26 Haziran 2011 Pazar

VEFA

Vefa: Yapılan iyilik karşısında iyiliğin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakılmaksızın misliyle veya daha fazlasıyla cevap vermektir. "Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır" vb. sözler misali.
          Aynı zaman da Vefa öyle bir ahlaktır ki, diğer ahlakları da içine alır. Domino taşı gibidir. Vefalı müslüman tevhid inancıyla etrafına hak ışıkları saçan, işlerinde, hareketlerinde, sözlerinde arzu ve emellerinde dosdoğru olan insan demektir. En büyük vefakarlık, yaratanını tanımak, kulluk görevlerini yapmak, verdiği nimetlerin kıymetini bilmektir. En büyük nankörlükte kulun, Rabbı'nı inkar etmesi, O'nun yüceliğini tanımamasıdır. İnsanı okumak vefadır. Ona güzel bir şekilde muamele etmek, onu fıtratına döndürmektir. Fertleri arasında vefakarlık olmayan toplumlarda güven ve itimat sarsılır, sosyal bir çözülme başlar. 
          Vefakarlığın da en güzel örnekleri Peygamber'imiz s.a.v de görülmektedir:

Allah'a olan vefası:
Âişe validemizden rivayet edildiğine göre Nebî , gece ayakları şişinceye kadar namazı kılardı. Âişe diyor ki, kendisine:
- Niçin böyle yapıyorsun (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsun) ey Allah'ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır, dedim.
"Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?" buyurdu.
Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81.  Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn  79-80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 17; İbni Mâce, İkâme 200

İslam'a olan vefası:

Mekkeli müşriklerin Peygamber Efendimize yaptıkları tertip, eziyet ve işkencelerin hiç biri Resûl-i Ekrem Efendimizi İslâmı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Talib de, yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilakis onu koruyordu.

Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû Talib'e gelerek;
Ey Ebû Talib; yeğenin putlarımıza ve dinî inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil." dediler.
Ebû Talib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih edecekti?
Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı. 
İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Talib'e tekrar başvurdular:
"Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız."
Ebû Talib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı. Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi. Ama, yeğeninden de vazgeçemezdi. O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, yeğenini yanına çağırarak yalvarırcasına,
"Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç." dedi.
Durum oldukça nazikti. Bir bakıma o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmilik eden Ebû Talib'di. O da mı himâyeden vazgeçecekti?
Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebi, amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu:
"Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm." 
Yıkılmayan bir iradeye sahip yeğeninin davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Talib; "Yeğenim benim," diyerek boynuna sarıldı ve "İşine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim." diye konuştu.
Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar. 
(bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474;  Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220)

Kur'an'a olan vefası:
Kur'an'a vefa demek O'nu kılavuz edinmek ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Peygamberimizin vefatından sonra onun ahlakının nasıl olduğunu merak edenler, bunu Peygamberimizin hanımı Aişe radıyallahu anha’ya sorarlar, o da şöyle cevap verirdi:
“Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? İşte onun ahlakı Kur’an’dı.” 
(Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 139 (746).

Akrabalarına olan vefası:

* Dedesi de vefat edince sorumluluğunu amcası Ebu Talib üstlenir. Hanımı Esad kızı Fatma ile küçük Muhammed'e yetimliğin acısını hissettirmemek için ellerinden geleni yaparlar. Peygamberliğinden sonraki yıllarda önce amcası ardından da yengesi vefat eder. Özellikle yengesinin vefat haberine çok üzülür.
"Bugün sevgili annem vefat etti." der.
Gömleğini kefen olarak verir. Arkadaşları o güne kadar bir benzerini görmedikleri bu olağanüstü ilginin sebebini sorarlar.
"O benim annemden sonra annemdi." diye cevap verir. 
İbrahim Refik, a.g.e., s.47.

* Hevâzin Gazvesi'nde esirler arasında gördüğü sütkardeşi Şeymâ'yı hemen tanımış, ona ve diğer yakınlarına kıymetli hediyeler vererek memleketlerine göndermiştir. Peygamberimiz, sırf bölgelerinde dört yıl kaldığı için, bu savaş sonunda Hevâzinli süt teyzeleri, süt halaları hatırına ganimetleri geri vermeyi bile düşünmüştü. Ancak Hevâzinliler müracaatta gecikince, ordudaki bedevilerin de ısrarıyla Ci'râne'de toplanmış olan ganimetleri, taksim etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Hevâzinlilerin vâkî olan talepleri üzerine kendisine ve Abdulmuttalib oğullarının hisselerine düşen esirleri serbest bırakınca, ashâb-ı kirâm da hisselerine düşen esirleri serbest bırakmış ve fidye ödemeksizin salıvermişlerdi. 
(İbn-i Hişâm, IV, 135)

