir ve tarikat esas­ları gibi hususları kendilerine Hızır’ın tel­kin ettiğine inanmışlardır. Tasavvufa Hı­zır aracılığıyla giren zümreye Hızıriyye de­nir. Kuzey Afrikalı sûfî Abdülazîz ed Deb-bâğ’ada(ö. 1132/1720) Hızıriyye adıyla bir tarikat nisbet edilmiştir (Nebhânî, II, 73; Harîrîzâde, I, vr. 332b).

     
          İbn-i Teymiyye: "- Eğer Hızır yaşamış olsaydı, Peygamber (a.s.v.)'a gelip onun önünde cihada katılması ve ondan Öğrenim görmesi gere­kirdi. Bedir harbi günü Rasulullah s.a.v:
"Allahım! Eğer şu topluluğu - kafirlerin galib gelmesine müsâde ederek - helak edersen, yer yüzünde artık tapınılmazsın"[Müslim 1383,1384; Müsned 1/32,30] buyurmuştu. O topluluk tam üç yüz onüç kişi idi, İsimleri, babaları ve kabilelerinin adları belli idi. O zaman Hızır nerede idi ?"

          Hızır’ın Hz. Mûsâ ile olan arkadaşlığı ta­savvufta birçok meselenin merkezini oluşturmuş, bu kıssanın çevresi menkı­be, mesel ve fikirlerle örülmüştür. Bütün bunlar, zamanla tasavvuf zümrelerini de aşarak geniş ölçüde müslüman halk ta­rafından benimsenmiştir.

          Mutasavvıflar ve tarikat ehli, bir müri­din şeyhi huzurunda uyması gereken te­mel kuralların Musa-Hızır kıssasında mevcut olduğuna inanmıştır. Bunların en önemlisi şeyhin huzurunda susmak, kalben bile olsa itirazdan sakınmak, onun ledün ilmini bildiğini kabul etmek, şeria­ta aykırı gibi görünen bazı sözleri ve dav­ranışları karşısında bile şeyhi hakkında şüpheye düşmemek ve ona kayıtsız şart­sız teslim olmaktır. (İsmail Hakkı Bursevî, III, 502; Ocak, islâm-Türk İnançlarında Hızır, s. 82-98).

          Ledün ilmi; Gayb ilmidir!.. Ledün ilmi, herkese verilmez peygambere bile!..
          Bir mürid şeyhinin elinde; ölünün, ölü yıkayıcısına teslim olduğu gibi teslim olmalıdır. Musa a.s, Hızır'a teslim olmadığı için yarı yolda kaldı ve böylelikle ledün ilmini alamadı!..
          Musa a.s Ledün ilmini alamayınca ne oluyor, Musa a.s peygamberliğinden, salihliğinden birşey mi kaybediyor? Böyle bir iddia Musa a.s'ın şahsiyetine helâl getirir!..

          Hızır a.s yapmış olduğu üç olayı da, Allah azze ve celle'nin kendisine vahyetmesi ile yapmıştır. Vadesi gelince vefat etmiştir. Hızır'ın darda kalmışların imdatlarına yetişmesi; bir görünüp sonra ansızın sır olup kaybolması; bazen dilenci kılığına girerek insanlardan bir şeyler istemesi ve verip-vermemelerine göre de kimileri için zenginliğin, kimileri için de fakirliğin bir vesilesi haline gelmesi gibi bir şey yoktur. Kimseye yetişmez, uçmaz kaçmaz!...
"Hızır  gibi yetişti"...
"Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez"...
"Hızır yoldaşın olsun"... Bütün bu sözlerin aslı astarı yoktur...

           Hıdrellez'e de değinelim kısaca. Hıdrellez: bilindiği gibi, Hızır ve İlyas isimlerinin galat şekilde birleştirilmiş, tek isim haline getirilmiş halidir. Hızır ve İlyas’la ilgili Türk kültüründe yığınlarca hurafe bulunmaktadır. Güya her sene 6 Mayıs’ta Hızır ve İlyas buluşuyorlarmış.

           Ne Rasulullah'tan önceki peygamberler  nede Muhammed sav Hızır gibi, Hıdırellez gibi hurafelere, mitolojilere asla inanmamıştır, uygulamamıştır, böyle bir dalaleti telaffuz etmediler. Onlar, günlük hayatlarında olduğu gibi, itikâd olarak da ‘sade’ yaşadılar. Kur'an, bütün insanları gaybı taşlamaktan men ediyor ve “İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hakkında hiç bilginiz olmayan şey konusunda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz." (3/ Âl-i İmrân - 66) diye uyarıyor, azarlıyor.

           Ne Hızır hayattadır, ne de İlyas Peygamber yeniden yeryüzüne gelecektir. Şu anda her bir mü'min şöyle düşünmek durumundadır: Allah var, ben varım, diğer insanlar var, dünya ve âlem var; benim sorumluluklarım var ve bir de ahiret var… Ahireti akıldan çıkarmadan, sadece Allah'a kolay verilecek bir hesabı dikkate alan bir hayatı yaşamamız bize yetmektedir....

HIZIR ile MUSA A.S KISSASINDAN ÇIKARTILACAK DERSLER:
1. Her bilenin üstünde mutlaka başka bir bilen vardır. Bilgi arttıkça insan da şeytandan gelen bir kibir hali olur. Amel getirmeyen ilim, kibir getirir. Rabbim ilmimizle amel etmeyi, yanlış biliyor isekde bize doğrusu öğrenmeyi nasip eylesin... (Âmin)
2. Her şeyde bir hikmet vardır. Tevekkül, tefekkür, ihsan...
3. İlim öğrenmek için uzak yerlere gidilebilir - gidilmelidir.
4. Yola salih bir arkadaş ile çıkmak.
5. Yola çıkarken azık edinmek.
6. İnsan bilmediği bir şeyi hemen inkâr etmemesi, düşünüp iç yüzünü araştırması gerekir.
7. Verilen söze, kabul edilen şarta uymak.
8. Hata yapıldığında, hemen özür dilemek.
9. Bilinmeyen bir konu öğrenilirken çok sabırlı ve dikkatli olmak. İlim; zevk, heves, ilgi, azim ve sabırla elde edilir.
10. Peygamberler mucizeleri kendi reyleri - istekleri ile göstermezler, Allah'ın emir ve vahyi ile gösterirler.
11. Meraklarımızla imtihan oluruz.
12. Kur'an, bizi ilgilendirmeyen soruları sormayı red eder. Rasulullah s.a.v şöyle buyurur: "Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin Müslümanlığının (dininin) güzelliğindendir." [Tirmizi, Zühd 11. Ayrıca bk. İbni Mace, Fiten 12.] Rabbim dinlerimizi güzelleştirsin...  (Âmin)

         Hurafelerin amacı: Gerçek olan İslam davasının üstünü kapatmaktır. Hikaye dinlesinler, menkîbe dinlesinler, mışmışmış, mişmişmiş'lerle uğraşsınlar ama salih bir müslüman nasıl olur? saliha bir Müslime nasıl olur? bunları asla bilmesinler, amaç budur. Bu tuzaklara düşmemek için; Kur'an ve Sünnet'e dayalı ve ona aykırı olmayan bilgiler edinmeye çalışalım inşeAllah....

Siyer-i Nebi Ders Notları - 13 (İsrailoğullarının İnek Boğazlama İmtihanları)


Hani Musa kavmine: «Allah, muhakkak sizin bir inek kesmenizi emrediyor» demişti. Onlar: «Bizi alaya mı alıyorsun?» demişlerdi.
           Rivayetlere göre; İsrailoğullarının ileri gelenlerinden bir adam, cinayet işliyor, bir kişiyi öldürüyor. Katil kendisi Musa a.s'a gelerek "Şurda bir adamın cesedi bulundu. Eğer Peygambersen bu işi ancak sen çözebilirsin, şayet çözemezsen sen peygamber değilsin, sana tabii olmaktan vaz geçeceğiz." Konunun açığa çıkması için Allah azze ve celle, onların inek boğazlamalarını emrediyor. Musa a.s'a "Biz sana katili bul dedik, sen inek kesin diyorsun." Bu sebeble "bizimle alay mı ediyorsun?" diyorlar. Musa as cevaben;

(O da) «Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım» demişti. (2 / BAKARA - 67 )

