30 Ekim 2013 Çarşamba

Kız Çocuklarımıza Başörtüsünü Nasıl Sevdirebiliriz? - Dr. Emani Zekeriyya

         بسم الله الرّحمن الرّحيم

         Bu kitabı, orta okul seviyesindeki kardeşcanlarımız ile yapmış olduğumuz dersler süresince, annelerin kızlarının örtünmeye karşı isteksizliklerinden yakınmaları sebebiyle bilgi sahibi olmak açısından okumuştum. Fakat gerek kendimden, gerek de arkadaşlarımdan ve çevremden gözlemlerimle edinmiş olduğum bilgi ve fikirlerden farklı çok fazla bir şey bulamadım. Çünkü bu hususta en önemli kişi ANNE'dir. Annenin bizzat kendi tesettür ve davranışlarıyla örnekliği, kızını giyindirme ve yetiştirmesi küçük yaşlardan itibaren, bilinç altında doğru bir tesettür anlayışının oluşabilmesinde en önemli etkendir. Biranda olabilecek bir şey asla değildir. Anneden sonra da çevresi, yaşadığı ortam ve kendisine yakın gördüğü, anlaşabildiği, "özendiği, örnek aldığı" büyükleri ile arkadaşları gelir. Yani, her hususta olduğu gibi; olumlu ve olumsuz yönde etkisi olan aile, çevre ve arkadaş üçgeni, bir birey için en önemli faktörlerdir... Bunların haricindeki şahıslar çok fazla etkili olamayacaktır maalesef...

         Tesettür sadece başı/saçı örtme değildir, ölçüsü ve sınırları vardır. Ama bu bilgiler de kardeşcanlarımıza ne hikmetse öğretilmiyor!.. Sanırım bu hususta ebeveynlerimizin bilmediği ve açıklık getirilmesi gereken bazı noktalar var ki, onlara da kısaca değinmemiz gerekiyor...

         Öncelikle "Avret" nedir?, "Setr-i Avret" nedir? ve "Tesettür" nedir? "Mahrem" nedir? "Nâmahrem" nedir? bunları öğrenmeliyiz...

Avret: İnsan bedeninde başkası tarafından görünmesi ayıp ya da günah sayılan yerlerdir.
Setr-i Avret: Örtülmesi gereken yerler. Avret sayılan yerlerin namaz kılarken ya da başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram olan yerlerin örtülmesidir.

         Avret kelimesi Kur'an-ı Kerîm'in iki yerinde, terim anlamına yakın bir şekilde geçmiş olmakla birlikte (bkz: 24/Nûr - 31 ve 58) avret yerinin ölçü ve sınırları belirlenmemiştir. Kur'an'da geçen "sev'e" kelimesiyle de (bkz: 7/A'raf - 20,22,26 _  20/Tâhâ - 121 _ 5/Mâide - 31) en dar anlamında, erkek ve kadının cinsel organı kastedilmiştir. Kur'an'da ilk iki insanın, Hz.Adem ile Hz. Havva validemizin cennette, ayıp yerlerini örtme çabası şöyle anlatılır:
"Sonra ikisi de yasaklanan ağacın meyvesinden yediler. Arkasından ayıp yerleri görünüverdi. Üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar." (20/Tâhâ - 121) Bu durum, ayıp yerlerini örtmenin akıl ve yaratılışın bir gereği olduğunu gösterir...

          Kur'an-ı Kerîm'de erkeklerin ve kadınların gözlerini zinadan sakınmaları ve ırzlarını koruması istenir (24/Nûr - 30 ve 31) Ayrıca kadınların, yabancı erkeklerin yanında süs yerlerini açmaması  ve başörtülerini örtmelerini (24/Nûr - 31) ve dış elbiselerini giymelerini bildirir (33/Ahzâb - 59).

          Cinsel organların dışında nelerin avret olduğu konusu, büyük ölçüde hadislerle düzenlenmiştir. Kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avret yeri sayılır. Rasûlullah (sav) şöyle buyurur; "Ey Esmâ! Kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helal değildir." Bu sözleri söylerken elleri ile yüzüne işaret etmişti. (Ebû dâvud, Libâs, 31) Kadınların diğer müslüman kadınların yanındaki avret mahalli erkeğin ki gibidir, göbek ile diz kapağı arasıdır. Müslüman olan, haya duygularını koruyan, Allah'tan korkan kadınların yanında kapatması zorunlu olan avret mahalli, göbekle diz kapağı arasıdır. Müslüman olmayan veya müslüman olduğu halde iffet duygusu zayıf olan kadınların yanında yabancı erkekler karşısında nasıl örtünüyorsa öyle örtünmesi gerekir.

        Erkeklerin avret yeri; göbeği ile diz kapaklarının altına kadar olan kısımdır. Rasûlullah (sav) "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır".(A. İbn Hanbel, II, 187) "Bir kimse, erkeğin göbek altı ile diz kapağının üstünde kalan yerine bakmasın."(Ebû Dâvud, Salât, 26, H. No:496; Zeylâî, Nasb, I. 297)   

       Ve yine namazda ruhsat olaraktan Mâlikîlere göre de avret yeri "ağır avret" ve "hafif avret" olmak üzere ikiye ayrılır. Ağır avret mahalli kesinlikle örtülmesi gereken yerlerdir. Bu konuya girmeyeceğim sadece kadınların ağır avret mahallini öğrenmiş olalım. Kadınların ağır avret bölümü; Baş, boyun, kollar ve diz kapağından alt kısmı haricinde boyun altı ile diz kapağı arası ağır avret mahalli sayılıyor. Kıyafet bulamaz da bu şekilde bir kadın namaz kılarsa görüş sahiplerine göre kıyafet buldu ise ve vakit çıkmamışsa namazı iade etmesi(tekrar kılması) gerekir. Vakit çıkmış ise iadesi gerekmez.(Komisyon, İlmihal, Neşr, T.D.V. I. 230, 231)

          Tesettür: Örtünmek, gizlenmek, bir şeyin içinde veya arkasında gizlenmek. Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû olmayan cinsel isteklerden sakınmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, kadınların iffetini korumak içindir. Kadınların ev dışında veya yabancı erkeklerin yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette şöyle buyurulur: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine eza edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir." (33/Ahzâb, 59) Yani bu ayetten anlamamız gereken şudur ki; setr-i avret ev içi elbisesidir, tesettür ise ev içi elbisesini de örten kıyafettir...

Âyetin Tefsirindeki İncelikler
Birinci İncelik: Allahu Teâlâ örtünme emrine evvela Resulullah (sav)'in zevceleri ve kızları ile başlamıştır. Bu, onların diğer kadınların Önderi ve İmtisal numunesi olduklarını göstermektedir. Diğer kadınlar onlara uyacakları için uygun olan da şer'î emirlere, hükümlere önce onların sarılmaları, aynen yerine getirmeleridir.

İkinci incelik: Hicab âyeti, kadınların avret mahallerini örtmeleri İs­tikrar kazandıktan sonra nazil olmuştur, öyleyse bu âyette emrolunan tesettür, daha önce farz kılınan setr-i avretten başka ve fazla bir örtün­medir. Bunun İçindir ki, bütün müfessirler, tabirleri değişik de olsa mef­humda birleşerek âyette ki «cilbabtan» maksadın kadının elbiseleri üzerine giyilen ve bütün vücudu örten bir örtü, elbise olduğunda ittifak etmişlerdir.

Üçüncü İncelik: Âyetteki «Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin ka­dınlarına...» ifadesindeki tafsilat, hicabın yalnız Resulullah (sav)'ın zev­celerine farz olduğunu iddia edenlerin iddialarını açıkça reddetmektedir. Çünkü âyetteki «müminlerin kadınlarına» ifadesi, örtünmenin bütün mü­min kadınlara emredildiğine, onların da bu umumi hitaba dahil olduklarına kesin bir şekilde delalet etmektedir.

Dördüncü incelik: «Bu onların tanınıp eza edilmemelerine daha uy­gundur.» âyetinde hicabın farziyetinin hikmeti beyan edilmektedir. Şer'î hükümlerin hepsinde meşru hikmetler vardır. İşte kadınların örtünmelerindeki hikmet de hem onların namuslarının, hem de cemiyetin korunmasıdır.

Şer’i Örtünmenin Şartları? 
Şer'î örtünmenin zaruri şartları vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
1- Örtü, bütün vücudu örtmelidir. Zira Allahu Teâlâ, «dış elbise­lerinden üstlerine giymelerini söyle.» buyurmuştur. Cilbab, bütün vücudu örten bir elbise, bir örtüdür. Buna göre şer'î örtün­me, vücudun tamamını örtmektir.
2- Örtü, alttaki elbiseyi gösterecek kadar İnce olmamalıdır. Zira cilbabtan maksat gizlemektir, ince örtü, alttaki elbisenin görünmesini ön­leyemez. Bakışlara da mani olamaz.
3- Örtünün kendisi bir ziynet olmamalı ve cazib renkli kumaşlar kullanılmamalıdır.
4- Örtü, vücud hatlarını belli edecek ve fitneye sebeb olacak kadar dar olmamalıdır. Zira Resulullah (sav), «İki sınıf insan vardır ki onlar ce­hennem ehlidirler. Sığırların kuyruğuna benzer sopalarla halkı dövenler ve vücud hatlarını tamamiyle belli edecek elbise giyen kadınlar ki bun­lar bu elbiselerle erkeklerin kalblerini çelmek için gezerken kırıtarak yü­rürler. Saçlarını da deve hörgüçlerine benzetirler. Onlar cennete gireme­yecekleri gibi çok uzaklardan duyulabilen cennet kokusunu bile duyamaz­lar.» buyurmuştur. Hadisin diğer bir rivayetinde de, «Cennetin kokusu beş-yüz yıllık yoldan geldiği halde onlar koklayamazlar. [Müslim.] buyurulmuştur.
          Hadisteki «sureta, giyinik fakat hakikatta çıplaktırlar» demektir. Çünkü onlar öyle ince ve dar giyiniyorlar ki, elbise ne avretlerini, ne de vücudlarını örtmektedir.
5- Örtüden güzel koku gelmemelidir. Çünkü güzel koku, erkekleri iğ­fal eder.
6- Kadın ne erkek elbisesi giymeli, ne de giydiği elbise erkek el­bisesine benzemelidir. Zira Ebu Hüreyre (ra), «Resulullah kadın elbisesi giyen erkeği, erkek elbisesi giyen kadını lanetlemiştir.» demiştir. [Ebu Davud, Nesai. Tahricüs-Sünen, C. 6. S. 57.] 
 (Ahkâm Tefsirî / Muhammed Ali Sabuni)
   
          Mahrem/lik: Evlenme haramlığı demektir. Yüce dinimize göre, kardeşlik, nesep bağı, süt hısımlığı ve eşten doğan hısımlık bağı itibariyle bizimle evlenme haramlığı bulunan, yani söz konusu bağlardan dolayı bize nikâh düşmeyen erkekler/kadınlar bizim mahremimizdirler.


Nâmahrem/lik: Evlenme haramlığının bulunmama durumu, yani nikâh düşme (nikâh yapılabilme) durumu demektir. Yani evlenmeye niyetlenseler, eğer kadın evli değilse, aralarında nikâh geçerlidir. Öyleyse, böyle erkek ile kadının, yani birbirlerine nâmahrem olan erkek ile kadının hukukunu ve münasebet şartlarını da yüce dinimiz ayrıca düzenlemiştir. Mahremlerin dışında kalan bütün kadınlar/erkekler nâmahremdir.    

          Akrabalık bağı bulunan nâmahremler ise bir kadın için; Enişteler (kızkardeş/hala/teyze eşleri), kuzenler (hala/teyze/amca/dayının oğulları), kayınlardır (eşinin erkek kardeşleri). Kız kardeşin kocası, teyzenin ve halanın eşleri, geçici mahremiyete sahiptirler.

          Erkek için; Yengeleri (erkek kardeş/amca/dayının hanımları), baldızları (hanımının kız kardeşleri). Hanımının kız kardeşi (baldızı), halası, teyzesi, süt bacısı, süt halası, süt teyzesi, hanımının yiğenleri (hanımının kardeşlerinin kızları) geçici olarak haramdırlar. Yani hanımı ölür ise veya boşanırlarsa bu kişilerle evlenebilir.
          Ve bunların daha ötesindeki bütün uzak akrabalar ve yabancı kişiler nâmahremdirler.