*Hz. Ayşe validemiz, Hatice isminin Muhammed a.s'ın ağzından hiç düşmemesi karşısında bir gün dayanamaz, der:
“Ey Allah'ın Elçisi! Allah sana Hatice'den daha gencini, daha güzelini ve daha hayırlısını nasip etmedi mi?”
Kastettiği kendisidir. Muhammed a.s, vefat etmiş olan ilk göz ağrısına duyduğu vefa adına günün sevgilisinin kalbini kırma pahasına cevap verir.
“Hayır! Yemin ederim ki Allah bana ondan daha hayırlısını nasip etmedi. Herkes benim peygamberliğimi inkâr ederken o beni onayladı. Herkes beni yalancılıkla suçlarken o beni doğruladı. Kimse bana bir şeycik vermezken, o malını-mülkünü benim emrime verdi.”
(Ed: Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan, a.g.e., s.76.)

Dostuna olan vefası:

*Habeşistan hicretinin üzerinden yıllar geçmişti. Bir defasında Habeşistan hükümdarının elçileri, Rasûl'ün huzûruna geldiler. Peygamber  bunlarla yakînen ilgilendi, hatta onlara bizzat hizmet etti. Ashâbın bu hizmeti kendilerinin yapabileceğini söylemeleri üzerine, Peygamber Efendimiz'in verdiği cevap çok anlamlıdır; "Bunlar Habeşistan'a göç etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikrâm etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim." 
(Beyhakî, Şuabu'l-îmân, VI, 518, VII, 436)

*Vefatından önceki günler... Hastadır... Caminin minberine güçlükle çıkar. Dışarıdan yapılan göçlerle kat kat kalabalıklaşmış olan Medine'nin göçmen halkına seslenir.
“Medine'nin yerlilerine karşı iyi davranın. Çünkü insanlar çoğalıyor fakat onlar artmıyorlar. Onlar bana sığınak olmuşlardı. İyiliklerine iyilikle karşılık verin, kötülük yapanlarını da affedin.” (Abdurrahman Azzam, a.g.e., s.39.)

Dostunun Dostuna olan vefası:

Hatice validemiz, O'nun otuz sekiz yıllık evlilik yaşamının yirmi beş yılını aynı yastığa baş koyarak geçirdikleri, yedi çocuğundan altısına analık etmiş olan ilk eşi, ilk göz ağrısıdır.
Hatice'nin vefatından kendi vefatına kadar her bahaneyle Hatice'ye duyduğu sevgiyi tekrar eder.
Ayşe ile evli olduğu zamandır. Yaşlı bir kadın evlerini ziyaret eder. Muhammed onu tanımıştır. Fakat yine de ismini sorar. Kadın
“Cessame (Çirkin şey)”, diye cevap verir. Muhammed as düzeltir:
“Hayır! Sen Cessame değil, Hassane'sin! (Güzel şey).” Bunun dışında da, yaşlı kadına yaptığı iltifatların çokluğu Ayşe'nin dikkatini çeker ve kadın gittikten sonra sormaktan kendini alamaz.
“Ey Allah’ın Elçisi! Bu kadına ne çok iltifat ettiniz?”
Muhammed a.s, gözleri dolarak cevap verir:
“Bu kadıncağız Hatice'nin arkadaşı idi, onunla evli olduğumuz yıllarda bizi sık sık ziyaret ederdi.” (M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e., III/336.)

Düşmanına olan vefası:

Risâlet geldiğinden itibaren Efendimiz  bütün çile ve ızdıraplara katlanarak İslâm'ı anlatmaya ve yaymaya devâm ediyordu. Tâif dönüşünde düşmanları onu Mekke'ye almak istememişlerdi. Efendimiz sıra ile birçok ileri gelen Mekkelinin himayesini istemiş fakat hepsi reddetmişti. Bu teklifi sâdece Mut'im bin Adiyy kabul etti ve oğullarını silâhlandırıp Peygamber Efendimiz'i himâye ederek şehre girmesine yardımcı oldu. Aradan yıllar geçti. Mut'im, Bedir savaşında Kureyşli müşriklerle birlikte Müslümanlara karşı savaştı ve öldürüldü.  Daha sonra düşman esirlerine ne yapılacağı tartışılırken:
"Şayet Mut'im bin Adiyy hayatta olup da benden esirlerin bağışlanmasını isteseydi, fidye almadan hepsini serbest bırakırdım."buyurarak ona olan vefâsını göstermiştir. 
(Buhârî, Humus, 16; İbn-i Hişâm, I, 404-406) 

İnsana vefası:

*Onun vefâsı herkese şâmildi. Fakir-zengin, efendi-köle, zenci-beyaz, kadın-erkek farkı yok idi.Ancak, her şeyden aziz tuttuğu İslâm dâvasında en küçük bir vazîfe alan kimselere karşı, daha husûsî bir teveccüh gösterir ve muhabbet beslerdi. Mescid-i Nebevî'yi temizleyen zenci bir kimse vardı. Efendimiz onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Bunun üzerine Vefâ Âbidesi Efendimiz; "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" buyurdu. Daha sonra; "Bana kabrini gösterin!" diyerek kabrine gitti. 
(Buhari, Cenâiz, 67)

*Habbab bin Eret Mekke'den hicret etmiş, ilk müslümanlardan, azadlı bir köleydi. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan...
Medine'de Efendimiz tarafından uzun sürecek bir sefere gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Habbab bin Eret'in evinde bizzat kendisi görür. Evin kadını süt sağmasını bilmediği için sığır ve keçileri her gün kendisi sağar, Ailenin erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez. 
(Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.66)

Söze (ahde) Vefası:

Gizlice Medine'ye, Muhammed a.s'a hicret etmeye çalışan iki Müslüman Mekkeliler tarafından yakalanır. Daha sonra kendilerine, Mekkelilere karşı silah kullanmayacaklarına dair yemin ettirilir ve serbest bırakılırlar. Onlar da hicretlerini tamamlar. Hemen Bedir Savaşı öncesi Medine'ye ve Müslümanlara katılırlar. Verdikleri sözü Muhammed a.s'a anlatırlar. Düşman ordusu müslümanlardan üç kat daha kalabalıktır ve savaşçı sıkıntısı çekilmektedir. Buna rağmen Muhammed a.s verilmiş bir sözün çiğnenilmesini kabul etmez. Sefer halindeki ordunun içinde bulunan iki arkadaşına da arkada bıraktıkları Medine'yi gösterir ve ekler:
“Siz geriye dönün, her durumda sözünüze uyacağız. Bizim yalnız ve yalnız Allah'ın yardımına ihtiyacımız var.” 
(Afzolur Rahman, a.g.e., I/76.)

*Hudeybiye antlaşması henüz imzalanmıştır. Müslümanların Mekke yakınlarında olduğunu bilen ve Mekkeli gizli Müslümanlardan biri olan Ebu Cendel bunu fırsat bilip, kaçar. Müslümanlara sığınır. Ne var ki antlaşmanın şartlarından biri Mekke'den Müslümanlara sığınan kişilerin geri verileceğine dairdir. Mekkeli delegeler daha mürekkebi kurumamış bu maddenin uygulanmasını isterler. Müslümanlar üzüntülerinden sarsılırlar. Ama söz vermişlerdir.Muhammed a.s, Ebu Cendel'i karşısına alır:
"Ey Ebu Cendel! Sabret. Sözümüzden dönemeyiz. Allah sana yakında bir yol açacaktır." der.
Ebu Cendel Mekke'ye iade edilir. 
(Afzolur Rahman, a.g.e., I/76.)

Diğer Varlıklara vefası:
Canlı cansız, dağ, taş, toprak, su, zaman, emanet verilen bedenlerde dahil olmak üzere bütün varlıklara/yaratılmışlara zulüm etmez hepsine hakkı ile davranırdı.

*Araplar, hayvanlara çok kötü ve merhametsizce hareket ederlerdi. Canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı devenin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak pişirip yerler, susadıkları zaman da hayvanın damarını keser, bir miktar kan alırlar, tekrar dikerlerdi.
Arapların eskiden beri yaptıkları bir âdetleri daha vardı ki, hayvanın sırtını hitap kürsüsü olarak kullanırlardı. Peygamberimiz bunlardan men edip şöyle buyurdu:
"Allah bu hayvanları, ancak güçlükle gidebileceğiniz yere kolayca gidebilmeniz için sizin emrinize verdi. Ayrıca yeryüzünü de yarattı. Diğer ihtiyaçlarınızı onların üstünde giderin."

*Bir defasında Peygamber Sa’d’e uğradı Sa’d bu esnada abdest alıyordu Resûlullah, (onun suyu aşırı kullandığını görünce);
"Bu israf nedir"? diye sordu Sa’d de, "Abdestte de israf olur mu?" dediğinde Peygamber de ٍ “Evet, hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile” şeklinde cevap verdi.
(Ebu Davud, Cihad, 21, cIII, s27)

***

Demek ki hayat bir yönüyle vefa ve şükrün/teşekkürün, kadirşinassızlık ve nankörlüğün imtihanından ibarettir. İnsan ya kadir kıymet bilir, şükreder, vefakâr ve sadakatli olduğunu gösterir, ya da şükürsüzlükle nankörlüğe kayar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder