26 Haziran 2011 Pazar

VEFA

Vefa: Yapılan iyilik karşısında iyiliğin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakılmaksızın misliyle veya daha fazlasıyla cevap vermektir. "Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır" vb. sözler misali.
          Aynı zaman da Vefa öyle bir ahlaktır ki, diğer ahlakları da içine alır. Domino taşı gibidir. Vefalı müslüman tevhid inancıyla etrafına hak ışıkları saçan, işlerinde, hareketlerinde, sözlerinde arzu ve emellerinde dosdoğru olan insan demektir. En büyük vefakarlık, yaratanını tanımak, kulluk görevlerini yapmak, verdiği nimetlerin kıymetini bilmektir. En büyük nankörlükte kulun, Rabbı'nı inkar etmesi, O'nun yüceliğini tanımamasıdır. İnsanı okumak vefadır. Ona güzel bir şekilde muamele etmek, onu fıtratına döndürmektir. Fertleri arasında vefakarlık olmayan toplumlarda güven ve itimat sarsılır, sosyal bir çözülme başlar. 
          Vefakarlığın da en güzel örnekleri Peygamber'imiz s.a.v de görülmektedir:

Allah'a olan vefası:
Âişe validemizden rivayet edildiğine göre Nebî , gece ayakları şişinceye kadar namazı kılardı. Âişe diyor ki, kendisine:
- Niçin böyle yapıyorsun (neden bu kadar meşakkate katlanıyorsun) ey Allah'ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatalarını bağışlamıştır, dedim.
"Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?" buyurdu.
Buhârî, Tefsîru sûre (48), 2; Müslim, Münâfikîn 81.  Ayrıca bk. Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 20; Müslim, Münâfikîn  79-80; Tirmizî, Salât 187; Nesâî, Kıyâmü'l-leyl 17; İbni Mâce, İkâme 200

İslam'a olan vefası:

Mekkeli müşriklerin Peygamber Efendimize yaptıkları tertip, eziyet ve işkencelerin hiç biri Resûl-i Ekrem Efendimizi İslâmı tebliğ etmekten alıkoyamıyordu. Üstelik, amcası Ebû Talib de, yaptıklarına ve söylediklerine karşı çıkmıyor, bilakis onu koruyordu.

Müşrikler, bu sefer başka bir yol denediler. İleri gelenlerinden on kişi, Ebû Talib'e gelerek;
Ey Ebû Talib; yeğenin putlarımıza ve dinî inançlarımızı kötüledi, akılsız olduğumuzu, babalarımızın, dedelerimizin yanlış yolda gitmiş olduklarını söyleyip durdu. Şimdi sen, ya onu bunları yapmaktan ve söylemekten alıkoy veya aradan çekil." dediler.
Ebû Talib, bu teklif karşısında ne yapacaktı? Bir tarafta kavminin gelenek ve âdetleri, diğer tarafta yeğenine karşı olan samimi sevgisi! Hangisini tercih edecekti?
Sonunda yumuşak ve güzel sözlerle müşrik heyetini başından savdı. 
İlk şikâyetlerinden hiçbir netice alamadıklarını gören müşrikler, Ebû Talib'e tekrar başvurdular:
"Ey Ebû Talib! Sen bizim yaşlı ve ileri gelenlerimizden birisin. Yeğenini yaptıklarından vazgeçirmek için sana müracaat ettik. Fakat sen istediğimizi yapmadın. Vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız."
Ebû Talib, tehlikeli bir durumla karşı karşıya bulunduğunun farkındaydı. Kavmi tarafından terk edilmek istemezdi. Ama, yeğeninden de vazgeçemezdi. O halde ne yapabilirdi? Derin derin düşündükten sonra, yeğenini yanına çağırarak yalvarırcasına,
"Kardeşimin oğlu, kavminin ileri gelenleri bana başvurarak senin onlara dediklerini bana ârzettiler. Ne olursun, bana ve kendine acı! İkimizin de altından kalkamayacağımız işleri üzerimize yükleme. Kavminin hoşuna gitmeyen sözleri söylemekten artık vazgeç." dedi.
Durum oldukça nazikti. Bir bakıma o güne kadar kavmi içinde kendisine yegâne hâmilik eden Ebû Talib'di. O da mı himâyeden vazgeçecekti?
Bu teklifle karşı karşıya kalan Nebi, amcasına cevabı kılıç kadar keskin, kayalar gibi sert ve kesin oldu:
"Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm." 
Yıkılmayan bir iradeye sahip yeğeninin davasını haykırmaktan asla vazgeçmeyeceğini anlayan Ebû Talib; "Yeğenim benim," diyerek boynuna sarıldı ve "İşine devam et, istediğini yap. Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim." diye konuştu.
Bu söz verişten sonra, müşrikler de Ebû Talib'in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını kesinlikle anladılar. 
(bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474;  Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220)

Kur'an'a olan vefası:
Kur'an'a vefa demek O'nu kılavuz edinmek ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Peygamberimizin vefatından sonra onun ahlakının nasıl olduğunu merak edenler, bunu Peygamberimizin hanımı Aişe radıyallahu anha’ya sorarlar, o da şöyle cevap verirdi:
“Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? İşte onun ahlakı Kur’an’dı.” 
(Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 139 (746).

Akrabalarına olan vefası:

* Dedesi de vefat edince sorumluluğunu amcası Ebu Talib üstlenir. Hanımı Esad kızı Fatma ile küçük Muhammed'e yetimliğin acısını hissettirmemek için ellerinden geleni yaparlar. Peygamberliğinden sonraki yıllarda önce amcası ardından da yengesi vefat eder. Özellikle yengesinin vefat haberine çok üzülür.
"Bugün sevgili annem vefat etti." der.
Gömleğini kefen olarak verir. Arkadaşları o güne kadar bir benzerini görmedikleri bu olağanüstü ilginin sebebini sorarlar.
"O benim annemden sonra annemdi." diye cevap verir. 
İbrahim Refik, a.g.e., s.47.

* Hevâzin Gazvesi'nde esirler arasında gördüğü sütkardeşi Şeymâ'yı hemen tanımış, ona ve diğer yakınlarına kıymetli hediyeler vererek memleketlerine göndermiştir. Peygamberimiz, sırf bölgelerinde dört yıl kaldığı için, bu savaş sonunda Hevâzinli süt teyzeleri, süt halaları hatırına ganimetleri geri vermeyi bile düşünmüştü. Ancak Hevâzinliler müracaatta gecikince, ordudaki bedevilerin de ısrarıyla Ci'râne'de toplanmış olan ganimetleri, taksim etmek zorunda kalmıştı. Daha sonra Hevâzinlilerin vâkî olan talepleri üzerine kendisine ve Abdulmuttalib oğullarının hisselerine düşen esirleri serbest bırakınca, ashâb-ı kirâm da hisselerine düşen esirleri serbest bırakmış ve fidye ödemeksizin salıvermişlerdi. 
(İbn-i Hişâm, IV, 135)

*Hz. Ayşe validemiz, Hatice isminin Muhammed a.s'ın ağzından hiç düşmemesi karşısında bir gün dayanamaz, der:
“Ey Allah'ın Elçisi! Allah sana Hatice'den daha gencini, daha güzelini ve daha hayırlısını nasip etmedi mi?”
Kastettiği kendisidir. Muhammed a.s, vefat etmiş olan ilk göz ağrısına duyduğu vefa adına günün sevgilisinin kalbini kırma pahasına cevap verir.
“Hayır! Yemin ederim ki Allah bana ondan daha hayırlısını nasip etmedi. Herkes benim peygamberliğimi inkâr ederken o beni onayladı. Herkes beni yalancılıkla suçlarken o beni doğruladı. Kimse bana bir şeycik vermezken, o malını-mülkünü benim emrime verdi.”
(Ed: Prof. Dr. İ. Lütfi Çakan, a.g.e., s.76.)

Dostuna olan vefası:

*Habeşistan hicretinin üzerinden yıllar geçmişti. Bir defasında Habeşistan hükümdarının elçileri, Rasûl'ün huzûruna geldiler. Peygamber  bunlarla yakînen ilgilendi, hatta onlara bizzat hizmet etti. Ashâbın bu hizmeti kendilerinin yapabileceğini söylemeleri üzerine, Peygamber Efendimiz'in verdiği cevap çok anlamlıdır; "Bunlar Habeşistan'a göç etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikrâm etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim." 
(Beyhakî, Şuabu'l-îmân, VI, 518, VII, 436)

*Vefatından önceki günler... Hastadır... Caminin minberine güçlükle çıkar. Dışarıdan yapılan göçlerle kat kat kalabalıklaşmış olan Medine'nin göçmen halkına seslenir.
“Medine'nin yerlilerine karşı iyi davranın. Çünkü insanlar çoğalıyor fakat onlar artmıyorlar. Onlar bana sığınak olmuşlardı. İyiliklerine iyilikle karşılık verin, kötülük yapanlarını da affedin.” (Abdurrahman Azzam, a.g.e., s.39.)

Dostunun Dostuna olan vefası:

Hatice validemiz, O'nun otuz sekiz yıllık evlilik yaşamının yirmi beş yılını aynı yastığa baş koyarak geçirdikleri, yedi çocuğundan altısına analık etmiş olan ilk eşi, ilk göz ağrısıdır.
Hatice'nin vefatından kendi vefatına kadar her bahaneyle Hatice'ye duyduğu sevgiyi tekrar eder.
Ayşe ile evli olduğu zamandır. Yaşlı bir kadın evlerini ziyaret eder. Muhammed onu tanımıştır. Fakat yine de ismini sorar. Kadın
“Cessame (Çirkin şey)”, diye cevap verir. Muhammed as düzeltir:
“Hayır! Sen Cessame değil, Hassane'sin! (Güzel şey).” Bunun dışında da, yaşlı kadına yaptığı iltifatların çokluğu Ayşe'nin dikkatini çeker ve kadın gittikten sonra sormaktan kendini alamaz.
“Ey Allah’ın Elçisi! Bu kadına ne çok iltifat ettiniz?”
Muhammed a.s, gözleri dolarak cevap verir:
“Bu kadıncağız Hatice'nin arkadaşı idi, onunla evli olduğumuz yıllarda bizi sık sık ziyaret ederdi.” (M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e., III/336.)

Düşmanına olan vefası:

Risâlet geldiğinden itibaren Efendimiz  bütün çile ve ızdıraplara katlanarak İslâm'ı anlatmaya ve yaymaya devâm ediyordu. Tâif dönüşünde düşmanları onu Mekke'ye almak istememişlerdi. Efendimiz sıra ile birçok ileri gelen Mekkelinin himayesini istemiş fakat hepsi reddetmişti. Bu teklifi sâdece Mut'im bin Adiyy kabul etti ve oğullarını silâhlandırıp Peygamber Efendimiz'i himâye ederek şehre girmesine yardımcı oldu. Aradan yıllar geçti. Mut'im, Bedir savaşında Kureyşli müşriklerle birlikte Müslümanlara karşı savaştı ve öldürüldü.  Daha sonra düşman esirlerine ne yapılacağı tartışılırken:
"Şayet Mut'im bin Adiyy hayatta olup da benden esirlerin bağışlanmasını isteseydi, fidye almadan hepsini serbest bırakırdım."buyurarak ona olan vefâsını göstermiştir. 
(Buhârî, Humus, 16; İbn-i Hişâm, I, 404-406) 

İnsana vefası:

*Onun vefâsı herkese şâmildi. Fakir-zengin, efendi-köle, zenci-beyaz, kadın-erkek farkı yok idi.Ancak, her şeyden aziz tuttuğu İslâm dâvasında en küçük bir vazîfe alan kimselere karşı, daha husûsî bir teveccüh gösterir ve muhabbet beslerdi. Mescid-i Nebevî'yi temizleyen zenci bir kimse vardı. Efendimiz onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Öldüğünü söylediler. Bunun üzerine Vefâ Âbidesi Efendimiz; "Bana haber vermeniz gerekmez miydi?" buyurdu. Daha sonra; "Bana kabrini gösterin!" diyerek kabrine gitti. 
(Buhari, Cenâiz, 67)

*Habbab bin Eret Mekke'den hicret etmiş, ilk müslümanlardan, azadlı bir köleydi. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan...
Medine'de Efendimiz tarafından uzun sürecek bir sefere gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Habbab bin Eret'in evinde bizzat kendisi görür. Evin kadını süt sağmasını bilmediği için sığır ve keçileri her gün kendisi sağar, Ailenin erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez. 
(Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.66)

Söze (ahde) Vefası:

Gizlice Medine'ye, Muhammed a.s'a hicret etmeye çalışan iki Müslüman Mekkeliler tarafından yakalanır. Daha sonra kendilerine, Mekkelilere karşı silah kullanmayacaklarına dair yemin ettirilir ve serbest bırakılırlar. Onlar da hicretlerini tamamlar. Hemen Bedir Savaşı öncesi Medine'ye ve Müslümanlara katılırlar. Verdikleri sözü Muhammed a.s'a anlatırlar. Düşman ordusu müslümanlardan üç kat daha kalabalıktır ve savaşçı sıkıntısı çekilmektedir. Buna rağmen Muhammed a.s verilmiş bir sözün çiğnenilmesini kabul etmez. Sefer halindeki ordunun içinde bulunan iki arkadaşına da arkada bıraktıkları Medine'yi gösterir ve ekler:
“Siz geriye dönün, her durumda sözünüze uyacağız. Bizim yalnız ve yalnız Allah'ın yardımına ihtiyacımız var.” 
(Afzolur Rahman, a.g.e., I/76.)

*Hudeybiye antlaşması henüz imzalanmıştır. Müslümanların Mekke yakınlarında olduğunu bilen ve Mekkeli gizli Müslümanlardan biri olan Ebu Cendel bunu fırsat bilip, kaçar. Müslümanlara sığınır. Ne var ki antlaşmanın şartlarından biri Mekke'den Müslümanlara sığınan kişilerin geri verileceğine dairdir. Mekkeli delegeler daha mürekkebi kurumamış bu maddenin uygulanmasını isterler. Müslümanlar üzüntülerinden sarsılırlar. Ama söz vermişlerdir.Muhammed a.s, Ebu Cendel'i karşısına alır:
"Ey Ebu Cendel! Sabret. Sözümüzden dönemeyiz. Allah sana yakında bir yol açacaktır." der.
Ebu Cendel Mekke'ye iade edilir. 
(Afzolur Rahman, a.g.e., I/76.)

Diğer Varlıklara vefası:
Canlı cansız, dağ, taş, toprak, su, zaman, emanet verilen bedenlerde dahil olmak üzere bütün varlıklara/yaratılmışlara zulüm etmez hepsine hakkı ile davranırdı.

*Araplar, hayvanlara çok kötü ve merhametsizce hareket ederlerdi. Canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı devenin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak pişirip yerler, susadıkları zaman da hayvanın damarını keser, bir miktar kan alırlar, tekrar dikerlerdi.
Arapların eskiden beri yaptıkları bir âdetleri daha vardı ki, hayvanın sırtını hitap kürsüsü olarak kullanırlardı. Peygamberimiz bunlardan men edip şöyle buyurdu:
"Allah bu hayvanları, ancak güçlükle gidebileceğiniz yere kolayca gidebilmeniz için sizin emrinize verdi. Ayrıca yeryüzünü de yarattı. Diğer ihtiyaçlarınızı onların üstünde giderin."

*Bir defasında Peygamber Sa’d’e uğradı Sa’d bu esnada abdest alıyordu Resûlullah, (onun suyu aşırı kullandığını görünce);
"Bu israf nedir"? diye sordu Sa’d de, "Abdestte de israf olur mu?" dediğinde Peygamber de ٍ “Evet, hatta akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile” şeklinde cevap verdi.
(Ebu Davud, Cihad, 21, cIII, s27)

***

Demek ki hayat bir yönüyle vefa ve şükrün/teşekkürün, kadirşinassızlık ve nankörlüğün imtihanından ibarettir. İnsan ya kadir kıymet bilir, şükreder, vefakâr ve sadakatli olduğunu gösterir, ya da şükürsüzlükle nankörlüğe kayar.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Kur'an-ı Kerim'i Okuma Biçimleri


MURAT KAYACAN;
Kur'an-ı Kerim'i anlama konusunda Müslümanlar değişik metotlar kullanmaktadırlar. Bu metotlardan herhangi birisini kullanma konusunda da bir tercih hakkı söz konusudur. Bu okuma biçimlerini seçmek okuyucunun birikimiyle, ruhi yapısıyla ve eğilimleriyle doğrudan ilgilidir.

Her okuma biçiminin olumlu yanları olduğu gibi, sakıncalı tarafları da söz konusudur. Biz bu değişik okuma biçimlerini altı ana başlık altında anlatıp tercihi okuyucuya bırakmanın daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

1.Analitik Okuma

2.İcmali Okuma

3.Karşılaştırmalı Okuma

4.Konulu Okuma

5.Nüzul Sırasına Göre Okuma

6.Kelime Çözümlemesi Yaparak Okuma


1. Analitik Okuma

Analitik okumada okuyucu pasiftir. O, Kur'an metninin bir bölümünü dikkate alır. Genellikle onun çabası belli bir kısmını açıklanması ile sınırlıdır. Bunda, metnin rolü konuşmacının rolüne benzemektedir ve okuyucunun pasif görevi dikkatle dinlemek ve anlamaya çalışmaktır. Okuyucunun işi, pak bir zihinle, klasik Arapça'ya olan aşinalıkla dinlemek ve anlamaya çalışmaktır. Burada Kur'an aktif bir rol oynar. Bu tarz okuyuşta, okuyucu Fatihadan Nas suresine kadar ayetleri birer birer okumakta ve hadis, siyer, dilbilgisine ait verilerle Kur'an-ı Kerim'i anlamaya gayret etmektedir. Ancak bu tarz bir okumayla toplumsal dönüşümü sağlamayı hedeflemek oldukça zordur. Çünkü "ne yapmalı?" sorusu ile Kur'an-ı Kerim'e yönelmek söz konusu değildir. Daha ziyade "ne diyor?" sorusunun cevabı bu tür okumayla elde edilebilir. Bu da yaşanan sorunlarla bu sorunları çözmeye yönelik bilgileri elde etmeyi güçleştirmektedir. Bu tür Kur'an-ı Kerim okumayı benimseyen Razi, Kurtubi ve diğer birçok tefsir yazarını örnek olarak verebiliriz.


2. İcmali Okuma


Bu tarz okumada Kur'an-ı Kerim'in muhtevası özet olarak okunur. Ayrıntıya fazlaca ilgi gösterilmez. Yeni okuyucular için bu biçimde Kur'an-ı Kerim okumak oldukça faydalıdır. Daha sonra isterse ayetler hakkında daha ayrıntılı yorumlara sahip diğer okuma biçimlerine de yönelebilir. Bu tarz okuyuşta da ayetler Kur'an-ı Kerim'in mevcut sırasına göredir. Ancak ayetler hakkında genel bir kanaat edinmek için bu okuma elverişlidir. Zaman açısından da gayet ekonomiktir. Öncelikli olan ayetlerden kastedilendir. Meal okumak da icmali okuma gibi bir şeydir. Çünkü her meal aynı zamanda mütercimin ayetlerden anladığıdır. Ayrıntılı okuma çabalarının ağır geleceği kişilerle çalışma yaparken bu tarz bir okuma biçimi oldukça faydalı ve sağlıklı bir çaba olacaktır. Mahmut Şeltut'un Tefsiru'l Eczai'l Aşereti'l Ula (ilk on cüzün tefsiri) ve M. Esed'in meal çalışması* bu tarz okuma için gayet elverişlidir. *(Esed'in mecazi diyerek olağanüstü durumları kabul etmeyişi ayrıca değerlendirmesi gereken bir konudur.)


3. Karşılaştırmalı Okuma

Karşılaştırmalı okuma, ayetleri ayetlerle, ya da konuyla ilgili hadislerle, ayet gruplarını diğer kutsal kitaplar ile karşılaştırarak okuma şeklidir. Karşılaştırma yapılırken aynı zamanda farklı görüşler serdedilerek tercih edilen görüş belirtilir. Örneğin Taberi, tefsirinde ayet ile ilgili görüşleri verir ve sonra tercih ettiği yorumu ortaya koyar. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed'in anlatımıyla diğer kutsal kitaplardaki anlatımını kıyaslayan İbrahim Halil'in Muhammed fi't Tevrat ve'l İncil ve'l Kuran (Tevrat, İncil ve Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed(sav) çalışması bir ayet grubunun diğer kitaplarla karşılaştırılmasına bir örnek olarak verilebilir.

Bu biçimde okuma yapılan eyleme canlılık katar. Kıyaslama yaparak öğrenme daha etkilidir. Ancak Kur'an-ı Kerim çerçevesinden ayrılmadan diğer nispeten zanni bilgilerden etkilenme tehlikesi de söz konusudur. Bu tehlikenin olması, diğer okuma biçimlerine oranla daha fazladır. Yoksa diğerleri için tümden sakıncasızdır demek mümkün değildir. 



4. Konulu Okuma

Konulu okuma biçiminde okuyucu Kur'an-ı Kerim karşısında aktiftir. Buna karşın konulu anlamaya çalışan okuyucu çalışmasına Kur'an metninden değil hayatın gerçeklerinden yola çıkar. O, insan düşüncesinin ve deneyiminin ideolojik, sosyal ya da ekonomik problemlerle ilgili ortaya koyduğu sorular ve çözümleri dikkate alarak tezahür eden problemlerden özel bir konu üzerine odaklaşır. Bunun için Kur'an'a yönelir ancak o, pasif değildir. Kendisini Kur'an'ın önüne birçok insan düşüncesinden bir problemi yerleştirir. Kur'an ile bir diyalog kurar. Okuyucu sorar, Kur'an cevaplar.

Okuyucu Konuya kapasitesi ölçüsünde eğilir. Meraklı ve düşünen bir kafayla, araştırdığı konuyla ilgili Kur'an'ın bölümlerinden başlayarak Kur'an-ı Kerim'e sorular sorar. Amacı, Kur'an'ın araştırılan konuyla ilgili kalkış noktasını o konudaki görüşler ile karşılaştırarak tespit etmek ve metinin ilham ettiği sonuca ulaşmaktır. Konulu okuma biçimi, realiteden şeriata giden bir yoldur.


Konulu okuma biçiminde Kur'an-ı Kerim, ayet ayet okunmaz. Tersine, Kur'an-ı Kerim’in ilgilendiği çeşitli doktirinel, toplumsal konular arasından özel birini işlemeye çalışır. Örneğin Kur'an’daki tevhid doktirinini, Kur'an’daki peygamber kavramını, Kur'an’ın ekonomiye yaklaşımını, tarihin işleyişini şekillendiren yasaları Kur'an’a göre ele alır. Bu çalışmalar aracılığıyla bu metod, hayatla ve evrenle ilgili çeşitli konular arasından özel bir konuyla ilgili Kur'an’ın görüşünü belirlemeye çalışır. Konulu okuma, çeşitli doktrinel ve sosyal problemler arasından birini ele alan ve Kur'an’ın ona karşı tavrını belirlemeye çalışan bir yöntemdir.

Bu metodu Hz. Muhammed (sav)'in de kullandığını biliyoruz. Resulullah (sav), "iman edip imanlarına zulüm karıştırmayanlar" ayetini " şirk en büyük zulümdür" ayetini okuyarak cevap vermiştir. Demek ki bu tarz Kuranı anlamayı Hz. Peygamber de kullanmıştı. Bu örnek en azından ilke olarak Peygamberimizin de böyle bir anlama biçimini kullandığını göstermektedir.


Peygamberimizin, döneminde konulu okuma metodunu çok az uygulaması bu dönemde de az yapılmasını gerektirmez. Ayrıca o dönemde kelimeler ve kavramlar hakkında farklı anlamalar söz konusu değildi. Olsa bile Hz. Muhammed (sav)'ın manevi iklimi müminleri kuşatıyor ve bu farklılıklar gideriliyordu. Aynı atmosfer günümüzde de devam etmediği için Kur'an ve İslam kavramlarında çalışmalara ihtiyaç var. Bu ihtiyaç, değişik alanlardaki geniş ve çeşitli kültürel deneyimiyle Batı ve İslam dünyası arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak yeni görüş ve düşüncelerin ortaya çıkmasıyla daha da artmıştır. Günümüzde İslam'ın bunlarla ilgili destekleyici ya da olumsuz görüşlerini tespit etmek bir gerekliliktir. Bu görüşler tespit edildiğinde insanın zihni deneyiminin hitap etmeye çalıştığı farklı insani tecrübe alanlarındaki sorunları çözmemizde bize yardımcı olabilir. Analitik okumanın alternatifi konulu okuma değildir. Konulu okuma bir ilerideki aşamadır. Konulu okumalarda Kur'an'ı baştan sona ayet ayet yorumlayan analitik tefsir kitapları zengin bir birikimi oluşturmaktadır.


Kur'an'ın anlaşılmasında birinci esas yine kendisidir. Çünkü birçok ayet bir diğerinin anlaşılmayan ya da özet anlatılan kısmını izah eder


Bu tarz okuma bir terminoloji olarak bu yüzyılda gündeme gelmişse de tarihte örnekleri söz konusudur. İbn Kuteybe'nin Tevil'u Müşkil'il Kur'an (Kur'an-ı Kerim'in Zor Anlaşılan Bölümlerinin Yorumu), İbn Kayyım'ın el-Beyan fi aksam'il Kur'an (Kur'an-ı Kerim'in Bölümlerinin Açıklanması) adlı çalışmaları örnek olarak verilebilir. Bu metodu sistematik hale getirmeye çalışan Muhammed Bakır es-Sadr (Allah kendisinden razı olsun) Kur'an Okulu adlı bir eser yazmış ve bu metoddan ayrıntılı bir şekilde bahsederek bir de Kur'an-ı Kerim'de tarih ve sünnetullah kavramlarını üzerinde örnek bir inceleme yapmıştır.


5. Nuzul Sırasına Göre Okuma

İslami Hareketin seyrini Kurani bağlamda tespit edebilmek için nüzul sırasına göre Kur'an-ı Kerim okunursa iniş dönemi ve merhaleleri daha açık bir biçimde izlemek mümkün olabilir. Aynı şekilde nebevi tavırdaki sürecin izlenmesi sağlanmış olmakta, öyle ya da böyle okuyucu Kur'an'ın indiği ortama, onun karşılaştığı şartlar, ilişkiler boyutlar ve kavramların atmosferine girmekte, kendisi için tenzilin hikmeti berraklaşmaktadır. Böylece Kur'an-ı Kerim'in mücadele yöntemi ortaya konabilir ve hareketin safhaları tespit edilebilir. Ancak bunun sıra takip etmediği gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız. Yani Mekke'de zamansal olarak Resulullah (sav) ile müminlerin karşılaştıkları her problemi bizim de beklememiz gereksizdir. Bu tür bir okuma mutlak bir seyri değil o dönemdeki hareketin gelişim safhalarını bize verir. Günümüzdeki insanların sapkınlıklarına, yanlış itikat ve amellere sahip Müslümanlara biraz daha müsamahakar davranmayı öğrenebiliriz.


Kur'an-ı Kerim'i nüzul sırasına göre okuma konusunda İzzet Derveze örnek bir tefsir hazırlamış ve Kur'an-ı Kerim'den yola çıkarak kronolojik bir seyir ortaya koymaya gayret göstermiştir. 



6. Kelime Çözümlemesi Yaparak Okuma

Bu tür okumada önce o kelimenin ve türevlerini geçtiği bütün ayetleri sıralanır. Daha sonra, esas kelimenin kitapta isim mi, sıfat mı, yoksa fiil olarak mı geçtiğini tespit edilir. İsim, sıfat ve fiil hallerindeki kullanımlarını sınıflandırılır. Kelime isim halinde geçiyorsa ona hangi fiillerin ve sıfatların uygulanabilir olduğu tespit edilip, buna göre anlamlılık çerçevesi çıkartılır. Kelime fiil halinde geçiyorsa, onun hangi özneye bağlı olarak ve hangi şahıs zamirlerinde geçtiğini iyice anlamaya çalışılıp, belirlenir. (sahhara fiili örneğin güneş, ay, yıldızlar ve nehirler gibi tabiatın unsurlarıyla ilgili kullanılıyor.) Ayetlerde o kelimeye bağlı olarak geçen ve aynı çerçevede görünen diğer anahtar kelimeler tespit edilir. Burada "anahtar kelime" den kastımız, o ayetin manasını büyük ölçüde etkileyen kelimedir. Anahtar kelimeler içinde daha önemli olanlar, esas kelimenin geçtiği ayetlerde onunla birlikte sık sık geçen kelimelerdir. (Musahharat kelimesi Kur'an-ı Kerim'de üç defa geçiyor. İkisi emr kelimesine bağlı olarak zikredildiğinden emr sözcüğü bu kelimeyi anlamada anahtar sözcüktür.) Bundan sonra Kitapta esas kelimeye yakın anlamlı olarak görünen kelimeler tespit edilir. Çünkü anlam karıştırmak en çok yakın anlamlı kelimeler arasında yapılmaktadır. Örnek olarak ceale, besse, ve kada kelimeleri ile halaka kelimesinin birbirine karıştırılması ve bunları eş anlamlı gibi çevrilmesini gösterebiliriz. Sonra esas kelimeye zıt anlamlı olarak geçen kelimeleri de tespit edilir. Mesela, ilm kelimesinin gramerini araştırıyorsak bunun karşıtı durumunda görünen la-ilm, zulm, küfr, cehil kelimelerinin gramerlerini de göz önünde bulundurmalıyız. Bir dilde bir kelimenin tam olarak ne anlama geldiği ancak o kelimeye yakın anlamlı kelimelerle esas kelimenin kullanım farklılıklarını ve gene esas kelimeyle zıt anlamlı kelimelerin kullanım farklılıklarının iyice anlaşılması ile mümkündür. Mesela halaka (yaratma) kelimesini iyi anlamak için buna yakın görünen "yapmak" (ceale), "kurmak" (bena), "başlamak" (bedea), "bitirmek" (nebete), "şekil vermek" (besse), kelimeleriyle, bunun zıddı olan "yok etmek" (heleke) ve buna yakın anlamdaki kelimelerin anlaşılmasıyla mümkündür.


Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da Kitapta geçen kelimelerden bazılarının (din ve millet gibi) bugün de kullanılıyor olmasıdır. Bunların gündelik lisandaki kullanımları ile Kitaptaki gramerleri arasındaki farklılıklar ancak Kitap üzerine dikkatli bir gramer çalışmasıyla ortaya çıkarılabilir. Yapılacak böyle bir çalışmanın başlangıcında, bu kelimelerin gündelik lisandaki kullanımlarının tamamen bir kenara bırakılması gerekiyor.

Kelime çözümlemesi yaparak Kur'an-ı Kerim'i anlamaya çalışma tarzına Mevdudi'nin (Allah kendisinden razı olsun) ilah, rab, ibadet, din adlı çalışmasını örnek olarak verebiliriz. Bu eser hala birçok Müslüman için temel eser olmaya devam etmektedir.


Biz hangi metodu kullanmalıyız? 

Yazının başında da dediğim gibi bu metodların hiçbirisi yüzde yüz uyulması gereken bir özelliğe sahip değildir. Zamana ve mekana göre bunlardan birisi veya birkaçı kullanılabilir.

Kur'an'ın tek tarz okunmasının faydaların tümünü elde etmeyeceği kanaatindeyiz. Bu nedenle, Kur'an, farklı yöntemler kullanılarak okunmalıdır diyoruz. Kur'an, farklı yöntemlerin testine dayanıklı bir kitaptır ve bugüne kadar da her türlü testten başarıyla geçmiş bir kelamdır. Bu bağlamda, bir ayeti ya da ayetler grubunu tek anlama biçimiyle sınırlandırma anlayışı, hatalıdır. Bu son tahlilde, Kur'an'ın evrenselliğine ters düşen bir anlayıştır. Dahası Kur'an'ı tefsircinin yorumuna hapsetme sonucun doğurur. Kur'an'ı, "10 ayet ezberleyip, sonra diğer 10 ayete geçme" yöntemiyle okumak da her zaman yararlı olmayabilir. Zira Kur'an, kendi kendini tefsir eden bir kitaptır. Kur'an'da aynı konuyla ilgili ayetlerin tamamı, bütüncül bir yaklaşımla okunmalı ve ancak bundan sonra bir hükme varılmalıdır. Ayetlerin siyakını sadece sure içindeki pasajları dikkate alarak açıklamak da her zaman tutarlı sonuçlar vermeyebilir. Sureler, kendi başlarına birer anlam dünyası oluştururlar. Bu yüzden surelerin bütünlüğü göz önünde tutularak okunması da bir başka yöntem olarak tercih edilmelidir. Örneğin, Seyyid Kutub her surenin bir konu bütünlüğü olduğundan hareketle surelerin muhtevasındaki merkezi noktayı vurgulamaya çalışır. Bir okuma biçimini diğerinden kalın çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Her birisi diğeri için faydalı bir birikim oluşturmaktadır.


Sonuç olarak, Kur'an-ı Kerim'i okurken salt bir yöntemin benimsenmesinin mümkün olmadığını Kur'an-ı Kerim okurlarının yaş, kapasite ve ilgi alanlarına hitap eden uygun metodu kullanmak gerektiğini söyleyebiliriz.


Murat Kayacan, “Kur'an'ı Kerimi Okuma Biçimleri”, Haksöz Dergisi, Sayı:096, (Mart) 1999

2 Haziran 2011 Perşembe

İSLAM, TEVHİD, HAYAT, DİN ve İBADET’in özlüce tanımı


      Hz.Ali (ra)’nın Mısır valisi Malik El-Eştere yazdığı bir mektupta;
“İnsanlar: ya İnsanlıkta (insan olma bakımından birbirlerine) eştir, ya da Din’de kardeştir.”buyuruyor.
      İnsanlara hangi alanda bakarsanız bakın ya insanlıkta eşinizdir ya dinde kardeşiniz...
Bir grupta vardır ki, bunlar insanlık vasfını yitirmiş, kaybetmiştir. İnsaniyetin olmadığı yerde İslamiyet’te olmaz. Dolayısıyla İslam’a savaş açmış olan bu gruba da kalleş diye hitap ediyor ve gerektiği gibi davranmamızda icab etmektedir inşaAllah… Eşi de kardeşi de kalleşi de ayırt etmek için ilk önce bir yola girmek gerekir... Bunun içinde düşünmek gerekir...

***

      Düşünmek aklı yola düşürmektir. Yola düşmeden düşünülmez. Aklın yola çıkmasıdır, düşünmek. Tefekkür budur işte. Bir başlama noktası şarttır. Başlama noktaları aslında varlığın yola çıktığı ilk noktadır. Ölümlü her varlık için başlama noktası şarttır. Hiçbir yerden çıkan hiçbir yere varır. Bir yerden çıkmak lazım, bir yere varmak için. Kayıtsız şartsız Allah'a teslim olmuş bir mü’minin referansı, başlama noktası ne olmak zorundadır?
      “VAHİY!..” Başka yolu mu var? Mü’min olmak bunu gerektirir. Zira vahiy; anlamın kaynağı olan Allah ile anlamın muhatabı olan insan arasındaki en sağlıklı, en sahih ve doğru köprüdür. Fıtri bir vahiy olan akıl, düşünmek için yola düşüp kendi uzayının karanlığında ilerlerken vahyin ışığı ile bakacak, vahyin ışığıyla yol alacaktır.

***

İslam nedir?
      İnsanın Allah karşısındaki esas duruşunun ve klas duruşunun adıdır. İslam, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adıdır. Üç ayrı vurguya sahiptir.
1        Allah’a nispetle; TESLİMİYET…
2        İnsanlığa nispetle; BARIŞ…
3        Ahirete nispetle; KURTULUŞ…manasına gelir.
En geniş mana ile; Allah’ın hakkını teslim etmenin yolu, Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmaktan geçtiğini bilmeye İSLAM denir. Bunu bilene de MÜSLÜMAN denir.
      İslam insanlıkla aynı yaştadır. Vahye göre başladı. Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa (Aleyhimüsselam), olmak üzere tüm peygamberler İslam’ın Peygamberleridirler. Başta eski ahit ve yeni ahit olmak üzere tüm vahiyler İslam’ın vahyidir. Hz. Muhammed (as) İslam’ın kurucusu değil(!), kendinden önceki peygamberlerin tümünü temsil eden son nebidir. Kur’an İslam’ın kurucu metni değil(!), kendisinden önceki vahiylerin özünü içinde barındıran taç vahiydir. Vahiy, her şeyin ölçüsü insandır humaniter düsturunun karşısına; “Hakikatin ölçüsü Allah'dır!..” düsturunu çıkarır.
      Vahiy hayatı bir bütün olarak takdim eder. Bu en iyi ahiret kavramında görülür. Ahiret; bir şeyin öbür yüzü demektir… Önce hayatı bir kabul eder sonra bu yüzü ve öteki yüzü diye bir hakikatın iki yüzünden bahseder, İslam. Bu yüzü sanal, öbür yüzü gerçek diyenleri reddeder İslam… Dolayısıyla iki yüzü de gerçektir. Amma buranın gerçekliği şimdi burada, diğer tarafın gerçekliği ise gaybi bir gerçeklik olarak hakikattır.
      El misal; sorarlar diyi mi nasılsın? Diye:
      “Henüz ölmedim, nasıl olacağımı ölünce görecez…”
   
***

      İslam’ın tüm kavramları iki kavrama icra olunabilir. “TEVHİD” ve “ADALET!..”
     Tevhid: İnsanın Allah ile ilişkisinin,
     Adalet: İnsanın başta insan olmak üzere tüm varlıklarla olan ilişkisinin ekseridir. Bu kavramları birbirinin yerine ikame edebiliriz. Şöyle ki, İnsan Allah ile olan ilişkisinin ekseni olan Tevhid de kusur ederse, bu insanla olan ilişkisine doğal olarak yansır. Ve Adalet zedelenir. İnsanlarla ilişkisinin ekseni olan adalette kusur işlerse, bu da Allah ile olan ilişkisine doğrudan yansır ve Tevhid zedelenir. Bu iki kavramı da bir kavrama indirgememiz mümkün ise, tevhide icra edebiliriz. Tevhid, bir Müslüman’ın Allah'a, hayatını, kendini ve varlığı okuduğu temel şifre olduğu için İslam’a girişin ilk şartı da Kelime-i Tevhid’dir. Allah birlemek insanı moriteist (deist) [evreni yaratanın olduğuna inanmakla beraber, yaratıcısının evrene hiçbir müdahalesi olmadığını savunan görüş] yapabilir fakat muvahhid yapmaya yetmez!..
      Muvahhid olmak için; Allah’ın, hayatın anlam ve amacı olduğuna iman şarttır. Deist olmak ayrı bir şey, Müslüman olmak ayrı bir şey…
     Bu yüzden Allah demek, anlam demektir. Bu yüzden varlığın ilk yasası anlamlılık ve amaçlılık yasasıdır. Yerçekimi yasası yokken, anlamlılık ve amaçlılık yasası vardı. Bu yüzden hiçbir şey anlamsız ve amaçsız değildir. Allah’ın elinin değdiği her şeyin bir amacı ve anlamı vardır. Ve bu yüzden varlık, amacına göre değildir!.. Bütün varlıkların amacı insana hizmet içindir. Ve bu şu soruyu sordurur;
      “Ey insan, senin amacın ne? Her şey senin emrine amade sen kimin emrine amadesin?..”
      Anlamın ve amacın olmadığı bir alan iddiası Allah’sız bir alan iddiasıyla eşdeğer bir iddiadır. İslam’ın makbul aklettiği iman budur. Bu imanın kişiyi getirdiği yer Allah (cc)’nün hayata müdahil olduğu gerçeğidir. Vahyin tanıttığı Allah, hayata müdahildir. Dolayısıyla hayat anlamlı ve amaçlıdır… Hayat ağacının en soylu meyvesi olan insanın da elbette anlamsız ve amaçsız olduğu düşünülemez.

***

      Vahye göre insana varlık amacı iki yolla öğretilmiştir, gösterilmiştir: “FITRAT” ve “VARLIK…”

      “Andolsun biz Ademoğullarını üstün bir şerefe mazhar kıldık; karada ve denizde binitlere yükledik ve güzel güzel nimetlerle besledik. Onları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık” (17/ İsra 70)

      “ Doğrusu biz, insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu sefil hale, nefsinin karanlıklarına iade ettik” (95/ Tin 4-5)

      İnsan fıtratı; akıl ve irade gibi insanı, diğer canlılardan ayıran niteliklerle donatılmış bir alt yapıdır. Bu fıtrat alt yapısı doğuştan iyi bir varlık kılar. İmam Cafere atfedilen;
     “ Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıl…” sözü hatırlanmalıdır.
     Vahye göre insan özünde iyidir, kötülük onun özünde değildir. Ona arız olmuş bir kirdir. İnsan yaşadığı sürece kirlerinden arınma imkanına sahiptir.İşte İslam ile Hristiyanlık arasındaki fark budur. Bakınız Adem (as) iyi idi. Ne oldu? Çamura düştü, altın çamura düştü. Peki ne oldu sonuçta; Adam oldu, temizlendi, tevbe etti… Hata etmek insanı kötü etmez. İbliste hata etti günah işledi, Adem(as) da. Peki fark ne? İblis hatasını savundu İblis oldu, şeytan oldu. Adem (as) hatasından vaz geçti Adam oldu… Temel espri budur.
      Hristiyanlık ta her çocuk günah üzere doğar. Onun için vaftiz vardır. Vaftiz; doğuştan getirdiği kiri yıkamak. Niye doğuştan? Katolik kilisesinin klasik fetvası, “vaftiz olmamış çocuklar cehennemliktir” şeklindedir. Bizim Peygamberimiz (as)’ın fetvası ise:
      “ Dünyanın tüm çocukları cennetliktir”…
       Onun için küçük bir Hans gördüğünüz zaman, nasıl ki küçük bir Hasan'a sevgi ile kardeşim diye bakıyorsanız küçük Hans'ada öyle bakın. Deyin ki: "Ya Rabbi!.. Onu doğmuş olduğu fıtrat ile yaşayıp ölmesini nasip et!.. (Amin Ecmain inşaAllah)
     Fıtratın alt yapısını destekleyen bir üst yapıya ihtiyaç vardır. Zira insan bilgiyi elde eden üreten ve ileten bir varlıktır. Öğrenir ve öğretir. İnsanın üst yapısı alt yapısı ile uyumlu olursa insan, var ediliş amacını gerçekleştirir. Vahiy Allah’dan geldi, fıtratta Allah’dan geldi. İkisi de birbiriyle bir bütün olur. Aksi halde yanlış üst yapı, doğru alt yapıyı bozar. Ve insan özündeki iyiliği kurutmuş, kendi anlam ve amacına yabancılaşmış, dolayısıyla da hakikate yabancılaşmıştır. Bunun olmaması içinde karşımızda bir hayat tarzı olarak İslam’ı buluyoruz. Vahiy bir hayat tarzı inşa etmek için inmiştir. İslam’ın her bir unsuruyla mü’minin  hayatına talibtir, insanın hayatına talibtir. İslam’ın hayat dini olmasının en bariz delili, İslam vahiylerinin özellikle son vahiy olan Kur’an’ın hayat kitabı oluşudur. Vahiy insanı hayatının özdesi olarak kabul eder. İnsan halifedir ve emanet insana verilmiştir. İnsan yeryüzünün halifesidir. Türkçedeki halifenin bozulmuş karşılığı kalfadır, inşaat kalfası… İnsanda yeryüzünün kalfasıdır. Yeryüzünü sen inşaa et diye kalfa seçmiştir Allah. Bu kalfayı hangi usta eğitecek?... “Vahiy!..” Yani yeryüzünün, hayatın ustası insan, insanın ustası vahiydir. Vahiy bunun için hayata inmiştir. Vahiy hayatı inşa etme amacı taşıdığı için, bir neslin öncü sayılması gereken 23 yıla yayılmıştır. Vahiy ilk olarak doğrudan hayata seslenir, onu inşayı amaçlar. Alak suresinin ilk 5 ayeti, Muzzemmil suresinin ilk 11 ayeti 9 emirle gelir ve bu emirlerin tümü hayatı hazırlama emridir.

      Alak suresi ilk 5 ayeti:
*Oku! Yaradan Rabbinin adı ile oku
*O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.
*Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.
*O, insana kalemle yazmayı öğretti.
*İnsana bilmediğini öğretti (96/ Alak 1-5)

      Muzzemmil suresi ilk 11 ayeti:
*Ey örtüsüne bürünen (Resulüm!)
*Geceleyin biraz uyu sonra kalk,
*Gecenin yarısında uyanık ol, ya bu miktarı biraz eksilt.
*Ya da çoğalt ve ağır ağır Kur’an oku.
*Çünkü biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz.
*Kuşkusuz, gece ibadeti (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kıraata  daha elverişlidir.
*Çünkü gündüzleri, seni uzun uzun uğraştıracak işlerin vardır.
*Rabbinin adını an, bütün varlığınla ona yönel.
*O, doğunun ve batının Rabbi’dir. O’ndan başka ilah yoktur. O halde tek dayanağın O olsun.
*Müşriklerin senin için dediklerine sabret, yanlarından nazik bir şekilde ayrıl.
*Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. (73/ Muzzemmil 1-11)

      Muddessir Suresinin ilk 7 ayeti 7 tane emir içermektedir;
*Ey bürünüp sarınan (Resulüm!)
*Kalk ve (insanları) uyar.
*Sadece Rabbini büyük tanı.
*Elbiseni temiz tut.
*Kötü şeyleri terk et.
*Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.
*Rabbinin rızasına ermek için sabret.” (74/ Muddessir 1-7)

Aslında Kur’an baştan sona mü’minlere bir model, bir hayat modeli inşa eder. Bunun için şu dört inşa sürecini gerçekleştirir:

1        Aklı, tasavvuru inşa eder.
2        Önermeleri ile aklı inşa eder.
3        Peygamber örnekleriyle kişiliği inşa eder.
4        Bütünüyle hayatı inşa eder.

Peygamber örneklerinden anlaşılması gereken, kişiliği inşa eden noktalardan bir kaçına değinelim.

El Misal:
      Adem (as.)’ın kıssası: Ey insan hatasız kul olmaz. Adem (as) da hata etti, İbliste… Adem (as)’ı; adam eden hata etmesi değil, hatasından vazgeçmesi… İblisi şeytan eden de hatasını savunmasıydı… Hatanı savunma Ey insan!..

      Nuh (as)’ın kıssası: Ey insan karada gemini yap… Deniz olmasa da sen yap gemini. Günah okyanus olsa, sen sevap adası ol. Herkes zıvanadan çıksa, sen tek kalsan da doğruyu yaparsan karada gemi yapmış olursun. Tuğyan olan yerde helbet olur Tufan!..

      İbrahim (as)’ın kıssası: Diyelim İbrahim’siniz, İsmail’iniz kurban istendi. Allah her neki istedi, almak için değil. Vermek için ister… Sen ver İsmail’ini. Allah, İsmail’in yanına promosyon olarak İshak’ı verir!..

      Yusuf (as.)’ın kıssası: Her insanın vardır bir Züleyha’sı. Bayanların; incik idi boncuk idi süstü püstü. Erkeklerin; markadır, arabadır, attır, kattır, yattır. Peki herkesin bir Züleyha’sı varsa, olmaması gereken ne?.. Gömleğin arkadan mı yırtılıyor, önden mi?.. Züleyha mı seni kovalıyor, yoksa sen mi?..

      Musa (as.) kıssası: Farzet ki, Fravunun zulmü annelerin rahmine kadar uzanmış, hiçbir şey kalmadı diyorsunuz. Napalım?.. Her Fravunun bir Musa’sı vardır. Musa’yı Fravunun sarayında arayın. Hiçbir yerde bırakmadı mı? Fravunun yanına bakın!..

      Sözün en özüne gelecek olur isek. Kur’an, hayatta her an!.. Bunu bil, anla, anladığını yaşa ve yaşat. İşte kurtuluşun formülü bu!.........


Esma-ül Hüsna - 1




O'nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler  fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.O kendinden başka hiç bir ilah bulunmayan tek: Tüm isim ve sıfatları kendinde toplayan yüce Allah'ın zatının, başka hiçbir varlığa verilemeyen ismidir. 

Dünyada yarattığı bütün canlılara nimet veren,bütün mahlukatına rahmetiyle muamele eden.

Ahirette; acıyıcı , bağışlayıcı,sevdiklerine ve müminlere merhamet eden.

Herşeyin hakimi , Mülkün sahibi,mülk ve saltanatı devamlı olan.

Noksanlıklardan münezzeh , Her türlü eksiklik ve ayıplardan münezzeh olan.

Selamet verici , Her çeşit afet ve kederlerden emin olan.

Emin kılıcı, koruyucu , Kullarına emniyet veren.Kendinin ve peygamberlerinin doğruluğunu ortaya koyan, kullarına yaptığı va'dinde sadık.

Gözetici ve kollayıcı , Saltanatı hakkında dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi gözetip koruyan.

Her şeye galip , İzzet sahibi, mağlup edilmesi imkansız olan, her şeye galip olan.

Dilediğini zorla yaptıran , Azamet ve kudret sahibi, istediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan.

Büyüklükle vasıflı , Ululuk sahibi,her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.

Yaratıcı , Her şeyin varlığını ve geçireceği halleri takdir eden, yaratan, yoktan vareden, büyüklükte eşi olmayan.

Takdir edici , Her şeyin aza ve organlarını birbirine uygun yaratan.

Şekil verici , Tasvir eden ,  her şeye bir şekil ve hususiyet veren.

Günahları affedici , Kullarının günahını örten, mağfireti çok,günahları bağışlayıcı.

Kahredici , Her şeye,her istediğini yapacak surette, galip ve hakim olan.

Bahşedici , Çok fazla ihsan eden, çeşit çeşit nimetleri daima bağışlayan.

Rızık ihsan edici , Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.

Kapıları açıcı , Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran, darlıktan kurtaran.

Çok iyi bilici , Her şeyi en ince noktasına kadar bilen, ilmi ebedi ve ezeli olan.

Sıkıcı, kısıcı , Dilediğine darlık veren, sıkan, daraltan.

Açıcı, genişletici , Dilediğine bolluk veren, açan, genişleten.

Dereceleri  genişletici , Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan, dereceleri düşüren.

Dereceleri yükseltici , Yukarı kaldıran, yükselten, dereceleri yükselten.

İzzet verici , İzzet veren, aziz kılan.

Zelil kılıcı , Zillete düşüren, hor ve hakir eden

İşitici , Her şeyi işiten, kullarının niyazını kabul eden

Görücü, Her şeyi gören

Hükmedici , Hikmet sahibi olan, yaptığı her işte hikmeti gözeten, hükmeden

Çok adaletli , Son derece adaletli olan.

Lütfedici , En ince işlerin bütün inceliklerini bilen,lütuf ve ihsan sahibi olan

Kulunu imtihan edici , Herşeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberi olan

Yumuşaklık gösterici , Yumuşak davranan, hilmi çok olan

Sonsuz büyük , Pek azametli olan, yüce

Bağışlayıcı , Çok bağışlayan, mağfireti çok

Kullukları kabul edici , Kendini rızası için yapılan amelleri daha ziyadesi ile karşılayan

Yükseklikte sonsuz , Çok yüce

Pek büyük 

Koruyucu , Yapılan işleri bütün tafsilatıyla hıfzeden, her şeyi afet  ve belâdan  koruyan

Kuvvet verici , Bilen, tayin eden. Her yaradılmışın rızkını veren

Hesap Görücü , Herkesin hayatı boyunca yaptıklarının bütün teferruatıyla hesabını iyi bilen. Mahlukatına kafi olan.

Ululuk ve büyüklük sahibi , Azamet , ululuk sahibi olan

Kerem ve İhsan Sahibi , Çok ikram edici

Üstün çıkıcı , Bütün varlıklar ve bütün işler murakabesi altında bulunan

Duaları kabul edici , Kendine yalvaranların isteklerini veren, dualarını kabul eden

Rahmeti gemiş ve sınırsız , Lütfu bol olan, tüm niteliklerinde sonsuzluk derecesinde geniş olan

Hikmet sahibi , Emirleri, kelamı ve bütün işleri hikmetli,  hikmet sahibi olan

Mü'minleri seven , Kullarını en fazla  seven,  sevilmeye en  layık olan

 Şanı yüce olan.

Yeniden dirilten , Ölüleri dirilten ,  kabirlerden çıkaran.Şanı yüce olan.

Her şeye şahit. Ondan saklı yok. , Her zaman ve her yerde hazır ve nazır olan

Hak üzere kaim, Vacib'ul vücud olan,varlığı hiç değişmeden duran.

Her şeye vekil , Tevekkül sahiplerinin işini düzeltip onlardan daha iyi temin eden

Pek güçlü , Pek kuvvetli

Çok sağlam , Pek güçlü

Mü'minlere dost , Mu'min kullarının dostu

Hamd edilen , Ancak kendine hamd edilen,bütün varlığın diliyle övülen

İlmi her şeyi kuşatan , Sonsuza kadar da  olsa, herşeyin sayısını bilen

Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak baştan yaratan
Maddesiz ve örneksiz yaratıcı.

Öldürücü ve diriltici , Yaradılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan

Hayat verici , İhya eden, dirilten, can bağışlayan,sağlık veren

Canlı   mahlukatın ölümünü yaratan, öldüren.

Başsız ve sonsuz diri , Diri, tam ve mükemmel manasıyla hayat sahibi.

Her şey onunla kaim , Yarattıklarının işini çeviren,  her işleneni bilen, evveli olmayan.

Zengin ve ihtiyaçsız , İstediğini, istediği vakit bulan.  

Azamet ve şerfle vasıflı , Kadri ve şanı büyük, kerem ve hoşgörüsü bol.

Tek ve eşsiz , Tek. Zat'ında, sıfatlarında, isimlerinde, ef'alinde ortağı ve benzeri olmayan

Muhtaç olunan ihtiyaçsız , Her şeyin muhtaç olduğu, fakat hiç birşeye muhtaç olmayan

İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten , İstediğini, istediği gibi yaratmaya muktedir olan

Kudret sahiplaeri üzerinde istediği gibi tasarruf eden , Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde dilediği gibi tasarruf eden

İstediğini öne alıcı , İstediğini öne getiren, öne alan.

İstediğini sona erteleyici , İstediğini geri koyan, arkaya bırakan

Varlığının başı olmayan , Her şeyden önce var olan

Varlığının Sonu Olmayan , Her şey helak olduktan sonra geri kalan

Görünen , Varlığı sayısız delillerle açık olan

Gizli , Akılların idrak edemeyeceği, yüceliği gizli olan.

Her işi yürüten , Evreni   ve evrendeki bütün olayları tek başına idare eden

Kullarına ihtiyaçlarına veren , Kullarına iyilik ve ihsanı, nimetleri bol olan

Zatiyle en yüksek , Aklın mümkün gördüğü her şeyden, her halden pek yüce olan

Tövbeleri kabul eden , Tevbeleri kabul edip günahları bağışlayan

Suçların karşılığını veren , Günahkarlara, adaletiyle, hakettikleri cezayı veren

Bağışlayan , Affeden, mağfiret eden

Çok acıyıcı , Merhamet edici, pek şefkatli

Mülkün ebedi sahibi , Mülkün ebedi-ezeli sahibi.

Şerev ve ikram sahibi , Hem azamet sahibi, hem fazl u kerem sahibi

Adalet gösterici  , Hükümleri ve işleri  yerli yerinde olan

İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan.

Çok zengin, her şeyden müstağni , Çok zengin, hiç birşeye muhtaç olmayan

İstediğini zengin eden , Dilediğine zenginlik veren,  müstağni kılan

Dilediğini engelleyen , Bazı şeylerin meydana gelmesine müsaade etmeyen, engelleyen

Dilediğine bela verici , Keder ve zarar verecek şeyleri yaratan, hüsrana uğratan

Dilediğine faydalı şeyler yaratan , Hayır ve menfaat verecek şeyleri yaratan, faydalandıran

Alemleri nurlandıran, aydınlatan , Alemleri nurlandıran, dilediğine nur veren, nur olan

Hak yolu, doğru yolu gösterici , Hidayete kavuşturan, kulunu hayırla muvaffak kılan

Örneksiz, misalsiz alemler icad eden , Örneksiz, misalsiz ve hayret verici alemler yaratan

Varlığının sonu olmayan , Varlığının sonu bulunmayan, ebedi olan

Bütün servetlerin gerçek sahibi , Varlığı devam eden, servetlerin hakiki sahibi
Hayra delalet eden , Bütün alemleri dosdoğru bir nizam ve hikmetle akıbetine ulaştıran

Çok sabırlı , Çok sabırlı olan, isyankarlardan acele intikam almayan