          Birbirlerine nâmahrem olan kişilerin karışık yaşamaları, tokalaşmaları, gülüşmeleri, şakalaşmaları, gayri ciddî tutum ve davranışları, açık saçık giyimleri, edepten ve terbiyeden uzak hâl ve tavırları dinimizce bundan dolayı uygun görülmemiştir.

          Dinimiz bu tedbirleri alırken, ne kadını dört duvar arasına kapamak niyetindedir, ne de erkeği ahlâksız ilân etmek peşindedir. Dinimiz sadece tesettür, nezaket, edep ve terbiye kurallarını belirlemiş ve edebin yaşanmasını istemiştir. Şimdi gayri İslâmî kültürlerin etkisiyle başımız beynimiz dönüp, dinimizi bu kurallardan dolayı itham edemeyiz!..

          Bu husus, esasen prensiplerini şu iki ayet-i kerimeden almaktadır;
"Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Ziynetlerini ise, görünmesi zarurî olan kısımlar müstesna, açığa vurmasınlar. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler. Kocalarından, babalarından, kocalarının babalarından, oğullarından, kocalarının oğullarından, kardeşlerinden, kardeşlerinin oğullarından, kızkardeşlerinin oğullarından, mü'min kadınlardan, cariyelerinden, cinsî iktidarı olmayan hizmetçilerinden ve şehvet çağına gelmemiş çocuklardan başkasına ziynet yerlerini göstermesinler. Gizledikleri ziynetleri belli olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe edin, ey mü'minler, tâ ki kurtuluşa eresiniz." (24/Nur Sûresi 31)

"Size şu kadınları nikahlamak haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emzirmiş olan süt anneleriniz, » süt kardeşleriniz, hanımlarınızın anneleri, aranızdan zifaf geçmiş olan kadınlarınızdan doğan üvey kızlarınız. Eğer zifaf geçmemişse onların kızlarını nikâhlamakta size günah yoktur. Öz oğullarınızın hanımlarını nikahlamanız ve iki kızkardeşi birden nikâhınız altına almanız da size haram kılındı. Ancak geçmiş olan müstesnâdır. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (4/Nisa Sûresi 23)

***

       Bütün bunlara değinmemin sebebine gelecek olur isek, tesettür eğitimi sadece kızlarımıza/kardeşcanlarımıza mahsus değildir, erkek ve kız çocuklarımızın her ikisine de öğretmemiz gereken bir emirdir. Çünkü tesettür sadece kadınlara mahsus değildir!.. Her iki cinsinde kendi fıtratlarına göre setretmeleri/örtünmeleri gerekmektedir. Ve kadınlara mahsus olan kısmı da sadece başı/saçı örtmekte değildir!.. Bu sebeple kızlarımızın/kardeşcanlarımızın tesettür eğitimlerinde de sadece saçlarını örtmelerine alıştırmakta yanlış bir yöntemdir... Zira bugün bu yanlışlığı fazlasıyla görmekteyiz... Çevremizde, sulandırılmış, anlamından koparılmış, bir takım şekilsel objelere takılıp kalmış bir tesettür anlayışı ve bu anlayışı yansıtan genç kızlar görmekteyiz. Bunların çoğu özendirilmiş fakat bilgilendirilmemiş bir kitleden oluşmaktadır.

        Müslüman bir kadının ev içerisinde ev ahalisinden (ebeveynleri, kardeşleri ve çocukları gibi beraber yaşadığı kişilerin yanında/diğer kendisine mahrem olan kişilerin yanında ise normal görünen kısımlar hariç giyimli olması tercihe şayandır. Zira bir erkeğin kendisine mahrem olan bir kadının ağır avret harici olan başı, yüzü, eli, kolu, dizden aşağı bacağına şehvetten emin ise bakabilir...) olan kişilerin yanındaki en asgari giyimi, yukarıda ağır avret olarak bahsettiğimiz boyun ile diz kapağı arasındaki bölümün örtünmesine dikkat etmelidir... Bu hususta da yine hadisteki ifade de olduğu gibi "giyinik çıplak" diye nitelendirilen özelliklerden uzak olmalıdır. Yani içini göstermeyecek kalınlıkta ve vücud hatlarını/hacmini belli etmeyecek şekilde bir elbise seçmelidir. Örneğin bir anne, çocuklarının yanında (kız-erkek fark etmez), ergenlik çağına ermiş bir kız da ebeveynlerinin (anne/baba) ve kardeşlerinin (kız-erkek fark etmez) yanında sadece üzerinde pijama, eşofman, pantolon vb bir kıyafet ile durmamalıdır, üzerine en az diz kapağına gelecek kadar uzunlukta bir kıyafet giymelidir... Ayrıca kadın kadına olan ortamda da yine sadece üzerinde bir pantolon vb bir kıyafet ile durmamalıdır en az diz kapağına kadar örtecek bir kıyafet giymelidir!.. Zira kadın kadına avret mahalli de göbek ile diz kapağı arasıdır...

         Tesettür, aslen çocuk dünyaya gözlerini açtığı an ev içerisinde görmüş olduğu şekilde ve annesinin kendisine kazandırmış olduğu ahlâk ve haya anlayışı ile başlar. Bunun için öncelikle annenin ev içerisindeki kılık kıyafetine dikkat etmesi gerekir. Ahlâk ve haya gelişimi içinde annenin çocuklarının bezlerini ve kıyafetlerini başkalarının yanında değiştirmemesi gerekir!.. Akraba ve yabancı kişilerle olan diyalog, hâl, tavır ve davranışlarının da nasıl olması gerektiği öğretilmelidir. Ev ahalisi buna dikkat ediyorsa görerekte öğrenmiş olacaktır... Aynı zamanda yaşına göre öğrenmesi gereken İslami bilgi ve ilimlerinde veriliyor olması gerekir. Günlük hayatta başlıca Resûlullah (sav) yapmış olduğu duaların öğretilmesi, İslami başlıca temel bilgiler ile namaz eğitimi de verilmelidir. Çocuğa namaz eğitimi nasıl verilir? konusu hakkında da, HAYAT CEMRESİ ablamızın sayfasından bilgi edinebilirsiniz...

         Böyle bir şekilde yetiştirilen kızlarımız/kardeşcanlarımız annelerine özenerek büyük ihtimal ara ara başörtüsünü takıyorlardır. Bu yüzden tesettür eğitiminde başörtüsüne ağırlık vermekten ziyade gerek ev içerisinde ve gerekse dışarıda ağır avret mahallinin örtünmesinin öğretilmesi öncelik arzetmektedir. Bunun için kendi beğendiği ve yaşına uygun olan dar olmayan, içini göstermeyecek kalınlıkta olan istediği kıyafetler seçilmelidir. Mesela çok sevdiği ve kendisine kısa gelen elbiselerini bu şekilde rahatlıkla giyebilir...

         Ev içerisinde ve dışarıda ağır avret mahallinin örtünmesi hususunda bir sıkıntı ve sorun yok ise ve aynı zamanda mahrem - nâmahrem kişilerle olan ilişkisine yaşına göre dikkat ediyor ise buna ek olarak dışarıya çıkarken (balkon, pencere, kapıya bakacağı zamanlarda dahil) başörtüsüne de ciddi anlamda özen göstermesi gerektiği belirtilmelidir. Bundan sonrasında vakti zamanı geldiğinde gerçek manada tesettüre bürünmesinde sorun olmayacaktır, Allah'ın izniyle... Ama şunu da belirtelim ki, belli bir süreliğine özenti olarak, çevresinde gördüğü kişiler, mağazalar ve reklamlar sayesinde tesettüründe biraz yozlaşmalar olabilir. Şayet doğru bir tesettür eğitimi ile örtündü ise ve ev ahalisi de bundan uzaksa belli bir süre sonra bu özentisi geçecektir Allah'ın izniyle... Ama topuz konusu biraz uzun vadeli olabilir maalesef... Eğer yıllar geçiyor da özenti geçmiyor ise, daha sonra tatlı bir dil ile güzel bir uslup ile yaptığının yanlış olduğunu belirtebilirsiniz. Ama asla ısrarcı olmayın oda inada bindirebilir.

        Fakat bu ve benzeri gibi konuları aşabilmemiz için kızlarımıza/kardeşcanlarımıza İslam dini mensubu olup Müslüman olmaktan gurur duymayı öğretmeliyiz...Onlara Müslümanca bir duruş ve şahsiyetin kazandırmalı ve tesettürün bir sorumluluk olduğuna inanmalarını sağlamalıyız... Çünkü gençlerimiz nasıl bir hazineye sahip olduklarının farkında değiller, Müslüman oldukları için kendileriyle gurur duymuyorlar... Tesettürsüz veya yanlış tesettüre sahip kişileri gördüklerinde özenmek yerine onların hallerine üzülmeleri gerekir... Çünkü onlar ilgi çekmeye çalışıyorlar, kendilerini sergiliyorlar, saygınlık kazanmaya çalışıyorlar... Onun ise böyle bir şeye ihtiyacı olmadığını, Allah'ın kendisine, İslam ile zaten bütün değeri vermiş olduğunu bilmeli... İslam'ın emirlerine uyan kişi zaten saygındır, onurludur, ilgi çekmeye ihtiyaç duymaz... Bunun en güzel örneği Hz. Meryem'dir... Eğer birine özenmeleri gerekiyorsa Hz.Meryem'den, Hz.Fâtıma'dan daha iyi, üstün kişiler bulamayacaklarını öğretmeliyiz... Her şeyden önce çocuklarımıza İslami bir şahsiyet kazandırmamız ve onlara bilinç vermemiz gerekir... Bunu başarabilirsek, alacakları görevler, toplum içindeki takınacakları tavırlar ve nasıl örtünmeleri gerektiği, hâl-hareket ve davranışları kendiliğinden şekillenecek ve kızlarımız/kardeşcanalrımız tesettürün İslami kişiliğimizin de bir parçası olduğunu bilerek yaşayacaklardır, Allah'ın izni ile...

        Ayrıca çocuklarınızı çok çok ama çok sevin ve birazcıkta şımartmaktan bir şey olmaz onları şımartın... Yaptıkları iyi şeyleri özellikle üzerlerine farz olan emirleri elbette Allah rızası için yapmalılar fakat sizin bunlardan dolayı onlardan gurur duyduğunuzu sık sık sözlü ve fiili olarak belirtmenize ihtiyaçları var!.. Unutmayın şeytan ve yandaşları onları dört bir yandan sarmış durumda...

        Ve her zaman söylerim yine söylüyorum çocuklarınızı kendiniz eğitmeye yetiştirmeye çalışın ve bunun için öncelikle kendinizi yetiştirin... Çocuğun aldığı en iyi eğitim ailesinden aldığıdır... Eğer çocuklarınıza gereken ilgi ve sevgiyi göstermiyorsanız, evinizde namazlara riayet edilmiyorsa, tesettüre riayet edilmiyorsa, Allah'ın emirleri doğrultusunda bir ahlâk anlayışınız yok ise, Tv baş öğretmeniniz ise, çocuğunuzu bir yerlere göndermeniz onlara çok fazla bir şey katmayacaktır maalesef. Öğrendikleri orada kalacak evde siz neyseniz büyük ihtimal oda öyle olacaktır!..

         Evleri mescid olan ailelere selam olsun, Rabbim sayılarını arttırsın (Âmin)!.. Aşağıdaki altyazılı videoyuda izlemenizi/okumanızı muhakkak tavsiye ederim...



        Şimdilik benden bu kadar... Kitabtan alıntılarımıza geçebiliriz bu sayede sizlerde kitaba bir göz gerdirmiş olursunuz... Ama öncesinde tecrübe sahibi olan ablalarımızdan pratikte neler yapalabileceğimiz hakkında, genç kardeşlerimizden de bu hususta büyüklerinden nasıl bir yaklaşım beklemekte olduklarını, isteklerini ve arzularını ya da şikayetlerini paylaşmalarını rica ediyorum... Gittikçe aslından uzaklaşmakta olan tesettürü aslına döndürmek için neler yapabiliriz?.. Modaya ve Müslümana yakışmayacak tarzdaki kıyafetlere karşı çocuklarımıza ve gençlerimize nasıl alternatifler üretebiliriz?..

       Allah razı olsun Hayat Cemresi Ablacığımdan(âmin), alttaki yorumunda paylaşmış olduğu Mehmet Emin Akın Hocamızın; "BAŞÖRTÜSÜ YALANI, DİNİN PRAGMATİZM'E KURBAN EDİLİŞİDİR!.." başlıklı yazısını okumanızı da tavsiye ederim...

***

          Kuşkusuz örtü, İslam'ın en önemli unsurlarından birisidir. Buna rağmen günümüz Müslümanlarının örtünme noktasındaki tutumları konuyla yakından ilgilenenler için üzüntü verici ve konuya eğilmeyi gerektiren  bir gelişme göstermektedir. Örtünenler içinde yavaş yavaş örtüsünden sıyrılan ya da örtünmenin gerçek amacını gölgeleyecek davranışlar içine girenlerin oranı hiç de azımsanmayacak ölçülere ulaşmaktadır. Bu durumun birden çok nedeni vardır. Ailelerin parçalanması, anne babanın ilgisiz kalması, iman zayıflığı ve Allah'a tevekkül noktasında eksikliğin yol açtığı kişilik sorunları bu sebeplerden bazıları olarak sayılabilir. Ayrıca cin ve insan şeytanlarının yolunu tutma, ulvi bir gaye olan kadının Rabbine itaati bağlamında yerine getirmesi gereken farzlara ve İslam ahlakına kayıtsız kalarak salt örtünmekle yetinmesi de bu sebepler arasında sayılabilir. Bir şeye neden olan faktör tespit edildiğinde belirsizlik ortadan kalkar. Böylece sorunun çözümü daha da kolaylaşır. 

         Gelecek yeni kuşaklara gelince; onlara erken yaşlardan, küçüklükten itibaren gerekli eğitimi vererek örtünmeye sempati duymalarını sağlayabiliriz. Böylece genç kızlar dini sorumluluklarının başlama yaşına girdikleri ilk gün, Rablerinin hoşnutluğunu kazanmak, iffet ve hayâ duygusuna sahip olarak öz güven içinde örtüsüne bürünmenin hayali ile büyür. Bu sayede tıpkı Rablerinin kendileri için arzu ettiği saklı bir hazine ve korunmuş bir inciye benzerler.

***

          Örtünme hayâ duygusunun belirtisidir. Allah hayâ sahidir ve hayâ sahibi olanları sever. Allah (kullarının) ayıplarını örter ve (ayıplarını) örtenleri sever. Resûlullah (sav) hayâ konusunda şöyle buyurmuştur;
"Her dinin kendine has bir ahlâkı vardır, İslam'ın ahlâkı hayâdır!.."

         Örtünmeyi sevmek, kadının örtüsünü bedeninin bir parçası, hayâsının ölçüsü, iffetinin nişanı ve Allah'ın memnuniyetini kazanmasının ve cenneti temin etmesinin yolu olduğunun bilincinde olmasıdır.

         Niçin Kızlarımızı Küçüklükten İtibaren Örtünmeye Özendirmeliyiz?..
       
  Çünkü anne ve babalar Allah'ın divanında duracak ve kızlarını nasıl terbiye ettikleri ve Allah'a itaat etmeleri konusunda onlara rehberlik yapıp yapmadıkları konusunda hesap verecekler. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur;

"Hepiniz çobansınız ve her biriniz idaresi altındakilerden sorumludur." (Buhari 2/441; Müslim 1839; Ebu Davut 2928; Tirmizî 5/17; Beyhakî 6/287)

        "Üç zümre insan cennete giremez. Anne babasına asi olan, Deyyus (karısının veya kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman) ve erkeklere benzeme çabası içine giren kadın.." (İbn Mace 1/2055; Albani fil-İrvani 2035)

        Kız Çocuklarımıza Örtünme Eğitimi Nasıl Verebiliriz?..
        *Evlilik Öncesi: Yaşantısı ile canlı örnek oluşturabilecek, güzel ahlâk sahibi, dini sorumlulukların bilincinde bir anne adayı seçmek veya bu niteliklere sahip, çocuğunun eğitimini önemseyecek, yardımcı olacak bir baba adayı seçmek...

        *Evlilik Sonrası: Anne ve baba aile içi ilişkilerini sevgi, saygı ve karşılıklı anlayış temelinde inşa etmelidir. Kendilerine Salih evlat vermesi yönünde Allah'a dua etmeyi ihmal etmemeleri gerekir.

        *Gebelik Dönemi: Kuşkusuz annenin hamilelik döneminde kendisini Allah'a yaklaştıracak ibadetlere yönelmesi onun ruhunu dinginliğe ve huzura kavuşturacaktır. Bu esnada annenin yaşadığı duygular çocuğa yansıyacak ve çocuğu gelişme ve yetişkin olma dönemlerinde Allah'ın emirlerine itaate hazırlanmış olacaktır.

        *Doğum Sonrası ve 2 Yıllık Dönem: Doğumdan sonra ilk günden itibaren annenin örtünmenin temelini oluşturan hayâ duygusunu çocuğuna öğretmeye başlaması gerekir. Bu bağlamda anne kızının kıyafetlerini başkasının yanında değiştirmemeye dikkat etmesi gerekir. Onu eğitmeye başlarken edep yerlerini örtmesi, kıyafetlerini değiştirirken kimsenin görmemesine dikkat etmesinin gerekliliğini tatlı ve yumuşak bir dille anlatması gerekir. Bu sürece ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi olur.

         Daha sonra çocuğun çevresini keşfe başladığı, algılarının açık olduğu dönemde annenin iyi bir model olacağı dönem başlamaktadır. Şayet anne ev içi ve dışarıda tesettürüne dikkat ediyorsa, çocuk bunu göre göre kendiliğinden annesini taklit etme eğilimine gidecektir. Aynanın karşısına geçip başını örtme denemelerinde bulunacaktır. İşte bu noktada annenin fırsatı iyi değerlendirip, onu onure edici sözler söyleyerek sevmelidir...

          *Üç ile Beş Yaş Arası Dönem: Bu dönem çocuğun tamda büyüklerini taklit ettiği dönemdir. Annesiyle beraber, Kur'an okurken, sohbet dinlerken veya namaz kılarken örtüsüyle annesine eşlik ettiği zaman bu uygulama daha sonraları da örtünmeye sempatiyle yaklaşmasını sağlayacaktır.

          Yine bu dönemde kendi kıyafetlerini kendileri değiştirmek isterler, bundan dolayı kızlarımız kıyafet değiştirmenin de usulünün olduğunu bilmeleri gerekir.

          Yine çocuğumuza komşu ya da akrabadan yetişkin erkek veya çocuklarla hatta kendi babası ve kardeşleriyle hangi ölçülerde iletişim kurabileceği, sınırlarının neler olduğunu öğretmemiz gerekir.

          Bu dönemde çocuğun kalbini yumuşatacak onun ruhunu Allah'a bağlılığa ulaştıracak ayet ve dualar anlayabileceği bir dille anlatılmalı ve öğretilmelidir. Bid'atlara kapı aralamayan ortamlara eşlik etmesi, annesinin rehberliğinin yanında iyi bir model saliha eğitmenlerin çevresinde bulunması faydalı olacaktır. Kendisine ait bir Kur'an'ı olmalıdır. Bu onun Kur'an'a daha bir ilgi duymasını, onunla yakınlık ve ünsiyet kurmasını sağlayacaktır.

          Anne kızının beğendiği renklerde bebeklerine tesettüre uygun kıyafetler dikerek, oyunlarında da çocuğuna eşlik ederek onu yönlendirmelidir.

         *Altı ila Sekiz Yaş Arası Dönem: Bu dönemde Kur'an'ı ezberleme ve anlamanın yanında hayâ duygusunu kazandırmış olmalıyız.
   
        Yaşı henüz küçük diye açık saçık kıyafetler alınmamalıdır, mütevazi kıyafetler alınarak pey der pey onları eğitmemiz gerekmektedir.

        *Dokuz ila On Bir Yaş Arası Dönem: Bu dönem kız çocuğunun düşüncesinin şekillendiği, ilgi alanlarının çeşitlendiği, algısının genişlediği, hayal ve düşüncesine oranla yeteneklerinin geliştiği dönemdir.

        Kendi düşüncesi ile yaratıcısına yöneldiği, O'nun vahdaniyetini, bütün noksanlıklardan uzak olduğunu ve sınırsız güce sahip olduğunu kavradığı dönemdir. Ailenin, Kur'an'da yer verildiği gibi Allah'ın sıfatlarını, kendisine çok yakın olduğunu, nerede olursa olsun onu sürekli gördüğünün öğretilmesi gerekir. Tevekkül, ahiret inancı, teslimiyet ve Resûlune itaat üzere terbiye etmeliyiz... Teslimiyetini ve öz güvenini artıracak kıssalar anlatılmalıdır. Hz. Hâcer, Hz.Meryem vs. gibi...

       *On İki ile On Altı Yaş Arası Dönem: Bu dönemde tamamiyle dini sorumluluğa erişmiş olacaktır. Ve başörtüsü için bir kutlama yapmanın vakti gelmiştir. Olumlu karşılarsa kendisine yakışanı yapmış olur. Karşılamaz ise bu problemi çözme noktasında bazı öneriler şöyledir ki; baskı ters tepki yapacaktır, bu nedenle şöyle bir program yapılabilir:

        1. Aşama: 3 hafta ya da 1 aylık dönem... Bu dönemde ima yoluda dahil hiçbir şey konuşmayın örtü ile ilgili olarak. Bu kızınızın sizden uzaklaşmaması, ilişkide bir problem oluşmaması içindir. Kendisine karşı bir tepkinizin olmadığını, körü davranışlarına yönelik olduğunu anlamasını sağlar. Bu süreçte görüş ayrılığına dair her şey aranızda bir duvar oluşturabilir. Bu dönemde bundan kaçının...

        2. Aşama: Yaklaşık 1 ay sürecek suskunluk süreci... Bu süreçte hiçbir şey söylememekle beraber, bilinçli, kasıtlı bir dizi davranışlar içine girin. Sohbet veya saliha kişilerle ders ortamına uygun bir şekilde ikna ederek girmesini sağlayın. Ama zorlamayın... Kızınıza anlattığınız sohbet konularından serbestçe bahsetmesi için fırsat verin. Durumu gözeterek ve içtenlikle ona şöyle söyleyebilirsiniz: "Yavrucuğum, hadi gel Kur'an'dan ezberlediğin bölümleri bana dinlet." Ya da tam dışarı çıkmak için aynanın karşısına geçtiğinde "Yeni bir başörtüsü almaya ne dersin?" gibi dolaylı anlatımlarla Allah'a bağlılık düşüncesi ile yaptıklarınızla bir şekilde onu ilişkilendirmeye çalışın... Kızınız için dua etmeyi sürdürün, asla beddua etmeyin!.. Ayıbını yüzüne vurmayınız, başkalarının önünde onu rencide etmeyiniz!..

         *On Yedi ve Sonrası: Bu dönemde hedefe odaklı, durgun bir diyalog yöntemi takip etmeniz ve şu sorulara özgürce cevap verme fırsatını ona vermenizdir;
- Saçının her telini mahrem olmayanların görmesiyle günah işliyorsun. Bu durum hoşuna gidiyor mu?
- Geçici olan dünya hayatı karşısında kalıcı olan ahiretini mi satıyorsun?
- İslam gelmeden önce cahiliye dönemi kadınlarının senden daha dikkatli ve ileri duyarlılığa sahip olduklarını kabul ediyor musun? Nitekim cahiliye kadınları gerdanlıkları/yakaları ve perçemleri hariç edep yerlerini örtüyorlardı.
- Rabbine hesap vermemek için ölüme direnip hayatta kalmayı başarabilir misin?

"Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de, nefsini hevasına tabi kılan ve Allah'tan dilek(ler) de bulunup duran bunu yeterli sayandır..." (Ahmed, 17059)

29 Ekim 2013 Salı

Zordur Kardeş İle İmtihan!..

         Kardeş imtihanı oldukça zor bir imtihandır. İmtihanların belki de en zoru kardeş ile olan imtihandır!.. Yaşadığımız çağda kardeş olmak da zor, kardeş kalabilmek de!.. Kardeş olmayı becerdiğinizde artık iki nefesli bir cansınızdır. Bu nedenledir ki, bunu bir vücudun azasına benzetmiştir yegâne önderimiz Hz. Muhammed (sav)... İki nefesli tek can! Tek can olunca acısı acınız, sevinci sevinciniz oluyor!.. Açlığı açlığınız, tokluğu tokluğunuz oluyor. Hastalığı hastalığınız, sağlığı sağlığınız oluyor!.. Zenginliği zenginliğiniz, fakirliği fakirliğiniz oluyor... İki nefesli tek can misali!.. İşte bu nedenledir ki, kendi canınızın, canınıza kıyması imtihanların belki de en zorudur!..

         İmtihan kardeş ile olunca, bağrınıza bastığınız taş, kor oluyor yüreğinizde!..

         İmtihan kardeşiniz ile olunca peşinen teslim olup, kaybediyorsunuz dışa dönük savaşı. Çünkü bir anda iki cephede olamıyorsunuz. Savaşınız içinizle olup kardeş kalma savaşına girişiyorsunuz... İmtihan kardeş ile olunca, elleriniz tutmaz oluyor da karşı taarruza geçemiyorsunuz. Ah! Diyorsunuz ah! Vuran düşmanım olsa savaşmaya ne gerek var ki!.. Eliniz kalkmaz vuramazsınız. Diliniz varmaz, kem söyleyemezsiniz. Ayağınız varmaz, hücum edemezsiniz!.. Bu nedenle imtihanınız kardeş olunca elleriniz tutmaz, dilleriniz söylemez oluyor.. İmtihanınız kardeş ile olunca, yüreğinize düşen kor ateşi, gözyaşlarınızla söndürme savaşı veriyorsunuz... Boğazınıza dizilenleri yutkunup yutamasanız da dışa vurmama savaşı veriyorsunuz...

          İmtihanınız kardeş ile olunca bedeniniz kuyularda olsa da, atılsanız da zindanlara, olumsuzluğa ait ne kadar duygu varsa atmak gerekiyor yürek zindanına. Yüreğinizden gelen acı, gözlerinize yaş olarak hücum etse de, şefkate dönüştürüp tebessümü becermeniz gerekiyor...

          İmtihanınızın kardeş ile olması, canınızın canınıza kıyması anlamına geliyor. Bu nedenledir ki siz de canınıza kıyamadığınızdan, süzülen yürek kanlarını yudumlamak düşüyor size... İmtihanınız kardeş ile olunca, zoru başarmak zorundasınızdır. Duygu dünyanızda kardeşe sevgisizlik çekmemek için, yüreğinizin sevgi kapısında nöbet tutmanız gerekmektedir... Duygular Allah için olunca, cana dokunanlardan dolayı kardeşlik imtihanını kaybetmemektir amaç!.. İmtihanların en zoru kardeş ile olan imtihandır... Bu nedenledir ki, bir savaş sonrası fitne çıkaran münafıkların başı Abdullah ibni Ubey'in muvahhid oğlu Abdullah, Peygamberin yanına gelerek "Ya Resûlullah, şayet bu münafığın cezası ölüm ise, izin ver ben vurayım onun kellesini. Zira başka bir kardeşim bunu yaparsa korkarım ki münafık bir baba yüzünden, kardeşime olumsuz duygu beslerim" diyerek kardeş kalma konusundaki hassasiyetini korumak istemiştir...

          Hülasa imtihanınız kardeş olunca, dış savaş bitip iç savaş başlıyor... Savaşın adı ise "kardeş kalabilme" savaşı... Zor gerçekten kardeş ile imtihan olmak çok zor.....
Sabiha Ateş Alpat

         Allah azze ve celle, gerek karındaş olduklarımızla ve gerekse dindaş olduklarımızla olan imtihanımız da bizlere Yusuf a.s ve Musa a.s misali sabır versin...  Musa a.s gibi kardeşlerimize dua edelim... «Ailemden bana bir yardımcı kıl, Kardeşim Harun'u... Onunla arkamı kuvvetlendir.» (20 / TÂHÂ - 29,30,31) Rabbim, dinini razı olduğun şekilde yaşamayı bizlere nasip et, bu yolda ailemizi bizlere yardımcı kıl, kardeşlerimiz ile arkamızı kuvvetlendir... Âmin...

7 Ekim 2013 Pazartesi

İbrahimî Bir Teslimiyet Olan Kurban; SİYASİ BİR EYLEMDİR!...

            Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'adır. Salât ve selâm da Peygamberlerimiz, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in üzerine olsun.Hiç şüphesiz ki Allah Teâlâ'nın, sâlih kullarına yılın belirli günlerini çokça sâlih amel işlemeleri için tahsis etmesi, O'nun kullarına olan lütuf ve ihsanındandır. İşte bu günlerden birisi de Zilhicce ayının ilk on günüdür. Bid'at olan Kandil günleri kadar revaçta olmasa da, bizler müslümanlar olarak, günümüzde kaybolan ve terkedilen, hatta -üzülerek söylemek gerekirse- ilk müslümanların yaşadıklarının aksine olan ibadet ve kulluk anlayışımızı/yaşayışımızı gözden geçirerek, bu fazîletli günleri boşa geçirmemeliyiz, İnşeAllah...

            Zilhicce'nin ilk on gününün fazîleti hakkında Kur'an ve sünnetten deliller gelmiştir. Detaylı bilgi için HAYAT CEMRESİ ablamızın paylaşmış olduğu "FIRSAT GÜNLERİ" başlıklı yazısını okuyabilirsiniz...

           Rabbimiz bizlere rızasına muvafık bir kurban ibadeti yerine getirmemizi nasib eylesin... (Âmin) duası ile Sabiha Ateş Alpat'ın günün anlam ve önemine binâen, önceki yıllarda yazmış olduğu makalesini okumanız için aktarıyorum;

            İbrahimî Bir Teslimiyet Olan Kurban; SİYASİ BİR EYLEMDİR!..   

           Kurban olmak ve kurban kesilmek!.. Kurban etmek ve teslim olmak! Biri İbrahimî bir rol, bir diğeri  İsmail’ce bir tavır! Kurban kesmek, İbrahimî bir davranıştır. Bu ibadeti, hayat kitabımız Kur’an şöyle bildiriyor bizlere;

“Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun.” (Oğlu İsmail) Dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın.” Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. Biz ona: “Ey İbrahim” diye seslendik. Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.” Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.”(Saffat suresi,102-106)  

           İmtihandı şüphesiz, her şey bir imtihan aslında! İbrahimî bir eylemin yine İbrahimî bir mesaj taşıması ve alınan mesajların  hayatımızı yönlendirmesi gerekiyor(du). Değilse  mesaj taşımayan eylemlerimizin bize de topluma da bir faydası olmayacaktır. İbrahim, Tevhidî eylemler için engel tanımamanın; İsmail ise, Allah’ın iradesine şartsız, itirazsız teslimiyetin sembolü!

           Aylardan zilhicce, günlerden Kurbandır idrâk edil(emey)en! Allah’ın işaretleri/işaret ettiği özel menasiklerin yapıldığı hacc ibadetinin yapıldığı ay ve o mübarek günler!

           Mina; Sevgilinin, en sevgiliye feda edilmesi için, İsmail’inin tespit yeri.  Ayrıca  dünya ile ahiret hayatı arasında bir bekleme salonu mesabesinde olan kabri hatırlatıyor(du) insana. Biraz sonra sur’a üfürülecek ve  mahşeri andıran Arafat’a doğru “Gel!” çağrısına, “Lebbeyk; Emredersin Allah’ım!” denilip boyun eğilerek bir yürüyüş başlayacaktı.

          Arafat; Ahiretteki hesap gününün provasının yapıldığı ve bilginin bilincine varıldığı yer!.. Vakfede dik durmayı, eğilmemeyi öğrenen başlarımız “iyyâke na’budu” nün provasında! Bilgi, bilince dönüşmüş, insana bir fırsat daha verilmiştir: “Dön dünyaya, kulluk yürüyüşünde artık yalpalama, dönüşün Banadır” mesajını alan kulların, önünü kesecek her engeli taşlamaktı cemre. Tevhid’in  yaşanması adına engellerin taşlandığı cemreden sonra kurbanlar kesilmiş, artık Allah (c.c.) yolunun yolcusu için bir engel kalmamıştır. Şimdi sıra cehd etmeye gelmiştir. Şimdi sıra Hacer olmadadır!

          Zira nicedir günümüzün İsmail’leri vahye susuzdur. Ciğerleri kavrulmaktadır Kur’an’sız! Namaza susuzluk çeken gençliğin derdine derman olunması gerekmektedir! Tam yedi kez gidilip gelinmesi gerekmektedir. Safa ve Merve yürüyüşünde yedi sayısı önemlidir! Yedi sayısı  Arap dilinde sonsuzluğa  işaret eder. Bu, “sonuna kadar durmadan cehd edeceğim, cihad edeceğim” sözünün verilmesi anlamına gelmekteydi.

          Ve şimdi  bugünlerde yine bıçaklar  hayvanların boğazına doğru uzanmakta. Kestiklerimiz “İsmaillerimiz” olmayınca, şuursuzca kâfirlerin katil bıçaklarına uzatıyor boyunlarını kurbanlık(!) hayvanlar. Arafat’ta dik duruyor, zâlimlerin önünde bükülmüş, eğik nice beller! Oturan ümmetin, Müzdelife’ye yürüyüşünü izliyoruz ekranlardan! Yine sahte cemreler atılıyor barışık yaşanılan düşmanlara!
Hacer’in cehdini  oynayanlar, ümmetin yetimleri, ümmetin çocukları için parmak dahi oynatmazken, uyku modunda bedenler, sa’y u gayret içerisinde Safa ve Merve arasında!..

           Yine bir Zilhicce ve yine her mü’min İbrahimî bir eylem için, İbrahim rolünde! İsmail, İbrahim için değerli/sevgili/önemli/kalbinde yeri olan bir varlık! Sevgiliyi, en sevgiliye feda eylemidir kurban!.. İbrahimî bir rol de; sevgiliyi tespit edip, temsilen koçu kurban eylemektir. İş olsun için değildir bu eylem! Gerçekten “Allah’a feda edemeyeceğim hiçbir şeyim yoktur” ifadesinin şahitliğidir bu eylem!.. Bir hesaptır yapılan ve herkes kendisi için zaten yapmaktadır hesabını. Bu günlerde  şehir bilbordlarında Kurban derisi için hesapların duyurularını görüyor ve bir kez daha düşünmekten kendimizi alamıyoruz. “Vakfımıza kurban derilerinizi verin” yazısını  gördüğümde  “Bizi güçlendirin ki; inancınızın diğer emirlerine  yasak koyarken imkânlarımız daha geniş olsun” mesajını okur gibi oldum bilbordlara bakarken. Silahlı güçler, kurum gibi kapkara hava-cıva kurumları post kapma yarışına girmişler… Ve “gerçekten Müslümanları bu kadar saf mı sanıyorlar?” diye düşünmekten kendimi alamadım doğrusu.
   
           Başörtüsü Allah’ın emridir, Kurban da diğer emri! “Zinhar, başörtüsü yasaktır ve tesettürlü hanımlar bulunduğumuz yerlere giremez!” diyenler, kurban derimize talip olmuşlar! Bahane hazır:“Başörtüsü siyasal simgedir.” Başörtüsü siyasal simgedir de kurban nedir?! İşte, yemin ile söylüyorum; İbrahimî bir eylem olan Kurban, başörtüsünden daha fazla mesaj taşıyan (sizin deyiminizle) siyasi bir simgedir! İbrahim, (a.s.) Firavunî düzenleri ortadan kaldırmak için kendisine mani olabilecek ne varsa “Feda ederim” demiştir, Kurban eyleminde! Kurban eylemiyle Firavunların korkulu rüyası haline gelmiştir İbrahim! Bundan daha büyük bir siyasi simge olur mu?!

          Bizim baş örtülerimiz size menfaat sağlamadığı için mi siyasal simge iddiasıyla yasaklıyorsunuz? Kurban eyleminden ise nemalandığınız için mi ona ses çıkarmıyorsunuz? Yoksa günümüzde İbrahimî bir eylem olma manasından uzaklaştırıldığı için mi?! Yoksa her ikisi midir sebep?! Dini istismar etmek dediğiniz şey değil mi bu yaptığınız? Müslümanların ibadet ve siyaset olarak Allah için kestikleri kurbanın derisini toplamak, sizin dilinizde “irtica” değil miydi?

          Bizse, inanıyoruz ki; Allah nurunu muhakkak tamamlayacaktır. Sizin gibiler istemese de… Rabbimizden diliyoruz ki, Allah bizim elimizle nurunu tamamlasın ve kendi düşmanlarının intikamı için bizleri görevlendirsin.
Sabiha Ateş ALPAT

6 Ekim 2013 Pazar

Karanlıklardan Aydınlığa Çıkmak İçin, Kur'an-ı Kerim'i; Oku-Dinle, Düşün, Anla ve Amel Et!..


"Andolsun hikmetli Kur'an'a," (36 / YÂSÎN - 2 )

"Hayır; o (Kitap), 'şerefli-üstün' olan bir Kur'an'dır." (85 / BURÛC - 21)

"Öyleyse Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın." (16 / NAHL - 98 )

"Onu bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik." (17 / İSRÂ - 106)

"Andolsun Biz Kur'an'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?" (54 / KAMER - 17 )

"Verdiğimiz Kitab'a sımsıkı sarılın ve içindekilerden gafil olmayın ki, günahtan sakınmış olasınız." (2 / BAKARA - 63)

"Şüphesiz, bu Kur'an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü'minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir." (17 / İSRÂ - 9 )


 İbni Abbâs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kalbinde Kur’an’dan bir miktar bulunmayan kimse harap ev gibidir.”[1]
 * Allah’ın yarattığı insanın harabe haline gelmemesi mamur olması ancak onu yaratan Allah’ın indirdiği Kur’an’ın onun hafızasında ve kalbinde yer almasıyla mümkündür. Kalbin süsü zineti doğru inançlar ve doğru sözlerdir. En doğru söz ise Kur’an olduğu için o insanı bir harabeye dönmekten Kur’an kurtarır. [2]


İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sadece şu iki kimseye gıpta edilir: Biri Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece gündüz O’nun yolunda harcayan kimse.”[3]
* Taklit edilecek örnek alınacak iki tür şahsiyet ancak bunlar olmalıdır. Bunun dışındaki şahsiyetler takdir edilemez, örnek alınamaz. [4]


Ebû Mûsa radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şu Kur’an’ı hâfızanızda korumaya özen gösteriniz. Muhammed’in canını kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Kur’an’ın hâfızadan çıkıp kaçması, bağlı devenin ipinden boşanıp kaçmasından daha hızlıdır.”[5] 
* (Müslim, Müsafirin 230)’da geçen bir hadiste şöyle buyurulur: “Filan veya falan sureyi unuttum demek ne kadar çirkindir. Belki de bana unutturulmuştur”, demesinin uygun olacağı hatırlatılır. Bilerek ve ihmalkar davranıp Kur’an’ı unutmanın çok çirkin davranış olduğu hatırlatılmıştır. Kaçan deveyi yakalayıp tekrar zaptetmek ne kadar zor ise Kur’an’ı hafızada tutmak da o kadar zordur. Bu yüzden hafız olanlar ve ezberinde ayetler ve sureler bulunan kimseler her zaman tekrarlamalı ve unutmamaya gayret etmelidirler.[6]
------------------------------------------------------------
[1] Tirmizî, Fazâilü’l–Kur’ân 18. Ayrıca bk. Dârimî, Fezâilü’l–Kur’ân 1; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 223.
[2] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 295.
[3] Buhârî, İlm 15, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müslim, Müsâfirîn 266– 268. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 24; İbni Mâce, Zühd 22. 
[4] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 295.
[5] Buhârî, Fazâilü’l–Kur’ân 23; Müslim, Müsâfirîn 231.
[6] Abdullah Parlıyan, Açıklamalı Tam Riyazu’s-Salihin Tercümesi: 303.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Siyer-i Nebi Ders Notları - 25 (Rasûlullah (sav)'in Doğumu ve Çocukluğu)

          Hz. Muhammed (sav)'in Doğumu
          Hz. İbrahim (a.s)'ın, ailesinin bir bölümünü, Mekke'nin çorak ve ıssız topraklarına getirmesinin altında yatan amacın ve sevgili oğlu İsmail (a.s) ile birlikte Ka'be'yi inşa ederken beraberce yaptıkları şu duanın gerçekleşmesi zamanı artık gelmişti.

"Rabbimiz, onlara kendi içlerinden, senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitabı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Her zaman üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin, sen!" (2 / BAKARA - 129)

          Bu mübarek zamanın gelmesinden kısa bir zaman önce Ebrehe 60 bin kişilik ordusuyla gelmişti ama Ebrehe 60 bin değil 600 binlik ordusuyla bile gelse idi aynı akibete uğramaya mahkûmdu. Asırlardır hazırlanmakta olan ilâhî plan artık tatbik edilme safhasına gelmişti ve bunu engellemeye dünyada hiçbir kimsenin gücü yetmeyecekti.

          Muhaddis ve tarihçiler, Eshâb-ül Fil (yani Ebrehe'nin Mekke'ye yürümesi ve perişan olması) vak'asının Muharrem ayında meydana geldiği hususunda ittifak etmişlerdir. Okur - yazar olanların çok azınlıkta olması, dolayısıyla bilginin saklanmasında ve naklinde hafızanın geçerli olduğu bir toplumda, geçmişte yaşanmış olayların tarihini kesin olarak belirlemek çok zordur. Bu zorluk sadece önemli olaylar veya şahsiyetler için geçerli olmayabilir.

        Hz. Muhammed (a.s), Fil Vak'ası'ndan 50-55 gün sonra ve İran Kisrası Enuşirvan'ın tahta çıkışının 40. yılında Rebîu'l-Evvel ayının 9. Pazartesi günü sabahı Mekke'de, Haşimoğulları mahallesinde dünyaya gelmiştir. Hz. Muhammed (a.s)'ın doğum gününün "Rebîu'l-Evvel ayının 12. günü" olduğu kasidelerde, mevlitlerde ve halk arasında meşhur olmuştur. Genel olarak doğru görülen görüşe göre "Rebîu'l-Evvel ayının 9. Pazartesi" günüdür. Bu konuda Mısır'lı astronomi bilgini Mahmud Paşa, Fransızca bir eser yazmış, çok ince bir hesaplamayla bu şerefli doğumun 9 Rebîu'l-Evvel tarihinde olduğunu tespit etmiştir. (Ahmed Zeki tarafından Netaicü'l-Efham fi'l-Takvîmi'l-Arabi Kable'l-İslâm ve fî Tahkikî Mevlidi'n-Nebi ve Umrihî's- Salâtu ve's-Selâm adıyla 1304 H.). Fakat Miladi olarak tarihinde ihtilaf vardır buda miladi takvimlerdeki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Milâdi olarak ise 20 ya da 22 Nisan 571 tarihinde olduğu rivayet edilmektedir. Yaygın olan kanâta göre ise 20 Nisan 571 olarak belirtilmektedir.

         "Doğumun 12 Rebîu'l-Evvel'de olduğu" rivayetini Muhammed b. İshak senedsiz olarak zikretmiş, Hakim de Müdtedrek'inde bu şekilde nakletmiştir. Hadis ilmi açısından ise senedsiz rivayet bir değer taşımamaktadır. (Daha fazla bilgi için bkz; Makalatü'l-Kevseri, s.405-408.)

        Mevlid Kandili veya Kutlu Doğumu da kutlamadığımız için, bu tarihler çok önem arzetmiyor, sadece karşımıza çıktığında  "a neden böyle farklı" dememek için aklımızın bir kösesinde bulunması açısından ek bir bilgi mahiyetindedir.

        Tarihçi İbn Sa'd, Âmine'nin şöyle dediğini rivayet ediyor: "Onu doğurduğum zaman benden Şam saraylarını aydınlatan bir nur çıktı." (İbn Sa'd, et-Tabakat,1/163). İmam Ahmed b. Hanbel (rh)'de Irbad b. Sariye'den buna yakın bir rivayet nakletmektedir. (Abdullah en-Necdî, Muhtasaru Sireti'r-Rasûl,s.12;bkz,Darimi,Mukaddime, Bab3;Ahmed b Hanbel,el-Müsned,4/127,128,185; 5/262; İbn Kesir, Tefsir, Bakara, 129.Ayet)

        Rivayet edilir ki: Hz. Muhammed (a.s)'ın doğumu esnasında İRHAS (Peygamberliğe işaret eden) denilen bazı olağanüstü hadiseler meydana gelmiştir. İran'da Kisra'nın sarayının 14 şerefesi birden düşmüş, Mecusilerin yıllardan beri  taptıkları sönmeyen ateş sönmüş, Save gölü taşmış, etrafındaki kiliseler yıkılmıştı. Bu haberi Beyhakî rivayet etmektedir.(el-Hudrî ,Muhadaratu Tarihil- Ümemi'l-İslâmiyye, 1/62; el-Mansur-Furi a.g.e, 1/38-39.) Mısırlı Alimlerden Muhammed el-Gazali ise bu rivayeti reddetmektedir. (Muhammed el-Gazali, Fıkhu's-Sire, s.46.)

         Önemli açıklama; Hz.Muhammed (a.s)'ın doğumu esnasında meydana geldiği iddia edilen bu olanüstü hadiseleri pek çok siyer alimleriyle, mevlid, kaside yazarları nakletmişlerdir. (bkz; İbn Cerir et-Taberî, Tarihu'l-Ümem ve'l-Mülk, 2/131-132; Nuaym, Daleilü'n-Nübüvve, s.96-99; Beyhakî, Daleilü'n-Nübüvve, 1/67-71; Sübübü'l Hüda ve'r-Raşad, 1/429-430....vd...)  Ancak hadis alimleri bu haberi şiddetle reddetmiş ve "münker", "batıl", "mekzub" gibi ifadelerle "uydurma" bir haber olduğunu ifade etmişlerdir. Zehebi, Tarihu'l-İslâm'da bu haberi "münker",  İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî'de (VI/410) "sabit değil" ,    Süyutî, el-Hasasiü'l-Kübra'da (I/47-49) "apaçık bir yalan" diye tavsif etmiştir. Suriyeli değerli hadis alimi Abdülfettah Ebu Gudde el-Mansu'da (2.bs., s.18-20) bu haberi "söylenmesi caiz değil", "münker" diye reddetmiştir.

        Doğum sırasında ebelik vazifesini Hz. Abdurrahman b. Avf'ın annesi Şifâ binti Avf bin Abdulhâris Zühri yaptı. Hz.Muhammed (a.s)'ın annesi, doğum yaptığında dedesi Abdulmuttâlib'e haber göndererek torununu müjdeledi. Abdulmuttâlib şükretti. Abdulmuttâlib, doğumu müteakip 7. gün din-i İbrahimî'nin kalıntılarından  olan akikasını yaptı ve bu münasebetle Kureyş'lilere bir ziyafet verdi. Abdulmuttalib'e, "şerefine yemek verdiğiniz bu çocuğun ismi nedir?" diye sordular. Abdulmuttâlib, isminin "övgüye layık özellikleri çok olan kimse" anlamına gelen "Muhammed" olduğunu söyledi. Araplar arasında pek kullanılmayan bir isim olduğu için büyük merakla; "Torununa atalarından veya ailenden birisinin ismini vermek yerine, niçin daha önce kullanılmayan Muhammed ismini seçtin" diye sordular. Onun cevabı ise hazırdı; "O'na Muhammed ismini verdim; çünkü arştaki Allah'ın ve yerdeki insanların övgüsüne layık bir şahsiyet olmasını arzuluyorum"... 

         Hz. Âmine'nin hamileliği sırasında, rüyasında bebeğine "Muhammed" ismini koymasının emredildiğini (Kastalânî, el-Mevahibü'l-Ledünniyye, c.1, s21), İbn Sa'd'ın rivayetine göre de "Ahmed" konmasının emrolunduğunu görmüştür.

         Araplar mukaddes kitaplardan "Muhammed" isimli bir peygamberin zuhur edeceğini biliyordu. Bu sebeple bazı kimseler çocuklarına "Muhammed" ismini koyuyorlardı, ki ilerde onun peygamber olma ihtimali olabilir diye. Kâdî Îyâd, Hz. Muhammed (as)'dan önce Muhammed ismini taşıyanların sayısının 6 olduğunu belirtiyor. Hâfız İbn Hacer, Fethu'l-Bâri' de geniş bir araştırmaya göre ise 15 Muhammed isim bulunduğunu belirtmitir. Peygamber (a.s)'ın zamanına kadar yaşayıp müslüman olduklarını kaydetmiştir. Muhammed bin Adiy'in söylediklerine göre, babası Suriye'ye seyahati sırasında bir kilise papazına rastladı. Papaz Arabistan'da bir peygamberin doğacağını ve bu son peygamberin adının "Muhammed" olacağını belirtmişti. Bundan sonra Adiy bin Rebia'nın ailesinde doğan bütün erkek çocuklara Muhammed ismi verildi. (Mevdudî, Tarih Boyunca Tevhid Mucadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı, c.2 s.81)

          Bir rivayete göre, Abdulmuttâlib, yedinci günde torununu sünnet ettiriyor.(İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, I/159-160; el-Hudrî, a.g.e, I/162).

          Bir rivayete göre de, sünnetli olarak doğduğu nakledilmiştir. (İbnu'l-Cevzi, Telkihu Fuhumî Ehli'l-Eser, s.4). İbn-i Kayyım ise, "Bu husuta hiçbir hadis yoktur" demektedir.(bkz; İbn Kayyım, Zadü'l-Mead,I/18)

         Annesinden sonra Peygamber a.s'ı ilk defa amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, Mesruh adındaki oğluyla birlikte emzirdi. Bu kadın daha önce Peygamberimiz (sav)'in Amcası Hamza b. Abdulmuttâlib (r.a)'yı, daha sonra da Ebu Seleme b. Abdulesed el-Mahzumi'yi emzirmiştir.

          Süt Anneye Verilişi / Sa'doğulları Diyarında
          Şehirde yerleşmiş Araplar arasında, yeni dünyaya gelen çocukları, şehirleşmenin beraberinde getirdiği olumsuzluklardan uzaklaştırmak, sağlıklı yetiştirmek ve Arapça'yı asıl yurdunda öğrenmelerine imkân sağlamak için bedevîlerden süt anneye teslim etme âdeti vardı. Süt anne yanında kalan çocuk, Mekke iklimi için uygun yaş ve fiziksel gelişime sahip olunca, öz annesinin yanına dönerdi. Mekkeliler, Mekke'nin güneyinde yaşayan Havazinlileri çocukları için özellikle seçerlerdi. Çünkü onların hem yaşadıkları bölgenin iklimi hem de Arap toplulukları içinde Arapça'yı en düzgün konuşan bir topluluk idiler. Mekkeliler dili önemdiyorlardı, zira şiirle uğraşmanın büyük bir erdem kabul edildiği Arap toplumunda, dilin iyi kullanılması önemliydi.

          Abdulmuttâlib de torunu için bir süt anne aramış ve nihayetinde Sa'd b. Bekr kabilesinden Ebu Kebşe lakabıyla tanınan Haris b. Abduluzza'nın hanımı Halime bt. Ebî Züeyb'i bulmuştu. Halime, hem amcasının oğlu Ebu Sufyan b. Haris b. Abdulmuttâlib'e dadılık yapmış ve birgün Hz. Muhammed (sav)'in yanında amcası Hamza'yı da emzirmiştir. Dolayısıyla Hz.Hamza(ra), Rasulullah (sav)'in hem Süveybe'den hem de Halime'den olmak üzere iki taraftan süt kardeşi olur. (İbn Kayyım, Zad'ül-Mead, I/19)

         İbn İshak rivayet ediyor: Halime, süt emecek çocuk aramak için Sa'd b. Bekroğullarından bir grup kadınla beraber, kocası ve memedeki küçük çocuğu ile birlikte beldesinden çıktığını anlatıyor ve diyor ki:
"Bu, evimizde hiçbir şeyin kalmadığı kurak bir seneydi. Cılız bir merkeple yola çıkmıştım. Yanımızda sadece yaşlı bir koyun vardı. Allah'a yemin ederim ki koyundan bir damla süt çıkmıyordu. Yanımıza aldığımız çocuğun açlık sebebiyle ağlamasından bütün gece uyuyamıyorduk. Ne göğsümde ne de yaşlı koyunda onun için bir damla süt vardı. Fakat bununla beraber yardım ve kurtuluş umuyorduk.
     
         Kervanla beraber yol alıyorduk. Nihayet Mekke'ye geldik. İçimizden hangi kadına Hz.Muhammed (sav) teklif edilse, yetim olduğu gerekçesiyle kabul edilmiyordu. Zira süt emecek çocuğun babasından ücret bekliyorduk.'Yetim! Annesi ve dedesi ne verebilir ki!' diye dudak bükerek küçümsüyor ve bu sebeple yetim çocuk emzirmek istemiyorduk.

          Kervanla birlikte gittiğimiz kadınlardan, benden başka süt çocuğu almayan kalmamıştı. Ayrılmak üzereyken kocama:
          -'Yemin ederim ki süt çocuğu almadan arkadaşlamla birlikte dönmek hoşuma gitmiyor.' dedim.
          -'Evet, almalısın'dedi. 'Olabilir ki Allah onunla bize bereket ihsan eder'.

          Muhammed (sav)'in yanına gittim ve onu aldım. Ondan başkasını bulamadığım için mecbur kalmıştım. Onu alıp bineğimin yanına gittim. Kucağıma koyduğumda göğüslerimin birden sütle doldu. O da kanıncaya kadar içti. Süt kardeşide kanıncaya kadar içti. Sonra ikiside uyudular. Halbuki yavrumuzu daha önce hiç uyku tutmuyordu. Kocam da koyunun yanına vardığında bir de ne görsün? Koyunda bol süt bulunmaktaydı. Koyunu sağdı. Kocam ve ben doyuncaya kadar süt içtik. O gece en iyi gecemiz olmuştu. (SubhanAllah!.. Sadece süt içiyorlar ve en iyi gecelerinin bu olduğunu söylüyorlar... Anlayamayacağımız bir duygu olsa gerek...)

Sabahleyin kocam:
          - 'Biliyor musun Halime? Mubarek bir çocuk aldın' dedi.
          - 'Bende öyle umuyorum' dedim.

          Sonra yola çıktık. Ben merkebe binmiş, Muhammed (sav)'de yanıma almıştım. Yemin ederim ki kervandaki diğer merkeplerin yetişemiyeceği kadar süratle yol alıyorduk. Hatta arkadaşlarım bana:
          - 'Ey Ebu Züeyb'in kızı! Ne yapıyorsun? Bizi beklesene... Bu merkep beraber çıktığımız merkep değil mi?' diyoralrdı.  Bende:
          - 'Evet vallahi, ta kendisi' diyordum. Onlarda:
          - 'Muhakkak onda bir değişiklik var' diyorlardı.

          Sonra Sa'doğulları diyarındaki evimize geldik. Bu yerden daha kurak bir yer bilmiyorum. Buna rağmen beraberimizdeki koyun olduğu halde eve gelmiştik. Onu sağıyor, sütübü içiyorduk. Halbuki başkaları bir damla süt sağamıyorlardı, koyunlarda süt bulamıyorlardı. Bu durumu görenler:'Koyunlarımızı Ebu Züeyb'in kızının çobanının otlattığı yerde otlatalım' diyorlardı. Yinede onların koyunları aç dönüyor, bir damla süt vermiyor, benim koyunum ise süt dolu olarak dönüyordu. Cenab-ı Hakk'ın lutüf ve hayırlarıyla dolu iki sene geçti ve Muhammed'i (sav) sütten kestim. Diğer çocuklara benzemeyecek şekilde gelişiyordu. İki yaşını doldurmamıştı ki gelişmiş bir çocuk oluverdi.

         Gördüğümüz bereket sebebiyle bizde kalmasını gönülden istediğimiz halde, onu annesine getirdik.  Annesine:
        - 'Çocuğunuzu yetişkin oluncaya kadar yanımda bıraksan!.. Mekke'de vedaya yakalanmasından korkuyorum' dedim. Bunun üzerine annesi çocuğu tekrar bize teslim etti." (İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye,I/162-164.)

          Böylece Resûlullah (sav) Sa'doğulları'nda kaldı. İbn İshak'ın rivayetine göre üç yaşında, diğer rivayetlere göre dört veya beş yaşında "göğsünün yarılması (Şakk-ul Sadr)" hadisesi meydana gelmiştir. Siyer alimlerinin çoğunluğu bu görüştedirler. (İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye,I/164-165.;  İbnü'l-Esîr, a.g.e., 461-462; Hamîdullah, İslâm Peygamberi 1/40)

          Müslim Hz.Enes (ra)'dan rivayet ediyor: "Rasulullah (sav) çocuklarla oynarken Cebrail (as) geldi ve onu alarak götürdü. Göğsünü yararak kalbinden bir kan pıhtısı çıkarttı. "Bu, şeytanın sendeki nasibidir." dedi. Daha sonra altın bir tas içerisinde zemzem suyu ile kalbini yıkadı ve tekrar çocukların yanına bıraktı. Çocuklar koşarak annelerinin yanına geldiler ve "Muhammed öldürüldü." dediler. Yanına koşarak geldiklerinde ise Muhammed'i (sav) rengi solmuş bir halde buldular. (Sahihu'l-Muslim, K. el-İman, Babü'l-İsra, I/92 Hadis No,261. Ahmed b.Hanbel, el-Müsned,III/121,149,288)

          Dört yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye götürerek annesine teslim etti. Çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine teslime mecbur kaldığını naklederler. (İbnü'l-Cevzi, Telkihu Fuhumî Ehli'l-Eser, s.7; İbn Hişâm, es-Siretü'n-Nebeviyye,I/168.)

          Bu olaya bazı eserlerde İnşirah Sûresinin ilk ayeti delil gösterilir. Fakat, Tefhimu'l-Kur'an Tefsiri'nde, İnşirah Sûresinin ilk ayetin tefsirinin son paragrafında: «Bazı müfessirler "Şerh-i Sadr (göğüs açılması/genişletilmesi)" kelimesini, "Şakk-ul Sadr (göğüs yarılması)" manasına almışlardır. Bu ayetin, "Şakk-ul Sadr" (göğüs yarılması) mucizesini isbat ettiğini söylemişlerdir. Ancak doğru olan, bu mucizenin ispatının sadece Hadis'lere dayandığıdır. Bu mucizenin Kur'an'da ispat edildiği tefsiri doğru değildir. Arapça'da "Şerh-ı Sadr" kelimesine, "Şakk-ul Sadr" manası vermek uygun değildir. Allame Alûsi, Ruhu'l Meani'de diyor ki, "araştırmacılara göre, bu ayetteki "Şerh-ı Sadr"ı, "Şakk-ul Sadr" kabul etmek çok zayıf bir delildir."» açıklaması yer alıyor.

        Rasûlullah (sav)'in Annesi, Dedesi ve Amcasıyla Geçen Çocukluk Dönemi
        Altı yaşına kadar annesinin yanında kaldı. Kocası Abdullah öldükten sonra genç yaşta dul kalan ve bir daha evlenmeyen Âmine, yıllardır görmediği Neccaroğullarına mensup akrabalarını, kardeşlerini görmek ve sevgili kocasının kabrini ziyaret etmek için yanına oğlu Muhammed'i (sav) ve hizmetçisi Ümmü Eymen'i de alarak Yesrib'e (Medine) gitti. Bir ay kadar Yesrib'de kaldılar. Abdullah'ın kabrini ziyaret ettiler. Sonra Mekke'ye dönmek üzere yola koyuldular. Dönüş yolculuğu sırasında Âmine hastalandı. Yolun daha başlarında hastalık şiddetlendi. Mekke ile Medine arasında Ebvâ köyüne geldiklerinde öldü. Küçük Muhammed (sav), Ümmü Eymen tarafından Mekke'ye getirilerek dedesine teslim edildi. Annesine kavuşalı henüz bir - iki yıl olmuştu ve öksüz kaldığı zaman altı yaşındaydı.

        Muhammed (sav) artık tamamıyla dedesinin himayesindeydi. Yetim ve öksüz oluşu, kalbinde derin bir üzüntü oluşturmasına rağmen, dedesinin yanında benzeri zor bulunur sevgi dolu sıcak bir ortamda yaşamaya başladı. Dedesinin özel ilgisiyle güçlü bir öz benliğin, sağlam bir kişiliğin temellerine sahip oldu. Yaşadığı zorluklardan dolayı kendisine herkesin acıdığı herhangi bir çocuk olmanın ötesinde, dedesinin katkısıyla güçlü karaktere sahip bir birey olarak yetişti. Bunda ise dedesiyle olan ilişkileri ve dedesinin kendisine davranışları başlıca belirleyici faktördü. Zira Arap toplumunda çocuklarla yaşlıların ilişkilerini düzenleyen katı saygı kuralları!, Abdulmuttalib ile torunu arasında geçerli olmadı. Zamanın Arap geleneğine göre bir çocuğun, babasının veya dedesinin sohbet toplantılarına katılması, dinlerken yanına gitmesi ve özel minderine oturması yadırganan bir durum olmasına rağmen, Abdulmuttâlib torununu her zaman yanında bulundurur ve minderine oturturdu, Muhammed'le (sav) sohbet etti. Mekke eşrafının toplantılarına yanına torununu alarak katılırdı. Yemekte olmadığı zaman, aratıp buldururdu ve o yemeden kendisi yemezdi. Fakat yeni bir üzüntü, çok geçmeden Muhammed'i (sav) tekrar buldu. Küçük kalbi dedesini kaybetmekle bir kez daha sarsıldı. Dadısı Ümmü Eymen, dedesini kaybeden Muhammed'in (sav) o yürek dağlayan durumunu şöyle anlatmıştı: "Dedesini kaybettiği gün Muhammed'i dedesinin divanının yanında ağlarken gördüm. İçini çeke çeke ağlıyordu. (İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra,I/119; Belâzûrî,Ensâbü'l-Eşrâf,I/84.)

        Yıllar sonra bizzat kendisi, "Deden Abdulmuttâlib'in ölümünü hatırlıyor musun? diye soranlara 'Evet hatırlıyorum. O zaman sekiz yaşındaydım' cevabını vererek, kalbinde iz bırakan o günü unutmadığını söyledi. Tüm bu yaşadıkları onun duygusal ve hassas kişilikli biri olmasını sağladı.(İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra,I/119)

        Abdulmuttâlib seksen küsür yaşına ulaşıp, sağlık durumu bozulunca oğullarını yanına çağırarak vasiyetini bildirmişti. En önemli isteği torunuydu... Kendisinden sonra sevgili torununa sahip çıkılmasını istedi. Bu isteği özellikle de oğlu Ebû Talib'e bildirdi. Çünkü o, oğlu Abdullah'ın anne bir kardeşiydi ve torununa en ilgili çocuğuydu. Ebû Talib maddi durumu diğer kardeşlerine göre daha aşağı bir düzeyde olmasına rağmen kardeşinin emaneti olan yeğenini, babasının da isteği üzerine hiç tereddüt etmeden himayesine almıştı.
Muhammed (sav), amcasının evinde sıcak bir yuvanın mensubu olmuştu. Hem amcası hem de yengesinin sağladığı sevgi dolu ortamda, ruh ve beden sağlığı güçlü şekilde gelişip olgunlaştı.  Ebû Talib, yeğenine yönelik özel ilgi ve ihtimam gösteriyordu. Fakat bu ilgi kendisine emanet edildiği, yetim ve öksüz olmasının da ötesinde bir sevgiydi. Yaşının küçüklüğüne rağmen sahip olduğu ahlâkî olgunluğu, akıllılığı ve güçlü kişiliği nedeniyle yeğenine her zaman büyük bir ilgi, sevgi ve ihtimam göstermiş ve daima takdirle bağrına basmıştır. Bununla ilgili örnekleri nasipse ilerliyen konularda karşılaştıkça bahsedeceğiz inşeAllah...

          Muhtemelen bu dönemde, Muhammed (sav) amcasının kötü mâlî durumunu gördükten sonra kendisinin çalışması ve aileye maddî katkıda bulunması gerektiği kanâtine vardı. Halime'nin yanındayken süt kardeşleri kendi keçi ve koyunlarını otlatırken oda yanlarında bulunurdu. Mekke'de de aklı ermeye başlayınca ücret karşılığı çobanlık yapmaya koyuldu.

          Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: " Resûlullah (sav) buyurdular ki: "Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun."
"Sen de mi, Ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular.
"Evet, dedi ben de bir miktar kırrât (bir dinarın 1/10 veya 1/20'i) mukabili Mekke ehline koyun güttüm." [Buhârî, ıcâre 2; Muvatta, 18 (2, 971); ıbnu Mâce, Ticârât 5, (2149).

          Rasûlullah (sav)'in doğumundan 10-12 yaşına kadar olan devrede, gerek günden güne ortaya çıkan şahsî kabiliyetleri, aynı zamanda huyu, alışkanlıkları ve vasıflarının diğer çocuklardan farklı olan kişiliğini açığa vuruyordu. Daha o yaşlarda boş otur­mayı hoş görmemiş ve başkasına yük olmayı uygun bulmamıştır.

         Tafsili ciltler teşkil edecek şu mübarek sözlerinde de bu bir senelik koyun gütme tecrübesinin eserini bulmak müm­kündür: “Hepiniz çobansınız. İdareniz altında bulunanlardan mes’­ûl­sünüz. Devlet reisi, idaresi altındakilerden mes’­ûl­dür. Kişi, ehil ve iyâlini gözetip korumakla mükellef ve bundan mes’ûl­dür. Kadın, kocasının evinden mes’­ûldür. Hiz­metçi, efendisinin malının muhâfızıdır ve bun­dan mes’ûldür. Kişi, babasının malının muhâfızıdır ve bun­dan mes’­ûldür. Hepiniz, idareniz altında olanlardan mes’­ûl­sünüz.” (Müslim, Sahih, c. 6, s. 8.)

          Kendisi de mes'ûliyetinin farkında olarak amcasına yardım ediyordu. Ve ilk ticaret yolculuğunu da 12 yaşında amcası Ebû Talib ile beraber Şam'a giden bir kervana katılarak yapmış oldu. Kervan, Şam ile Kudüs arasındaki Ölü Deniz'in kenarında bulunan Busrâ isimli bir yerleşim merkezinde mola verdi. Bu yer Bizans İmparatorluğu sınırları içerisinde olan bir yerdi. Mola verilen yerin hemen yakınında, Mekkelilerin ticaret için bölgeden geçerken görüşüp konuştukları, Arami dilinde "seçilmiş" anlamına gelen Bahira sıfatıyla tanınan Rahip Segius'un manastırı vardı. Hakkında bugüne ulaşmış bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, o dönemde bölgede yaygın olduğu üzere; Bahira, İsa (as)'ın tebliğ ettiği ilâhî hakikatlerden büyük oranda haberdar birisiydi. Bahira, manastırın yakınına konaklayan eskiden tanıdığı kervan mensuplarına ev sahipliği yapmış, onları yemeğe davet etmişti. Yemek sırasında, kervanın mensupları arasında yer alan ve 12 yaşında bir çocuk olan Muhammed (sav) ilgisini çekmişti. Onunla sohbet etti. Konuşmanın bir aşamasında, konu gereği çocuktan taptığını düşündüğü Lât ve Uzza putlarının adına yemin etmesini istedi. Çocuğun yüz hatlarından bu iki isimden hoşlanmadığını fark edince sebebini sordu. Hiç ummadığı bir cevapla karşılaştı: 'Lât ve Uzza'dan nefret ederim. Onlardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem.' (İbn İshak, Siyer,127; İbn Sa'd, et-Tabakatü'l-Kübra,I/154; Taberî, Tarihu'l-Rasul ve'l-Mülük.)

          Bahira, putperestler arasında putlar hakkında  ileri geri konuşmaların eksik olmadığını biliyordu. Fakat bu çocuğun sözlerinin, başka putlara bağlılık adına söylenmiş şeyler olmadığı anlaşılıyordu. Biraz daha konuştukça fark etti ki, çocuk tüm putlar hakkında olumsuz inanç ve düşünceye sahipti. Üstelik bir çocuk çekinmezliğiyle, putperestliğe aykırı düşüncelerini açıkça ifade ediyordu. Bahira, çocuğun yakının kim olduğunu sordu. Ebu Talib çocuğun amcası olduğunu ve yanında Şam'a götürdüğünü söyleyince, bölge insanlarının inançlarını ve durumlarını yakından bilen Bahira, bunun doğru bir karar olmadığını, bu çocuğun sözleri nedeniyle zarar görebileceğini, Muhammed (sav)'i Mekke'ye göndermenin daha doğru olacağını söyledi.

         Rahip Bahira'nın ismi etrafında şekillenen rivayetler maalesef çok fazla süslenip değiştirilerek, asıl içeriğinden tamamen uzaklaştırılmıştır. İyi niyetli bazı tarih yazarcıları, Rasûlullah (sav)'in peygamberliğini çocukluk dönemlerine de taşımanın çabalarını yürütürlerken, O'nu (sav) yüceltme sevdasıyla, Rahip Bahira olayını bir masala dönüştürmüşlerdir. Bahira'nın, o küçük çocuğun Peygamber olacağını anladığını ifade etmişlerdir. Yine aynı kaynaklardan bazılarında; Ebu Talib, Bahira'nın tavsiyesi üzerine yeğenini Ebu Bekir ve Bilâl ile beraber Mekke'ye göndermiştir. Bu hiçbir şekilde gerçeği yansıtmayan bir rivayettir. Ebu Bekir, Rasûlullah (sav)'den iki yaş küçük, Bilâl ise henüz doğmamıştı. Zaten söz konusu rivayetler, rivayet tenkidi açısından "mürsel" olma özelliğine sahiptir. Yani bu haberlerin rivayet zincirinde çok ciddi problemler vardır. Bir rivayetin mürsel olma nedeni, rivayeti yapan kişinin kaynağını belirtmeden doğrudan Rasûlullah (sav)'den dinlemiş gibi nakilde bulunmasıdır. Mürsel hadisler dinde delil olmadığı gibi, tarih açısından da itimat edilir nitelikte değildir. (Bu paragraf Celaleddin Vatandaş'a aittir. Aynı konuyu; Rasûllah (sav)'in, Hz.Hatice'nin ticaret kervanı için yapmış olduğu Şam yolculuğu sırasındaki rivayetlerde Mevdudî'nin yorumuyla tekrar bahsedeceğiz inşeAllah...)

          Esasen, Rasûlullah (sav)'in henüz bir çocukken bile putperestliğe mesafeli olduğuna dair bilgiler, sadece Rahip Bahira ismi çerçevesinde nakledilen rivayetlerde yer almamaktadır. Kuvvetle muhtemeldir ki, dedesinin etkisiyle putlara karşı mesafeli durmayı daha çocuk yaşlarındayken bir davranış olarak benimsediği için, bazı geleneksel putperest törenlerine katılmaktan da kaçınmıştır. Buvâne isimli putun yanında yapılan geleneksel törene katılmak istemeyişi bunun örneklerinden birisidir.
 
          Rasûlullah (sav), amcasının yanında kalmaya başladığı yıllarda, akrabalarından bazılarının ısrarına rağmen, Buvâne isimli putun yanında gerçekleştirilen geleneksel törene katılmayı reddetmişti. Cahiliyye Festivallerinden/bayramlarından, bir bayram olan Buvâne Festivali günüydü. Herkes Buvâne isimli puta tapar, adak adar ve hediyeler sunarlardı. Ebu Talib'de âdet üzere ailesiyle birlikte oraya giderdi. Amca ve halaları Muhammed (sav)'inde gelmesini istiyorlardı. O ise; "Beni mazur görünüz, gönlüm böyle bir şey istemiyor" dedi. Putların itaat edilemezse Allah'ın bela indireceğine kanaat getirdikleri için akrabaları: "Bağlı olduğun kavmin mübarek bir bayramında bulunmamak nasıl olur?" diye ısrar etseler de akrabalarının ısrarlı davetlerine, daha ısrarlı bir tarzda karşı koymuştu. Her defasında bu isteği reddederdi. Bazen bu yüzden bayağı gerginlik olurdu. Bir defasında bu ısrarlardan kurtulmak için bayrama katılmaya kalkıştığında beti benzi atmış ve hızla eve dönmüştü. Bu halinden sual ettiklerinde "putlara yaklaşamadığını kendisine bir şey olmasından korktuğunu" söyledi. Ümmü Eymen diyor ki, o günden sonra da asla bu tür festivallere katılmadı... (İbn Sa'd, Tabakat, c.1 s.158; Halebî, İnsanu'l-Uyûn, c.1, s.164)
     
         Tüm bunlar, yaşının küçüklüğüne rağmen yaşadığı hayatla, farklı kader çizgisiyle erkenden olgunlaşmaya başlayan küçük Muhammed'in (sav), daha erken yaşlardayken, geleneksel bazı yanlışları fark etmeye başladığını, düşünce dünyasında bazı şeyleri sorgulamaya başladığını gösteren önemli bilgilerdir. Fakat tüm bunlar, yanlışlardan tamamıyla uzakta olduğunu ve yine aynı şekilde tamamıyla tevhidî bir çizgide yer aldığını ifade etmemektedir. Şu iki ayet bunun en önemli ve konuyu tartışmaya kapatan delillerini teşkil etmektedir;
"Sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin..." (42 / ŞÛRÂ - 52)
"Ve seni şaşırmış bulup doğru yola iletmedi mi?" (93 / DUHÂ - 7 )

***

         Bu rivayetler haricinde Rasûlullah (sav)'in  12 yaşından 20 yaşına kadar ki hayatı hakkında herhangi bir bilgi geçmemektedir... Çocukluk dönemine ait bir kaç rivayeti de hem sahih hemde zayıf olarak nitelendirilmiş olmaları sebebiyle buraya eklemiyorum... Önemli olan Rasûlullah (sav)'in Peygamber olmadan önce ve özelde de insanın kişiliği çocukluk döneminde ailesiyle beraber geliştiği için buradan kendimize ders çıkarabilmeli ve çocuklarımıza veya çevremizdeki çocuklara karşı tutum ve davranışlarımızın onlar üzerinde birebir etkisi olduğunu unutmamalıyız...

        "Çocukluk dönemlerinde anne babalarını merhametli ve adaletli algılayanlar, ilerliyen yıllarda mutlu ve daha sağlıklı olurlar. Şefkatli ortamlarda olmayan kişiler kendilerini yalnız hissederler. Ümit duyguları gelişemez. Yetimlere sevgi dolu bir bakış, tebessüm, birkaç güzel söz ve başını okşamak sevginin dışa vurumu olarak yaşamsal önemi olan davranışlardır. Aynı zamanda şefkat davranışı vereni de iyi hissettirir. Başkasını iyi hissettirme, iyilik yapan insanda da mutluluk ile ilgili hormon ve enzimleri salgılattığı düşünülür.Çift yönlü yararı olan yetime şefkat etmenin meditatif bir eylem olduğunu bile söyleyebiliriz.

         Çocuğun sevgi ve güven ihtiyacını karşılarken yine de bazı sınırlara dikkat etmek gerekir. Çocuk çok büyük acılar yaşamış olabilir; buna rağmen iyi ve doğru ahlaki normlar verme, iyi insan özellikleri verme kaygısıyla büyütülmeli, disiplin konusu ileri bir tarihe ertelenmemelidir. İyi-kötü, doğru-yanlış kavramları çocuğun zihninde nasıl yerleşirse öyle devam eder. Bu nedenle çocuk bir yandan sevgi ve şefkatle doyurulurken, diğer yandan da iyi bir insanın taşıması gereken özellikler hafızasına nakşolunmalıdır.

        Şefkat ve merhamet acımak değildir. Acıma duygusunun içinde çocuğun ruh halini anlama yoktur, yardım çabası yoktur. Çünkü acıma bencillik içeren bir duygudur kişiyi acı gerçeklerden uzaklaştırır. Şefkat ve merhamet ise içinde paylaşmanın ve yardım kaygısının olduğu bir duygudur ve kişinin kendini iyi hissetmesine neden olur. Aksi taktirde çocukluk dönemlerinde sevgi yoksunluğu ile değer verilmeden büyümüş bazı insanlar, ebeveyn olduklarında şöyle bir davranış geliştiriyorlar: “ Bana bir şey olursa çocuğum ayakta kalabilsin ” diye, çocuklarına katı ve ilgisiz davranıyorlar ve çocuk ebeveynleri varken onun sevgi ve ilgisinden mahrum büyüyor. Bazıları da “ Ben çektim, o çekmesin ” diyerek, ya çocuğa aşırı bir himayecilikle yaklaşıp çocuğun öz güveninin yetersiz gelişmesine sebep oluyorlar ya da aşırı ilgili davranıp çocuğu evin küçük hükümdarı haline getiriyorlar"....(Prof. Dr. Nevzat Tarhan)

         Velhasılı kelam, herkesin şu dünya hayatındaki imtihanı/yaşamı birbirinden farklıdır. Ve her ne olursa olsun ki, çocukluk dönemi her birey için önemli ve değerlidir.
 Ve her çocuk özeldir... 
Unutmayın, çocuklarınız sizin değildir! Onlar size ödünç verilmiş emanetlerdir... 
Ve yine unutmayın ki; çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır...

2 Ağustos 2013 Cuma

Kadir Gecesi Tebriği ve Her Gününüzün Bayramlaşması Dileği...

***

         Kadir Gecesi ve Faziletini, HAYAT CEMRESİ ablamız çok güzel aktarmış ayrıyeten ben eklemek istemedim.  "KADİR GECESİ"  ile  "Kadir Gecesi ve Fazileti/Kadir Gecesi Neden Gizlidir?" başlıklı yazılarını okumanızı tavsiye ederim...


***

Bismillâh. Allah’a hamd, Rasûlüne salât, Allah ve Rasûlüne uyanlara da selâm olsun.


Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan (otuz bin gündüz ve geceden) hayırlı olduğuna göre (97/Kadr, 3), Kur'an'ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de, bin aydan, otuz bin günden daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur'an'a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de otuz bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün olur. Kur’an bizim de gönlümüze, hayatımıza inip hükmederse bizim de o zaman kadrimiz, şerefimiz artar.

Değeri Kur'an'dan kaynaklanan Ramazan ve Kadir Gecesi, Kur'an'dan daha çok önemsenirken, Kur'an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).” (25/Furkan, 30)


 Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece bizim için Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün Ramazan’dır. Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını bilmeyen, susuzluğunu gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına yerleştir(e)meyen kimseler için hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur'an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.

Ramazan ve Kadir Gecesi, Kur’an’ın kendisine indiğini bilen ve ona göre hayatını tanzim eden kimselerin Ramazan’ı ve Leyle-i Kadr’idir. Kur’an’ı ve hükümlerini önemsemeyen ya da başka şeyleri Kur’an’a tercih eden, Kur’an’a ters ilke ve yaşama biçimlerini reddetmeyen kimseler için, yani Kur’an’sız, Kitapsız yaşayanlar için Ramazan da yoktur, Kadir de, bayram da. Kur’an kendisine inmemiş gibi Kitapsız şekilde yaşayan insanlar, Kur’an’dan yararlanamadığı gibi, Kadir’den de, Ramazan’dan da nasip alamazlar. Ne mutlu canlı Kur’an olmaya çalışan, haliyle, yaşayışıyla Kur’an’ın tercümanı olanlara!
Bu düşüncelerle Kadir gecenizi tebrik ediyor,
Kur'an'la
Tekrar tanışmaya,
Sanki kendimize nâzil oluyormuş gibi,
İlk defa okuyormuş gibi,
Önyargılardan arınmış olarak;
Tepeden tırnağa inşâ ve ihyâ olmak ameliyesi ile,
Hayat rehberi edinmek,
O'na tutunmak,
O'nunla aydınlanmak,
Arınmak, dirilmek, yoğrulmak, doğrulmak için;
Tertîlen, tenzîlen, huşû ile
Okuyup gereğince amel edip istikamet üzere olmak, öyle kalmak, müslümanca ölmek duasıyla…
Kur'an'ın doğum günü olan Kadir Gecesi, bizim de yeniden doğmamıza vesile olsun!


Tüm Günlerimizi Bayramlaştırma Gayretine Davet
Bayramınız mübarek olsun! Her gününüz Allah’a yakınlaşma bilincinde ve bayramı hak eden güzellikte olsun! Bayram coşkusunu belirli günlerin dar kalıplarına sıkıştırmamak, tüm günlere taşımak istiyoruz. Allah’la beraber, O’nun rızasına uygun yaşanan tüm zamanların bayrama dönüşeceğini haykırıyoruz. “Deliye her gün bayram” diye atasözü haline gelmiş bir deyim var. Bu söz, “bayram”dan ne anladığımıza göre doğruluğu değişecek bir ifade. Bayram, “vur patlasın, çal oynasın!” cinsinden sorumsuzca eğlenmek, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret saymak kabul edilirse ve insan, günlerini böyle geçirmeye kalkarsa, elbette “deliye her gün bayram” olur. Yok, günleri ibadet bilinciyle geçiriyorsa insan, ibadetin neticesi bayram olacağından, o zaman “akıllıya her gün bayram” olacaktır. Her günü Ramazan olanın ertesi günü bayramdır. Dünyası Ramazan olanın, günlerini Ramazandaki gibi ibadetle dolduranın âhireti bayramdır. Gününü Allah’la değerlendiren kimsenin yarını bayramdır elbet. Akıllı kimse, iman edip ibadetlerle inancını ispatlayan ve yarınlarda sürekli bayram yapmaya hak kazanan insandır.

Delilerin bayram anlayışı ile akıllıların bayrama yaklaşımı ve bayram değerlendirmesi cennetle cehennem kadar birbirinden farklıdır. Deliler, bayram yapmayı hak etmedikleri, bayram ortamı olmadığı halde, hatta Allah’a isyan edilen zaman dilimlerini bayram kabul edebilir, gününü sorumsuzca eğlence içinde geçirebilir. Onlar bayram olarak değerlendirdikleri günlerin kutlanmasını da akıllıca yapmazlar. Onlar için böyle günler faşingdir, karnavaldır, festivaldir. Yani bizi sayısız nimetlerle sevindiren Zât’a isyandır, Allah’tan uzaklaştıracak bayağılıklardır.

Bilirsiniz “Her gününü Kadir bil” diye de bir atasözümüz var. Her gününü Kadir bilenin, bayramı yakındır ve süreklidir. Akıllılar Allah’a kulluğun sonucunun bayram olduğunu bilir. İslâm’ı her şeyden önce kendi hayatına ve çevresine hâkim kılmanın, bayramı hak etme anlamına geldiğini unutmaz. Her gün bu coşkuyu yaşamak için Allah’la, O’nun kitabıyla, rızâsıyla, yardımıyla beraber olmaya çalışır. Böylece her gününü bayram yapmaya ve güzelleştirdiği günlerini de Allah’a daha yakın olunacak günler olarak geçirmeye çalışır. Akıllılar her gününü bayramlaştırmaya çalışır.

Var mısınız, atasözünü “akıllılara her gün bayram” diye değiştirecek gayretlere, tüm günlerini bayramları hak edecek şekilde yaşamaya… Her gününü bu bilinçle geçiren kardeşlerimizin bitmeyen bayramlarını kutluyoruz. Bayramsa bayramınızı kutluyoruz, bayrama liyakat gösterenlerin bayramını. Akıllıca değerlendirilen her gününüzün bayram güzelliğinde geçmesi duasıyla…


Ahmed Kalkan