           Bu âyet-i kerimede Allah'ın dini, Müslümanların dini ve ta'zim edilmesi gereken şeyler ile alay etmenin yasak olduğunun delili vardır. Böyle bir şeyi yapmanın bilgisizlik olduğu, böyle bir işe kalkışanın azap tehdidine müstehâk olduğunu da göstermektedir. Ancak şakalaşmak herhangi bir şe­kilde alay etmek değildir. Nitekim Rasulullah s.a.v de ondan sonraki Raşid Halifeler de şaka yaparlardı.
           İbn Huveyzimendad der ki: Bize ulaştığına göre adamın birisi Ubeydullah b. Hasan'ın -Küfe kadısı olduğu sırada- yanına gelmiş, onunla şakalaşmış. Ona şöyle demiş: "Senin bu cübben koyun yünün­den midir yoksa koç yününden midir?" Adam şöyle demiş: "Ey Hakim, cahil­lik etme." Ubeydullah ona: "Sen şakanın cahillik olduğunu nerede gördün ki?" diye sormuş adam bu sefer ona: Bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Bunun üze­rine Ubeydullah ondan yüzçevirmiştir. Çünkü o kimsenin şaka ile alay etme­yi birbirinden ayırdedemeyen bir bilgisiz olduğunu görmüştü. Halbuki bun­lardan herhangi birisinin ötekiyle bir ilgisi yoktur. [ İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 2/155-156.]
         Alay etmek haramdır, şaka ise helaldir. Alay ile şaka arasında ki dozu iyi ayarlamak gerekir. Özellikle Allah'ın diniyle, emirleriyle alay edilmesi hususunda son derece hassas olmalıyız. Bugün ayyuka çıkmış durumdadır. Fakat buda bizlerin yüzündendir. Bir Yahudiyle alay edemezler. Yahudi'nin kepiyle alay edilse herhalde dünya savaşı çıkar. Ama bugün bir Müslümanın Sakalıyla, sarığıyla, Müslüman bir bayanın örtüsüyle gayet rahat alay ediliyor...

         Ve... İsrailoğulları bu emri uygulamak istemedikleri, ineği kesmek istemedikleri için işi zora koşuyorlar. Hani deriz ya " yapmayacaksın madem ne diye ıncığını cıncığını araştırıyorsun?" misali. Halbuki Allah, onlara bir inek boğazlayın demişti. Fakat onlar çok deştikleri için Allah onlara bu işi zorlaştırdı. Zaten temelde ki niyetleri de, bu işi yapmamaktı.

«Rabbine adımıza yalvar da, bize niteliklerini açıklasın» demişlerdi. (O da Rabbine yalvardıktan sonra onlara) Demişti ki: «Şüphesiz Allah diyor ki: O ne pek geçkin, ne de pek genç, ikisi arası dinç(likte bir inek olmalı) dır. Artık emrolunduğunuz şeyi yerine getirin.»(2 / BAKARA - 68 )

Demişlerdi ki: «Rabbine adımıza (bir daha) yalvar da, bize rengini bildirsin.» O da: «(Rabbim) diyor ki: O, bakanların içini ferahlatacak sarı bir inektir» demişti.(2 / BAKARA - 69 )

(Onlar yine:) «Rabbine (bir kere daha) adımıza yalvar da, bize onun niteliklerini açıklasın. Çünkü bize göre (birçok) inek birbirinin benzeridir. İnşaallah (Allah dilerse,) biz doğruya varırız» demişlerdi.(2 / BAKARA - 70 )

          Kurtubi: "Allah dilerse, gerçekten biz hidâyete ereriz" buyruğu ile onlar istisna yapmış oluyorlar. Bu son sorularında, bu şekilde istisna yapmakla (inşaallah demekle) belli bir dönüş ve emre itaat ifadesi vardır. Emre uygun hareket et­mediklerinden dolayı da pişmanlık duyduklarını göstermektedir.
          Rasulullah s.a.v:  "Eğer istisna yapmamış (inşaallah dememiş) olsalardı hiçbir za­man bu ineği bulamayacaklardı." [Süyûtı, ed-Durru'l-Mensûr, I, 189.]diye buyurduğu rivayet edilmiştir.

(Bunun üzerine Musa) Dedi ki «O (Rabbim) diyor ki: O, yeri sürmek ve ekini sulamak için boyunduruğa alınmayan, salma ve onda alaca olmayan bir inektir.» (O zaman) : «Şimdi gerçeği getirdin dediler. Böylece ineği kestiler; ama neredeyse (bunu) yapmayacaklardı.(2 / BAKARA - 71)

          Bu ineğin kıssası ile ilgili birtakım rivayetler vardır. Bunların özeti şöyle­dir: İsrailoğullarından bir adamın bir oğlu olur. Bunun da bir düvesi vardır. Bu düvesini bir ormanlığa bırakıp şöyle dua eder: "Allah'ım, ben bu düveyi Sana bu çocuk adına emanet bırakıyorum" der ve bu adam ölür. Küçük ço­cuğun yaşı ilerleyince annesi ona -ki annesine karşı çok iyi davranırdı-: "Se­nin baban senin adına, Allah'a bir düveyi emanet vermişti, git onu al," der. Ço­cuk gider. İnek onu görünce onun yanına gelir. O da bu ineğin boynuzunu yakalar. -Bu inek evcil değildi.- İneği boynuzundan tutup annesine doğru gö­türmeye koyulur. İsrailoğulları onu görür ve bu ineğin kesmekle emrolundukları ineğin niteliklerine sahip olduğunu görürler. Onu satın almak üze­re onunla pazarlık ettiler, çocuk zorda olduklarını anlayınca onlardan oldukça yüksek bir fiyat istedi. Oysa emrolundukları anda hemen bir inek kesselerdi bu kadar meşakkate girmelerine gerek kalmayacaktı.

Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de bu konuda birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allah, sizin gizlediklerinizi açığa çıkaracaktı. (2 / BAKARA - 72 )

Bunun için de: «Ona (ölü cesede, kestiğiniz ineğin) bir parçasıyla vurun» demiştik. Böylece, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir; belki akıllanırsınız. (2 / BAKARA - 73 )

          Emredileni yaptıklarında maktul -ölü- kalkıyor ve katilinin kim olduğunu söylüyor. Anında yeninden ölüyor.

          Musa a.s'ın asası vardı, onunla da vurabilirlerdi. Allah azze ve celle, asa olmadan da istese diriltirdi. Neden Allah azze ve celle bir buzağıya ihtiyaç duydu ki?
         İsrailoğulları buzağıya tapınmışlardı. Allah onlara; bir zaman tapındıkları, Rabb zannettikleri buzağının aslında değersiz olduğunu ispat etmiş oldu. Bir de, şayet kalplerinde hala buzağı sevgisi varsa onu boğazlasınlar diye kestirtiyor.
         Kişinin hayatında ki öncelikleri onun İlah'ıdır...
         Hayatında ki kuralları ne belirniyorsa İlah'ın odur...
         Bahsettiklerimiz; zaaflarımız, anne- babamız, eşlerimiz, çocuklarımız, evimiz vs değildir. Bunlar sorumluluklarımızı oluşturur fakat Allah'ın emrinin önüne geçiyor ise orda sorun vardır.

İsrailoğulları kıssalarından çıkartılan anektodlar;
İSRAİLOĞULLARININ (YAHUDİLERİN) KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ:
1. İsrailoğulları veya Yahudileşme temayülü gösterenler, Allah'a vermiş oldukları ahdi bozarlar.
2. Manevî anlamda kör ve sağır olmak. Vahyi anlamaya çalışmamak.
3. Başka tanrılara (İlahlara) da inanmak ve onları da güçlü görmek.
4. Yalnız Allah'a güvenip ondan korkmamak. Tevekkül eksikliği. Aşağılık duygusu ve korkaklık.
5. Güzel nimetlere nankörlük.
6. Cihat görevinden kaçmak ve ölümden korkmak.
7. Fesat, bozgunculuk çıkartmak.
8. Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek.
9. Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek.
10. "Gözümüzle görmeden inanmayız" demek.
11. İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek.
12. Kitabı değiştirmek.
13. Hakka batılı karıştırmak.
14. Açıklamaları gerekeni gizlemek.
15. Dünya metâğını, ahirete tercih etmek.
16. İsyankârlık ve aşırı gitmek.
17. Gerekli gördükleri her yalanı söylemek.
Peygamberimiz s.a.v şöyle buyuruyor:
Doğruluk insanı Allah'ı razı edecek iyiliğe götürür. İyilik de İnsanı Cennet e götürür. Kişi doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah indinde sıddîk=doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe, Cehennem e götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah ın indinde yalancı diye kaydedilir. (Buharî, Edeb , 69; Müslim, Birr , 102-103)
18. Rüşvet alıp vermek.
19. Faiz yemek.
20. Cimrilik
21. Müsrif olmak.
22. Dünyaya karşı çok hırslı olmak ve aşırı sevmek.
23. Kalbin katılaşması.
24. Dinlerini ve Kitaplarını çıkarları için halka uydurmak.
25. Uyuşukluk, serkeşlik ve tembellik.
26. Sözde durmamak.
27. Sihirle uğraşmak.
28. Ahlâki dejenerasyon.
29. İmanda pazarlık yapmak.
30. Gerçeği bile bile inkâr etmek.
31. Üstünlük taslamak.
32. İkiyüzlülük.
33. Kıskançlık.
34. Cehâlet ve beyinsizlik, düşüncesizlik.
35. Haksızlık ve zulüm.

         Devamı gelecek inşeAllah....